Öğretmenliğe Dair

Yazar: 
İdris Arpat
Köşe: 
Gönlümüzden Gönlünüze

Öğretmenliğe dair, muallimliğe dair, müderrisliğe dair... Zihnimdeki öğretmen kıvamını en güzel hangi kelime ifade ediyor, bilmiyorum. Anlatmaya çalışacağım öğretmen, sadece bilgi veren değil ilgi uyandıran, ufuk açan, aşk ve samimiyet tohumları eken, fıtrata, aklıselime, imana çağıran, usul erkân öğreten, öğrenme metotlarını gösterendir.
Öğretmenliğin önemini ve sorumluluğunu kavramak için, en kıymetli varlıklarımız olan çocuklarımızı, en temiz öğrenmeğe, en hazır dönemlerinde öğretmenlere teslim ettiğimizi hatırlamamız kâfidir.
Çocuk insanın orijinali “bir harikanın en güzel nüshası” şaheser varlık, hayat ağacının meyvesidir.

Bir daha hatırlamalıyız: öğretmen çocukların en kıymetli uzuvlarında, kalp ve kafalarında tasarrufta bulunur. O bir damlacık kalplerde bir dünya görüşü oluşturulur. Bu açıdan baktığımızda öğretmenin insanlık işçisi, gelecek inşacısı olduğunu görürüz.
Öğretmen bir ömür boyu süren rolünü, alıcıları çalışır vaziyette olan insan yavrusunun karşısında oynar. Bu seyircinin gözleri fotoğraf makinesi, kulakları teyp kaseti gibi sürekli kayıtlar yapmaktadır. Bu seyirci bu haliyle ömrünün en kıymetli zamanlarını okulda, öğretmenin karşısında geçirmektedir.
Bu kısa açıklama bile öğretmenin ne ağır mesuliyet altında olduğunu anlatmaya kâfidir. Ağır vazifelerin altından kalkabilmek ehliyet ister. Ehliyet, liyakat demektir. Liyakat, işin hakkını verebilecek durumda olmak, dürüst ve samimi olmaktır. Şuur, sabır, sevgi gibi vasıflara sahip olmaktır. Bu vasıflara sahip olmayan, eğitimci değil, eritimci olur.
Söylediklerimizi biraz açalım:
“Öğretmenlik gönül işidir” denir. El-hak, doğrudur, efendim! Gönlü müsait olmayanlar, dar dünyaların insanları, hayatı şehvetten ve şöhretten ibaret sananlar sınıf kapısından içeriye alınmamalıdır.
Daha başlangıçta, öğretmen adaylarını, gönlü Allah’a ve insana dönük, parayı-pulu umursamayan, merak ve tecessüsü kuvvetli, âşık ve metafizik gerilimlere müsait zeki çocuklardan seçmelidir.
Her çocuk başlı başına ayrı bir âlem, ayrı bir kabiliyettir ama her bir çocuğun bir kabiliyeti diğer kabiliyetlerine baskın gelir. Öğretmen adaylarında baskın kabiliyet tesbit edilmeli ve seçim buna göre yapılmalıdır. O zaman öğretmen adayımız “özel yaratılış amacı” doğrultusunda günden güne parlayacak, merhale ilerleyecektir.
“Özel yaratılış amacı” şudur: Allah insanın hangi kabiliyetini baskın yarattıysa kişi o doğrultuda insanlara ve canlılara faydalı olmak durumundadır. Buna, özel yaratılış amacı denir.
Genel yaratılış amacı hepimizce malumdur.
İnce ve derin ruhlu bir insan olan öğretmen, Allah rızasını hep ön planda tutacak kıvamda olmalı. Aksi takdirde idealizmini sonuna kadar sürdüremeyecek, tez zamanda işi oluruna bırakma kolaycılığına kaçacaktır. İnsanlık sevgisiymiş, ilim sevgisiymiş, bunlar bir ömür boyu insana zindelik ve idealizm aktaramaz. İllaki, rıza-yı Bâri işin olmazsa olmazıdır.
Öğretmen, bitmez tükenmez okuma ve düşünme sevdalısıdır. Öğrenmeyi sürdüremeyen, öğretmeyi de sürdüremeyecektir. Öğrencisini oyalayacaktır. Hazıra dağlar dayanmaz. Sürekli yeni ve sıcak bilgiler arz edebilmek, orijinal tespitler sunabilmek sürekli okumakla mümkündür. Bir taraftan almayan öbür tarafa veremeyecektir.
Okuma meziyetine ermiş öğretmenlerimiz, kendilerini öğrencileriyle sınırlandırmamalıdırlar. Bildiklerini, öğrendiklerini, sözlü ve yazılı olarak yakın ve uzak çevrelere arz etmelidirler. Türkiye gibi okuyanı az bir ülkede, bu meziyete erenler okulla yetinirlerse, bu, sermayeyi kullanmama anlamına gelecektir. Bu bir vebaldir.
Okumayanlar mevcudu tekrarlayacaklardır. Bu da bıkkınlık getirecektir. Pedagojik bir gerçektir ki “hakikatin bile bayatına tahammül edilmez.” Söylenenler doğru bile olsa hep aynı şeyler söyleniyorsa talebe, “anladık be anladık!” diyecektir.
İlim sürekli oluşum halindedir. Muhtevasını tamamlamış, son sözü söylemiş değildir. İlim gelişmesini sürdürecek, öğretmen de bu gelişmeleri takip edecektir. Dört senede öğrendiğini kırk sene aktarıp durmak iş değildir.
Medrese belli kitapları, belli hocaları esas aldığı, kâfi gördüğü için bitmiştir. Şu ve şu kitapları en iyi bilen, en büyük hoca kabul edilmiştir. Bu usul, aynı şeyleri dönüp dönüp okumayı getirmiştir. Bu basit bir dairede dönüp durmaktır. Hayata yeni şeyler sunamamaktır.
Bu açıdan baktığımızda, yüz güldürecek bir öğretmenin, günün yirmi dört saatinde senenin üç yüz altmış beş gününde arayış halinde olduğunu, daima yeni ve sıcak bilgiler aradığını düşünürüz. Bu arayış, ömür boyu sürer gider.
Öğretmen ne okuttuğu ders kitabıyla yetinebilir, ne branşıyla, ne de mevcut bilgisiyle. Dünyanın bütün güzellikleri onun ilgi alanındadır. O, pürdikkat bir arayış insanıdır. Bulma heyecanları, mal-mülk sevdasını gözden düşürmüş, gölgede bırakmıştır. O, kafa ve gönüllere sunduğu ikramlarla mest-ü hayrandır. Hemen ifade etmeliyim ki “insanlar denizi” “derler, demişler, diyorlar” batağı aşılmadan bu safhaya ermek mümkün değildir.
Öğretmenlik sabır ve sebat mesleğidir. “Tahammülsüzlüğün ve şikâyetin başladığı yerde eğitimcilik biter.” Güzel bir usulü, güzel bir alışkanlığı kazandırmak, bugünden yarına başarabilecek bir şey değildir. Bir kusurun izalesi yıllar alabilecektir. Binlerce kitap okunacak, notlar alınacak, tekrarlana tekrarlana hazmedilecektir. Düşünce ve duygular yazılacak, üzerinde çalışıla çalışıla olgunlaştırılacaktır. Bu işler, aceleci insanların, peşin çalışanların başarabileceği işler değildir.
Sabahleyin sınıfa giren bir öğretmen yetmiş gözün kendisine baktığının, yetmiş kulağın kendisini dinlediğinin şuurunda olmalıdır. Her bir söz, her bir davranış, her bir tavır öğrenci şahsiyetine bir ilavedir.
Öğretmen, içten kaynayan insandır. Sevinmeleri, üzülmeleri, manevî tatminleri öğrenciye yansır. Falanca büyük insanın parlayan taraflarını anlatırken, bir kara vicdanlının melanetlerini dile getirirken anlattıklarının etkisi altındadır. Ders ve sınıf ancak böyle ısınır. Heyecan ve öfkelerinde beden dili hemen devreye girer. O bir öğretmen midir, aktör müdür bilinmez.
Ne kadar güzel şeyler anlatırsanız anlatınız, mıymıntı, mızmız ve ölü bir anlatım asla rağbet görmeyecek, aksine dersi çekilmez hale getirecektir.
Öğretmen, vazifesini sadece bilgi aktarmaktan ibaret sanmamalıdır. Onun görevi ilgi uyandırmaktır. Tuzu yiyen suyu kendisi bulacaktır.
İnsanlık hayrına bir şeyler üretmenin verdiği haz, dikilen bir fidan, bir çocuğun tabii hali, bir gencin rol yapmayıp kendini yaşaması, bulutların güzelliği, kar ve yağmurun yağışı vb... Duyarlı bir gönle ne derin türküler söyleyecektir. Ne yazıktır ki, insanların büyük çoğunluğu, hayatın dört bir yanından gülümseyen güllerin farkında değildir. Hâlbuki insan için mide şenliği kadar kafa şenliğinin de önemi vardır. Tabiat ve toplumda yansıyan nice bin mucizeden bir hisse alamamak büyük bir mahrumiyettir.
Öğretmenlik “insan yetiştirme sanatı” olarak görülünce kapsamının ne kadar geniş olduğu kendiliğinden anlaşılır. Bütün doğrular, bütün güzellikler, bütün kadru kıymetler, insanlığın parlayan yönleri öğretmenin gündeminde olduğu gibi, bütün acılar, zilletler, karanlıklar da gündemindedir.
Yo, hayır, bir matematik öğretmeni sadece matematik öğretmeni, bir lisan öğretmeni sadece lisan öğretmeni değildir. Belki çocuğun gönlünü gül bahçesinde, kafasını hakikat tarlasına çevirendir. Bu sebepledir ki sorumluluk şuuruna sahip, iyi yetişmiş, mesleğini seven, caplı bir öğretmenin tesirinin nereden başlayıp nerelere uzanacağını bir “ALLAH” bilir. Bu tesirler insandan insana yansıya yansıya mağripten meşrıka ulaşabilir, nesillerden nesillere intikal edebilir. Böyle bir öğretmen insanlık âleminin şansıdır. O, yaşarken de, öldükten sonrada, Âdem’in evlatlarına kafa ve gönül gıdaları sunmayı sürdürecektir. İkramlarının hangi güzelliklere kapı aralayacağını kestirmek mümkün değildi.
Öğretmenin branşına hâkim olması çok önemlidir. Öğretmen kendine, öğrenci öğretmenine güvenmelidir. Bu, işin olmazsa olmazıdır. Nice kabiliyet, nice ilgi ve alaka, öğretmenin liyakatsizliği yüzünden sönüp gitmektedir. Öğretmen mi öğretmen, okul mu okul… Bu mantık olsa olsa müstemleke mantığı olabilir. Çocuğa, safiyete, samimiyete, beyinlere, gönüllere, ilimlere, sevgilere, aşklara, vecdlere, geleceklere kıymaktır, dünyaları karartmaktır.
İnsanlığın en geniş yükleri, en bitmez sabırları, en derin ruh, en tatmin olmaz beyinleri, en sarsılmaz iradeleri sınıflarda olmalıdır. İnsanlık bu hakikat ve aşk adamlarının, bu insanlık hayrına yaşayanların gözleri ve gönülleri Zat-ı Ulviyete çevirenlerin kıymetini bilmeli, üzerlerine titremelidir.
Yo hayır! Öğretmenlik mesleklerden bir meslek değil, peygamberane bir meslektir.
Ders mutlaka hayatla bağlantılı anlatılmalıdır. Hayat öğrenciyi ilgilendirir, hayatla bağlantısı kurulan ders de ilgilendirir. İlgilenen bilgilenir. İlgiyle izlenen dersten daha zevkli ne olabilir?
Öğretmen, çocuğun gönlünde derin duygular yüksek heyecanlar uyandırmalıdır. İnsan, ufukları aşan gönül dünyalarına arş-ı âlâ istikametinde bakıp bakıp içlenen bir ruha, ipince hüzünlere, aşk ve miraç özlemlerine sahiptir. Öğretmenimiz bu derin dünyalarla karşı karşıya olduğunun şuurunda olmalıdır. Bu derinliklerde yol almak elbette kolay olmayacaktır ama imkânsız da değildir. Öğretmen ince ayar bir donanıma sahip olmazsa derinlik ve duyarlılıkları perişan edecektir. Bu içler acısı bir yıkımdır.
Türkiye gibi dünyanın göbeğinde yaşayan bir ülkede, İsrail’in burnunun dibinde, sorunsuz bir eğitim, dünya müstekbirliğinin ve onun içerdeki uzantılarının işine gelmeyecektir. Bu demektir ki, muhtevayı, müfredatı, öğretmen yetiştirme işini dost ve liyakatli kimselere bırakmayacaklardır.
Çıkış nedir? Kaliteli bir öğretmene, yüz güldürecek bir eğitim ve öğretime nasıl ulaşacaktır bilmiyorum. En azından olması gerekenin farkına varmalı ve sistemi o tarafa doğru aşılamalıdır.
Şimdi, bu tesbit ve temennilerimizi misallendirmeye çalışalım:
Bilinmelidir ki, ilk muallimimiz Allah celle cellaluhtur. (Bakara 31)
Fatih, bütçe görüşmeleri esnasında, “medreseler için ne kadar harcamak gerekiyorsa o kadar harcanacak, kısıntı yapılmayacaktır. Buralardan peygamber vârisleri çıkacaktır. Bu, kolay bir iş değildir. Bu yüzden çok fire veriyor. İstenilen evsafta, 100 öğrencide 5 öğrenci yetişsin yeter. Bu 5 öğrenci benim milletimin güneşi olacaktır. Bu 5 öğrenci hatırına, gereken bütün harcamalar eksiksiz yapılacaktır” der.
Ertuğrul Gazi, oğlu Osman Gazi’ye, bil vesile: “Bak oğlum” der, “bana karşı hatalı bir davranışın olursa, çocukluğuna, tecrübesizliğine tutar, bağışlayabilirim. Lakin hocamız Şeyh Edebâli’ye karşı çiy bir davranışın olursa, senden tarafa bakmam artık, baksam da seni gözüm görmez. O bizim kabilemizin güneşidir, terazisi dirhem şaşmaz” buyurur.
Kayserili Hasan Hüseyin aksakal hoca “gerekirse maaş vererek de talebe okutmaya devam ederim, okutmadan duramam” der.
Celaleddin Ökten hoca: “derse gelmediğim zaman cenazeme gelin” diye söylerdi.
Rahmetli 1959’da Medine’ye gider orada kalmak niyetindedir. Gördüğü bir rüyada kendisine Türkiye’ye dönmesi, eğitim öğretim işleriyle meşgul olması söylenir. Oğlunun anlattığına göre Celaleddin Hoca derslere hazırlanmaya yazdan başlardı.
İstanbul da Çinili Camii imamı Mehmet Efendi son anlarında başucunda Yasin-i Şerif okuyan talebelerine, “ölürsek ölürüz, bunda yadırganacak bir şey yok. Yalnız kitap bitmedi, ona yanıyorum” buyurur.
Hoca efendi ahir ömründe talebelerine İmam Maverdi’nin “Edebü’d-Dünya ve’d-Din” isimli eserini okutmaktadır. Kitap henüz bitmemiştir.
İşte bu şuur ve mesuliyet abideleridir ki ilmin ve âlimin şanını yüceltmiş, milletin yüzünü güldürmüştür. Bunlar insanlığın büyük evlatları, unutulmaz simaları, isimsiz kahramanlarıdır.
İsimsiz kahramanlar, yüz yıllara ötesinden bizi eğitmeyi sürdürmektedir.