''Günah'' Kavramı

Yazar: 
İbrahim Çavuşoğlu
Köşe: 
Kapak

Hemen hemen hepimizin gündelik hayatta sıkça kullandığı günah kavramı özetle; ilahî emirlere aykırı davranış, ters amel, uygunsuz fiil, vicdanı rahatsız eden kabahat, suç gibi kelimelerle anlatılabilir. Günah, bir dinin yasakladığı fiilin adıdır. "Günah" kelimesi Farsça bir kavramdır. Arapçadaki "zenb" kelimesinin karşılığıdır.
Bu bağlamda tanımlarsak günah /zenb; kişiyi Allah’tan perdeleyen şeylerdir. Her dinde, ‘yasak’ sayılan alanlar doğal olarak var olduğu için, ‘günah’ kavramına sahip olmayan din yoktur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem günahı, kalbe sıkıntı veren ve diğer insanların öğrenmesinin hoşa gitmeyeceği iş ve davranış şeklinde tanımlamaktadır. Günah, insanın hevasına/arzularına tâbi olmasının sonucudur ve (affedilmezse) cezası vardır. Buna göre insan, ya bilgisizliği ya da gurur, bencillik, kin, hırs, haset gibi nefsî (beşerî) özellikleri nedeniyle günah işler.

Günahlar genel olarak iki ana kategoride toplanmaktadır:
1) Büyük günahlar,
2) Küçük günahlar.
Bu tasnif, bizzat Kur’an’da yer almaktadır (Necm 32). Fakat Kur’an bunları açıkça ve ismen saymamıştır. Bazılarınca, Allah’ın yasakladığı ve kasıt unsuru içeren; kimilerince Allah’ın cehennem azabıyla korkuttuğu, bazılarınca da dünyada had cezası gerektirenler, ‘büyük günahlar’dır.
Bunlar, genel olarak, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, azabından emin olmak, yalancı şahitlik, zina iftirası, yalan yemin, büyü, içki içmek, yetim malı ve faiz yemek, hırsızlık, adam öldürme, zina, homoseksüellik, savaştan kaçmak, anne-babaya isyan etmek ve günahta ısrar olarak sıralanmaktadırlar.
Ayrıca bazı şartlarda küçük günahın da büyük günaha dönüşebileceği ifade edilmiştir. Bu şartlar şunlardır: küçük günahta ısrar, işlenilen günahı önemsememek, işlenilen günahtan dolayı üzüntü duymamak, işlenilen günahı başkalarına anlatarak yaygınlaşmasına sebep olmaktır. Kur’an, bunun dışında günah kategorilerinden de bahsetmektedir. Bunlar lemem, seyyie, nefse zulm, hatie, fahşa ve ism’dir. Kur’an’ın ifadesine göre, fahşa ve ism günahlarının bağışlanma ihtimali diğer dört kategoriye göre daha azdır.
Bunun dışında, fısk, fücur, bağy, isyan, zulm, cürm, münker, vizr, şikak, hıns gibi, günah kavramı kapsamında değerlendirilebilecek fiiller de vardır. Fakat bunlar günah kategorileri değildir. Şu halde günahlar, küçükten büyüğe doğru sıralanabilir. Bu, Kur’an’ın açık beyanıyla sabittir.
‘İnsan’ terimi, çoğunlukla, beşerin negatif boyutuna atıfta bulunulurken kullanılmaktadır.
Nefs, insanın Allah’ın emirleri hilafına hareket etmesinin potansiyel kaynağı olarak işlev görür. Burada mümin/kâfir ayırımı önemli değildir, bilakis beşerin zaafları söz konusudur. Beşer ‘aceleci’ yaratılmıştır ve bu yüzden, örneğin ‘sabır’ sahipleri her toplumda azdır. İlkeli ve kişilik sahibi insanlar her toplumda sayıca az olmuştur, çünkü istikrarlı bir kişilik, sabır ister. Bu sabrı gösterenler ise daima azdır.
Mümin elbette diğer ‘insan’lardan farklı olmalıdır; zira O, Allah’a iman etmiştir ve O’nun emirleri doğrultusunda hareket edeceğine söz vermiştir. Fakat bu, müminin günah işleyebileceği düşüncesini iptal etmez. Mümin aslen, imanın sonucu olarak ortaya çıkan tüm güzel hasletlerin sahibidir, ancak o, insanî zaaflarının sonucu olarak günah da işleyebilir. Kur’an, mümin’in "günah işleyebilirliği" vasfını inkâr etmez.
Müslümana yakışan tavır, günah işlediğinde Rabbini hatırlayarak pişman olup bağışlanma dilemek ve bir daha gücü nisbetinde o günahı işlememektir. Üstelik böyle bir davranışı Kur’an muttakîlere özgü bir davranış olarak zikretmektedir. Şu ayet bu durumu açıkça ortaya koymakta ve fuhuş/çirkin bir iş yahut kişinin nefsine zulüm etmesi gibi büyük bir günahtan sonra bile, tövbe ettiğinde kişinin nâil olacağı mükâfatının cennet olduğunu müjdelemektedir:
“Rabbiniz tarafından mağfirete, genişliği göklerle yer kadar ve muttakiler için hazırlanmış bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun! Onlar bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever. O muttakiler ki çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah'ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler. Zaten günahları Allah'tan başka kim affeder ki? Bir de onlar, bile bile işledikleri günahlarda ısrar etmez, o günahları sürdürmezler. İşte onların mükâfatları, Rab'leri tarafından büyük bir af ile kendilerinin ebedî olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler olacaktır. Güzel iş yapanların mükâfatı ne de güzel!” (Âl-i İmran 133-136)
Bu ayette de belirtildiği üzere günahın kişiyi helâke sürüklememesi ve kişinin cennet yolunda bir engel teşkil etmemesi için gereken yegâne şey:
“Ey iman edenler! Tevbe-i nasûh ile (samimî ve kesin bir dönüşle) Allah'a tövbe ediniz! Böyle yaparsanız Rabbinizin sizin günahlarınızı affedeceğini, sizi içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğini umabilirsiniz. O gün Allah, Peygamberini ve onun beraberindeki müminleri utandırmaz. Onların nûru, önlerinden ve sağ taraflarından süratle ilerler. Şöyle derler onlar: “Ey Kerim Rabbimiz! Nûrumuzu daha da artır, tamama erdir, kusurlarımızı affet, çünkü Sen her şeye kadirsin.” (Tahrim 8) ayetinde emredildiği şekilde tövbe etmek ve o günahı bir daha işlememektir.
Bu böyle olmakla birlikte, İslam tarihinde, müminin günah işleyebilirlik özelliğini kabul etmeyen gruplar da var olagelmiştir ve özellikle büyük günah işlemesi durumunda, onu, dinden çıkarma yolunu tercih etmişlerdir. İtikadî veya siyasî mezheplerin bu konuda genel olarak 3 farklı yaklaşım sergiledikleri görülmektedir. Bunlardan ikisi, zıt kutupları temsil ederken, üçüncüsü ortayolu tercih etmektedir. Hariciler büyük günah işleyeni dinden çıkarırken, Ehl-i Sünnet ve Şia’nın mutedil kolları büyük günahın kişiyi dinden çıkarmadığını savunmuşlardır. Mutezile ise, büyük günah işleyeni mümin olarak nitelememekle birlikte kâfir olarak da görmez. Bu ihtilafın nedeni, iman ve amel arasındaki ilişkinin tanımında anlaşmazlığa düşülmesidir. Burada soru şudur: "amel, imandan bir cüz müdür?" Basit mantıkla, şayet amel, imandan bir cüz ise, günah, imanı zedeleyecek (ya da tümüyle ortadan kaldıracak), değilse, günahın imana bir zararı dokunmayacaktır.
Bilinmelidir ki her din, başta bir inanç sistemidir. Yani ‘inanılacak ilkeler’ dinlerin temelidirler. Bir din, pratiğe aktarılmadan önce, inanç ilkeleriyle ortaya çıkar. Her dine, rengini, onun akidesi verir. Bir diğer deyişle iman (teori) asıldır; amel (pratik) ondan sonra gelir. Amel, ‘anlam’ını imandan alır. Yani "amel imanı doğurmaz; iman ameli doğurur".
O halde hiyerarşik düzende, iman önceliklidir. Zira insan, uyku, unutkanlık ve cebr halleri hariç, ancak inandığı şeyi pratize eder. Örneğin kişi, namaz kılıyorsa, namaz kılmanın farziyetine inandığı için kılar; namaz kılıyor olduğu için iman etmiş olmaz. İman, akıl/kalp işidir; amel uzuvlara aittir. Uzuvlar ise akla/kalbe tâbidir. O halde amel imana tâbidir, onsuz bir değeri olmaz.
"İman eden kullarıma söyle, namazı dosdoğru kılsınlar" (İbrahim 31),
"Ey iman edenler! kısas size farz kılındı" (Bakara 178) ve
"Ey iman edenler! Allah’ı çok anın" (Ahzab 41) ayetleri, Allah’ın müminlere farz olan şeyleri, onların dini kabul etmelerinden sonra emrettiğini göstermektedir.
Dolayısıyla burada bir öncelik-sonralık ilişkisi olduğu kabul edilmelidir. Nitekim, "İman eden ve salih amel işleyenler" (Asr 2), "Hayır, kim mümin olarak imanıyla bütün varlığını Allah’a teslim ederse..." (Bakara 112), "Kim de mümin olarak ahireti diler ve onun için çalışırsa..." (İsra 19) ayetleri, bunu ispatlamaktadır. Bu durum, üzerinde borç bulunan bir kimsenin haline benzer. Borçlu önce borcunu kabul eder, sonra öder. Önce ödeyip sonra da borcunu kabul etmez. Aynı şekilde köleler de efendilerinin kölesi olduklarını bildiklerinden dolayı, onların namına hizmet ederler, yoksa onlara hizmet ettiklerinden dolayı, onların kölesi olduklarını kabul etmezler.
Kişi, inandıktan sonra, iman dairesi içine girer; imanın gereği olan ameli işlemediğinde derhal o dairenin dışına çıkmış sayılmaz. Köleliği kabul ettiği halde çalışmayan kişi, nasıl efendisi tarafından cezalandırılabilirse, mümin de, iman ettiği halde, imanın gereklerini yerine getirmiyorsa, Allah tarafından cezalandırılabilir. Ama cezalandırma, ne köleliği ne de imanı iptal etmez; bilakis kölelik ve imanın geçerliliğinin ikrarı anlamını taşır. O halde iman başka bir şey, amel başka bir şeydir. İkisi arasındaki ilişkinin yönü, "imandan amele doğru" şeklinde tanımlanmalıdır. Münafıkların ‘amel’lerinin, onları imana sevk etmemesi gerçeği de bunu kanıtlamaktadır. Zira münafık, ‘inanmadığı halde’ işlediği amellerin karşılığını göremez. Kâfirlerin iyiliklerinin kabul edilmeyişi de böyledir. O halde amelin geçerliliğini sağlayan, ona anlamını kazandıran şey, iman olmalıdır. Kişi öncelikle Allah’a inanmalıdır. Amel, ancak bu süreç tamamlandıktan sonra devreye girmelidir. Yani örneğin başörtüsü, Allah’ın emri olduğuna inanıldıktan sonra takılıyorsa bir anlam ifade eder.
Allah’ın emri değil de, moda gereğince türban takanlar sevap kazanamazlar. Oruç, Allah’ın emri olduğuna inanıldıktan sonra tutuluyorsa bir değeri vardır; perhiz amacıyla gün boyu aç kalan kişi, Allah’ı razı edemez. Tüm ibadetlerde de aynı kural geçerlidir.
Peki, şu halde mümin nasıl olur da günah işleyebilir? İman eden kişi, mademki Allah’ı her şeyden aziz bilmekte ve her şeyden çok sevmektedir, nasıl olur da bu sevgisine rağmen ona itaatsizlik gösterebilmektedir? Seven sevdiğine isyan eder mi? Bu soru, günah meselesinin çözümünde hayatî önemi haizdir ve insan tabiatı göz önünde tutularak cevaplanmalıdır. Zira insanda arzular baskın çıkar; insan, zayıf yaratılmıştır, acelecidir, çok hata işler, nankördür, çabuk öfkelenir. Nitekim nice ibadetine düşkün insanlar vardır ki, arzularına tâbi olarak günah işlemişlerdir.
Evet, mümin, Allah’ı her şeyden çok sevmesine rağmen (Bakara 165), kimi zaman O’nun emrine itaatsizlik edebilir. Buna dair hayatın içinden pek çok örnek verilebilir: çocuk, babasını sevmesine rağmen ona isyan edebilir, ama bu, çocuğun babasını inkârı anlamına gelmez.
Bütün bunlar arzuların insana galip gelmesiyle hâsıl olan sonuçlardır ve imanı iptal etmez. Zaten mümin, işlediği günahı, azaba çekileceğini bilerek işlemez. Yani mümin, işlediği günahı ‘taammüden’ işlemez. Dolayısıyla mümin, günah irtikâp etmekle küfre düşmez. Zira küfürde inkâr özelliği vardır.
Mümin bir farizayı red ve inkâr etmeksizin terk ederse, ‘günahkâr’ olur. Ancak inkâr ederek terk etmek, küfrü gerektirir. Nitekim alacaklı-borçlu ilişkisinde borçlu, borcunu kabul edip ödeyemezse, alacaklı onun için "borcunu inkâr ediyor" demez, "borçlu olduğunu biliyor ama benden mühlet istedi" der. Fakat borçlu, borcunu inkâr ederek ödemezse, o zaman “borcunu inkâr ediyor” tabirini kullanır. Borçlu olduğu halde, borcunu inkâr edene karşı yapılacak muamele farklıdır, mühlet isteyene karşı yapılacak muamele daha farklıdır. İşte müminin durumu mühlet isteyenin durumu gibidir. O Allah’a borçlu olan, ama borcunu inkâr etmeyen kişidir. Alacaklı (Allah) dilerse, onun borcunu siler, dilerse de (zorla da olsa) tahsil eder (yani azap eder). Alacaklının, ceza vermeme ihtimalinin olması, imanın bir değeri olduğunu gösterir. Amellere değer veren şey, işte bu imandır. Onsuz amel, bir değer ifade etmez (nitekim kâfirlerin amelleri boşa gitmiştir). Onunla işlenen günah ise, azaba uğrama ihtimalini beraberinde getirse dahi, onu iptal etmez.
Sonuç olarak, hangi türde günah olursa olsun, şirk olmadığı sürece, Allah günahı bağışlayabilir (Nisa 116). Müminin büyük günah işleme ihtimali, küçük günah işleme ihtimaline göre daha azdır. Büyük günah işleyen de bağışlanabilir ancak büyük günah işleyenin azaba uğrama ihtimali, küçük günah işleyene göre daha fazladır. Ve mümin günahta ısrar etmez (Âl-i İmran 135).
Günahta ısrar, kalbin zaman içinde kararması sonucunu doğurabilir ki, bu imanı da tehlikeye atar. Müminin bariz vasfı, hangi türde olursa olsun, hiç günah işlememek değil; günah işlememeye çalışmak, işlediğinde de bağışlanma dilemek ve tevbe etmektir. Mümin, "havf ve reca arasında" teyakkuz halinde olmalıdır.
O, günah işlese de Allah’tan ümidini kesmemelidir; zira Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek de, mümin olmanın bir başka özelliğidir (Zümer 53). Ancak bu ümit, ‘garanti’ anlamına alınmamalıdır. Mümin, Allah’a gönülden bağlı kişidir ve bu bağlılığı kural olarak amellerine yansır. Ve müminin diğer günahkâr müminlere karşı tavrı, beddua yerine o müminin mağfiretini dilemek şeklinde olmalıdır.

“GÜNAH” A
DEĞİŞİK BİR YAKLAŞIM
Yeryüzü günahkârların vatanıdır. Günahsız olanlar, dünyaya hiç gelmeyenlerdir. Rabbin huzuruna aslında günahsızlıkla değil, günahlarımızdan temizlene temizlene gidiyoruz. Fazilet, dünyaya günahsız gelip, buradan günahsız gitmek değil, günahlarından temizlenmesini bilmektir. Ebedîliği fetheden kahramanlar, günahlardan temizlenmenin en ulvî, en muhteşem vasıtalarını kullananlardır. Günahtan sevaba, şerlerden hayra kahraman bir atlayışla geçebilen cesur ruhlardır.
Günah nedir? Kimi güneşe tapmamıza günah diyor, kimi secdeye yatmamaya günah diyor. Kiminde günah düşman kanı dökmemek, kiminde ise hayvan etini yemektir. Kimi kurban boğazlamamaya günah der, kimi de bir karıncayı incitmede günah bulur. Kiminde kibir günahtır; kiminde kibrin heykeli bir varlığa tapmamak günah olur.
Bunların aslı nedir? Bütün bu tezatlı inanışların iç yüzü aranırsa tezattan kurtulmak kabil olacaktır. Zira bütün bu günah unsurları hep birer yoldur, vasıtadır, usuldür. Bunlar günaha götürücü yollardır. Günahın kendisi ise bunların ötesinde, gayesinde pusu kurmuş beklemektedir. O nedir, o asıl günah?
Asıl günah bütün bu kötü vasıtaların gayesi olan günah, hayvan olan bir ten kafesinden fırlayıp insanlığa doğru hamleler yapan varlığımızın insanlıktan hayvanlığa dönmek isteyişidir. Dünya hayatı bir yolculuktur. İnsan ruh sahibi oluşu ile hayvan olan bedeninin üstünde hâkimiyet kurmuştur ve bedenin ihtiraslarına hükmetmektedir. Ruhun da bir gayesi var: O, Allah’a götüren yolculuk, ruhun zaferle dolu yürüyüşüdür, onun ebediyet ülkesinde fetihleridir. Bu yolculukta bir ricat, her geriye dönüş, hatta bazen yerinde uzun bir duraklayış da günahtır. Günah böylece ruhtan bedene, maddeye doğru bizi çeviren hareketin vasfıdır. Daima ileri gidiş, kendinde bir insan taşıyan ruhun tabii hareketi, geriye dönüşse onun günah işleyişidir. Madde olan ve maddenin ihtiraslarına sahip bulunan bedenden ruha ve onun eliyle Allah’a doğru gidiş fazilettir, hayırdır. Ebedîliğe ulaştırıcıdır. Bu yolculukta bedenî sığınmak iştiyakıyla gerileyiş, Allah’tan kaçma, ruhunu terk etme ve bedenine teslim olma günahtır. Bu hareketin geniş bir tekniği vardır ve ondan günahın birçok şekilleri doğmaktadır. Kendi ruh kuvvetine inanmamak günah olduğu gibi, başkasının ruh hamlesini kırıcı hareketler de günahtır. Allah’a götürücü yolculukta gayeyi karartan ve bu yolda yürüyenlerin yolunu şaşırtan hareket günah olduğu gibi, kendi ruh kuvvetimizi felce uğratan imansızlık da günahtır. Evet, yeis günahtır, ümit ibadettir. Daima ileri götüren yolları tanımak ve tanıtmak en büyük sevap sayılır, bu sebepten ilim, ibadetlerin başında bulunur.
İnsan sonsuzluk yolunun yolcusudur, Allah’ı ancak o bulacaktır. Onun bu yürüyüşünü engellemekten daha büyük günah olur mu? Başkalarının ruh kuvvetini, ümit ve imanını felce uğratan, hatta zedeleyen bütün hareketlerimiz günahtır. İnsanı tahkir günah, günahı teşhir ise sade bir günah işlemekten daha günahtır.
Sarhoş veya sefih insan günah işliyor, çünkü kendi ruhunun hamlesini durduruyor. Ancak onun bu günahı, günahların affedilmez, temizlenemez olanı değildir. Ondan daha ağır günah, Hak yolunda yürüyenlerin yürüyüşünü engelleyen hareketlerdir, onları bu yolculukta hareketsiz, dermansız bırakan ruhlarına çevrilmiş suikastlardır. Ruha bir sille olan hareket, onu arkadan vurmak demek olan dedikodu, Hakk’ın yolunu şaşırtacak olan bir yalan ve fitne, ruhları zehirleyen haset ve onu büsbütün felce uğratıcı olan günahı teşhir, Allah yolcularını hep bir mabede doldurup yakmak manasına gelen zulüm, büyük günahlardır. Bu hücumlara uğrayan insanın ümitleri, imanı ve bütün ruh kuvvetleri yıkılmıştır. Hakkı götürecek takati yoktur. Bunların hepsi de insana zulüm teşkil eden günahlardır.
Bütün günahların içerisinde hele bir tanesi var ki, o hiç affedilmez, silinmez, temizlenmez, ortadan kalkmaz. Zira o, insan olan varlığı, Allah yolcusu olan ruhun varlığını ortadan kaldırır. Bizi her günaha vasıta olacak bir şer aleti haline koyar. İnsanda insanlığı telef ettirir. Günahlarımızın pek çoğu, belki de hepsi ondan doğmaktadır. Bu günah kendisine nüfuz ettiği, tahakküm ettiği, idare ettiği insanı gerçek varlığından ayırır. Zekâ ile birleşir, gururdan saltanatlar kurar. Hislerle anlaşır, hasetten ve hileden kılıçlar kuşanır. İradeye bağlanır, imanı boğar. Tahakküm ettiği varlığı etle tenin eşiğine kadar götürüp bırakır da kurtardığına inandırır. İnsanı insanlığı içinde helâk eder. Bu günah, bu hiç affı olmayan ve insanlık içinde bulaşıcı bir hastalık halinde dolaşan bu ifrit günah ne cinayettir ne de şehvet. Bu günah, bu tedavisi kabil olmayan ruh afeti, en büyük düşmanımız o: Nefsine karşı samimiyetsizlik.
Bizzat kendi kendisiyle karşılaşmayan ruh, ruh afetlerinin en fecisine uğratılmıştır. Samimiyetsiz insan, samimi olmadığını bilseydi, belki kurtulurdu. Fakat o kendi içinden şaşırtılmıştır. Muzafferdir, varlıklıdır, kuvvetlidir, akıllıdır. O neden korksun! Zira en büyük ve asıl düşman kendi varlığında, kendi nefsinde pusu kuran yabancı varlıktır. İşte bu meşum yabancı, onun muvaffakiyetidir, kuvvetidir, aklıdır, akıl sandığı gafletidir. Lakin sonunda anlayacak. Bir büyük sadme onu sarsacak, varlığından kıyamet koparırsa, muvaffakiyet, kuvvet, akıl denen o yabancılar tahtından devrilirse o zaman anlar belki. Bu günahın sahipleri ekseriye mağrur başlardır. Kimi adam taşlar, şeytan taşlıyorum diye. Kimi ülkeler yıkar, fetihler yaptım diye. Kimi şeytana tapar, ibadet olsun diye. Fatihleri, abidleri ve daha ve daha nice hayat kahramanlarını telef eden işte odur, o samimiyetsizlik. Ona, o menhus ruh felcine âlim de uğrar, zabit de uğrar. Kuvvetli de zayıf da o çukura yuvarlanır ve hepsi orada kendini kaybeder. İnsanlar hep bu bataklıkta birbirlerini kaybederler. İnsanlığın helâk olduğu zaman işte odur. Bütün günahlar affedilse de o affedilmez. (Nurettin TOPÇU)