Başörtüsü İle Neleri Tartıştık

Yazar: 
İlhan Öztürk
Köşe: 
Haber Yorum

Üniversitelere YÖK sisteminin getirdiği durum, hep eleştirildi. Bizzat üniversitenin içinden yükselen itirazlar, otoriter bir anlayışla susturuldu. Sistem öyle kurulmuştu ki, bırakınız değişimi, söylemini bile kabul etmiyordu. Üniversitelere egemen olanlar, bunu bir güç olarak görüyorlar ve tabii olarak değişim isteklerini güç kaybı olarak değerlendiriyorlardı. Otuz yılda elde edilmiş mevzilerini bir anda kaybetmeyi istemiyorlardı.
Ne zaman üniversiteler gündeme gelse agresif bir tutumla püskürtmeyi başarıyorlardı. Bu yıllar boyunca kaç defa YÖK kaldırılsın istendi, üniversitelere bir çeki düzen verilmesi düşünüldü, her defasında üniversitelerden yükselen muhalefet, çabaları boşa çıkardı.

Demokratikleşme çabaları üniversitelere ulaşamadı. AB’ye uyum çalışmaları oraya gelince durdu, ilerleyemedi. Kendi içlerinden hazırladıkları projeler, sadece günü kurtarmaya yetiyordu. Öğretim üyelerinin, öğrencilerin sıkıntıları, görmezden gelindi. Hatta bunlar disiplin aracı olarak kabul edildi.
Üniversitelerde sokaktaki kadar bile özgürlük yoktu.
Üniversite kışla disiplini içinde yönetiliyordu.
Hukuk işlemiyordu. Hak arama yolları kapalıydı.
Farklılıklara izin verilmiyor, tek tip insan projesi yürütülüyordu.
Yolsuzluklar bir kalemde siliniyor, üstü örtülüyordu.
Üniversite yasaklar ve duvarlarla örülmüştü.
Akademik çalışmalar yetersizdi, akademik unvanların ve kadroların verilmesinde eşitsizlikler ve bu konudaki şikâyetler had safhadaydı.
Bütün bu olumsuzlukları örten nesne ise başörtüsüydü. Yasakların en belirgin ve popüler olanı oydu. Yeni YÖK başkanı yasaklar olmayacak dediği zaman, yalnızca başörtüsünü kast ettiği imasıyla hemen otomatik savunma makinesi devreye girdi. Başka yasakları kimse söyleyemedi. Sorun oraya odaklandı, istenen orada düğümlenip, orada hapsedilmesiydi.
Anayasa’nın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen laiklik ilkesi tehlikeye giriyordu. Buna müsaade edilemezdi. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet tehlikedeydi. Din cumhuriyeti kurmak isteyenler harekete geçmişti. Yeni bir savaşım verilmeli, şanlı bir direnişle üniversiteye türban sokulmamalıydı.
Oysa laik demokratik hiçbir devlette kılık kıyafet yasağı yoktu. Ya laik diktatörlüklerde ya da teokratik diktatörlüklerde böyle yasaklar bulunuyordu. İran gibi, Cezayir gibi. İran’da laiklik, Cezayir’de de demokrasi yok.
Yasa teklifini yapanlar halkın yüzde seksenini temsil ediyorlardı. Eğer yüzde seksenin arzusu bu ise bir avuç cübbelinin yapacağı da bir şey kalmamış demekti. Çabaları boşuna idi.
Bu durumda fena halde yanılan bir kesimin olduğu açıktı. Ya yanılıyorlardı, ya da kasıtlı olarak konuyu buraya taşıyorlardı.
Gerçekte pandoranın kutusu açılıyor, başörtüsü ile birlikte başlayacak değişim, onların gizli iktidarlarını tehdit ediyordu. İşte bu onları çok korkutuyordu.
Sesi çok çıkanların, bağırıp duranların üniversitelerin yönetim kademelerinde olmaları acaba bir tesadüf mü? Öğretim üyelerini, öğrencileri, partileri, kurumları ve yargıyı yasa dışı yollara çağıranların, yasalara öncelikle uyması gereken yöneticiler olması şaşırtıcı değil mi?
 
Doğan Medya grubu ile hükümet arasında yaşanan gerginliğin nedenleri aynı zamanda Türkiye tarihini açıklayacak ipuçları taşıyor. Başörtüsü meselesini bir rejim sorunu haline getiren de bu nedenlerden biri. Hürriyet Genel Yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’ü ilan ettiği prensiplerden uzaklaştıran da, bilinen kargaşa manşetlerini attıran da aynı nedenler arasında.
Sözü fazla uzatmayalım. Türkiye Devleti 61 Anayasasıyla beraber bir kavramla tanıştı: Kuvvetler ayrılığı. Buna göre Yasama, Yürütme ve Yargı anayasadan aldıkları yetkileri kullanarak, biri diğerinden bağımsız erkler olarak şekillendi. İşte problem, basınımız için burada başladı. Bu kuvvetler arasında basın yoktu. Onlar da dördüncü kuvvet medyadır dediler. Bazen da birinci kuvvet olduklarını vehmettiler.
Zayıf hükümetler, koalisyonlar, darbe hükümetleri dönemlerinde fazla sesleri çıkmadı. Zaten iktidara ortaktılar. Çıkarlarının gereği her şey harfiyen yapılıyordu. Güçlü hükümetlerle ise sürekli kavga ettiler. Menderes, Özal ve Erbakan hükümetleri, Erdoğan hükümetinden önce kıyasıya savaştıkları hükümetlerdi. Sayın Özkök’ün ifadesiyle hükümet yanlısı bir tutum izlemeleri çıkarlarına uygun düşmez miydi? Niçin bindikleri dalı kestiler? Bunu anlamaya çalışacağız. Ancak bilinen medyanın dördüncü kuvvet olarak kalmakla çıkarlarını daha iyi koruyacağı tecrübesine vardığıdır. Kuvvet olarak kabul etmeyen hükümetlere aşırı muhalefet yapılarak güç gösterisi sonunda ulaştıkları çıkarlar, yandaş olunarak elde edileceklerden çok çok fazla olmuştu. Bunu da tecrübe etmişlerdi.
Aslında kendi başlarına bir değer ifade etmiyorlardı. Seçimleri etkileyemiyorlar, sonuçlar onların isteklerinin tersi çıkıyordu. Halktan kopuktular. Belki güçlü sermaye grupları içerisinde yer aldıkları için ekonomik bir güçleri vardı. Bunun dışındaki güçleri ilişkilerinden ve konjonktüre göre oluşturdukları ortaklıklarından kaynaklanıyordu. Çıkarları için ayrım tanımaksızın herkesle ortaklık kurabiliyorlardı.
Muhalefet partileri birinci ortaklarıydı. Zaman zaman yargı erkiyle ortaklıklar kurdular. Bürokrasi, özellikle askeri bürokrasi ara dönemlerde vazgeçilmez ortaklarıydı. Terör örgütleri, çeteler, derin devlet, gizli servisler işlerine geldiğinde kullanıp attıkları yandaşları oldular. Bunların hepsini kullanarak hükümetleri dördüncü ortağa zorladılar.
Her zaman bir sebep bulunabiliyordu. Güçlü hükümetleri yaptıklarından dolayı yıpratamıyorlardı. Her devirdeki gerekçeler birbirine benziyordu. Laiklik, gericilik, bölücülük, komünizm, faşizm, devlet elden gidiyor. Bu iddiaları milletin seçtiği hükümetlere karşı yürütüyorlardı. Çoğu zaman da başarılı oluyorlardı. Güçlü iktidarları dize getiriyor, birinci kuvvetiz diye de kasılıyorlardı.
Bu hükümete karşı ortak bulmakta zorlanıyorlar. Amerika gizli servisleri bu sefer onları zayıf gördüğü ve çıkarları güçlü hükümeti gerektirdiği için yanlarında değil. Oradan icazetli başka güçler de bu sefer soğuklar. Geriye buçuk muhalefet, yarım yargı, buçuk üniversite ve kolları kanatları kırılmış çeteler kalıyor. Medya bile sade bir grubuyla savaşıyor. Bu savaş yeldeğirmenleriyle savaşa benziyor. Daha önce bunu deneyenlerin sonunun ne olduğunu biliyoruz. Nasıl yerlere uzandıklarını ve ülkeyi terk etmek zorunda kaldıklarını biliyoruz.
Geçen beş yıllık dönemde servetlerini katlayanların, kanaatsizlikleri, kendi düştükleri hatalarla vehmettikleri hedefe ulaşamayacakları anlaşılmıştır. Bir de kendileri anlasalar ve ülkeyi germeye çalışmaktan vazgeçseler, herkes için iyi olacak. Artık dördüncü kuvvet yok.