Hizmet-2

Yazar: 
Fatih Yılmaz
Köşe: 
Kaliteli İnsan

Allah Dostlarının Hizmeti: Şu hadîs-i şerîf ne kadar mânâlıdır: "Kâmil müminler ölmezler! Sadece dünyâ evinden âhiret yurduna hicret ederler." Bunun içindir ki ehl-i basîret, her diriye diri, her ölüye de ölü demez. Zîrâ kul vardır ki, daha hayattayken bile ölüdür ve kul vardır ki, cesedi toprağa intikâl etse de dipdiridir. Onlar, fânîliği ebedî olana fedâ ederek ölümsüzleşmiş ve zevâlden kurtulmuş müstesnâ rûhlardır.
Biz de Mûsâ Efendi Hazretleri'ne bu pencereden baktığımızda onun hakkında söyleyeceğimiz ilk söz, ''O ne güzel kuldu!'' ifadesinden ibarettir. Hâlik’tan ötürü mahlûkâta muhabbet ve şefkatte ne güzel bir kuldu! İncelik, zerâfet ve rikkat-i kalbiyyesi ile bu gök kubbede hoş bir sadâ bırakan ne güzel bir kuldu!

Bu yüksek hâline rağmen ömür boyu mahviyete bürünürdü. Her güzelliği Hakk'tan bilir ve dâimâ şükür hâlinde olurdu. Maddî ve mânevî hiçbir nîmeti kendisine izâfe etmezdi.
Bir sohbet meclisinden sonra Bosna-Hersek'teki yaraların sarılması için yardım toplanmıştı. Herkes kendi adına belli bir yardımda bulunduğu mecliste, O, büyük bir meblağ uzatmış ve, ''Bir dostun buraya verilmek üzere fakîre emâneti!'' diyerek takdim etmişti.
Ehl-i basîret müstesnâ orada bulunanlara bu ifâde, verilen paranın meclise gelmemiş bir şahsın gönderdiği yardım intibaını uyandırdı. Ancak onun emanet dediği kendi malı, dost dediği de Allâh'tı...
Hakk nâmına yaprak kıpırdatmanın güç ve tehlikeli olduğu bir devirde dahî o, devrinin gönül meltemleriyle Kur'ân yapraklarını aralamaktan geri kalmayan nâdir insanlarından biriydi.
Gönlü ve idrâki, dâimâ âlem-i İslâm'ın ızdırapları ile elemli idi. Ulaşılması imkânsız mekânlarda müslümanların başına gelen her felâketin sıkıntılarını kalben ve fikren onlarla birlikte yaşar, el uzatmak imkânı olduğu mahalde bunu kimseye hissettirmeyecek büyük bir ihlas ile gerçekleştirir ve yalnız duâ ile iktifâ etmeyerek etrafını bir yardım seferberliğine sevkederdi. Afganistan 'dan, Filistin'den, Azerbaycan'dan, Bosna'dan ve en son da Kosova'dan gelen feryatlar, ilk onun yüreğini kanatırdı.
Prof. Dr. S. Mehmet Şen: ''Bir Anadolu kasabasının güzel mi güzel bir köyünde, yani benim köyümde 1950'lerin sonunda bir Kur'an kursu açılmış ve neredeyse namaz kıldıranın ve cenaze yıkayanın kalmadığı bir dönemde çok güzel ve verimli bir hizmete kapı aralanmıştı. Fakir aile çocuklarıydı bu kurslarda okuyanlar ve gelen yardımlarla geçimleri sağlanırdı. İşte bu kursta okuyan çocuklar için birileri top top kumaş gönderir ve gönül hanelerini mamur etmek amacıyla küçücük yaşlarda gurbete çıkmış bu fakir Anadolu çocuklarının tertemiz giyinmelerini sağlardı. Acaba kimdi bu top top kumaşın sahibi mi diyorsunuz? Anadolu'nun ücra bir köyünde kurulmuş bir Kur'an kursundan haberi olan bir gönül adamı olmalıydı bu. İşte tam o yıllarda duymuştum Topbaş ailesini ve “cömertlik timsali”ni. Onun kolu, bir Anadolu kasabasının küçük bir köyüne ulaştığı gibi, doğuda Müslüman Türk illerine, batıda ise ecdat yadigârı İslâm coğrafyalarına kadar uzanabiliyordu, çaresiz insanların dertlerine deva olabilmek için. O veriyor, sürekli veriyordu. Çünkü O, vermeden edemezdi. Bu haliyle O'nu, ulu bir dağın yamacına yaslanmış, suyu ''gürül gürül'' akan bir çoban çeşmesine benzetebilirsiniz. Evlerimizdeki ve sokak başlarındaki musluklu şehir çeşmelerine ise hiç benzemez çoban çeşmeleri. Tanıdık, tanımadık ayrımı yapmadan, biteviye akar; çatlayan dudakları ıslatmak, yanan ciğerleri serinletmek için.''
İbrahim Çelik (hususi hizmetkârı): Medine-i Münevvere'ye hicretimizden sonra pederimiz (Musa Topbaş) fakire iki büyük zata ve gelen misafirlere dikkatli ve kusursuz hizmet edilmesini buyurdular. Birincisi Şamlı Abdullah Efendi, ikincisi Mevlana Kadiri Ziyaeddin Efendi. Onların her türlü giderleri, masrafları görülürdü. Çarşamba günleri de hem devlethaneye, hem de Ziyaeddin Efendi'ye sebze-meyve götürülürdü. Bazen pederimiz bizzat kendileri giderdi. İşte o günlerde namaz dönüşlerinde;
''Ben iyiyim bugün; hale beraber gidelim.'' derlerdi. Beraber hale gideriz, sandıklarla sebzeleri beğeniriz. ''Efendim, ben halledeyim'' derim;
“Yok, bir naylon torba verin'' buyururlardı. Kendileri sandığın içinden mesela domateslerin eziklerini torbaya koyarlardı. Güzelce meyvenin sebzenin eziklerini ayırır, torbaya doldurur, ''Bunlar bizim fakirhaneye, sandıklar devlethaneye.'' buyururlardı. Devlethaneye her şeyin en güzeli gidecek.
Tesbihini eline alıp bir köşeye çekilerek dışarıdaki hizmeti aksatanları pek tasvip etmezlerdi. ''Bizim insanımız hem tesbihini çekecek, hem de hizmete devam edecek.'' derlerdi. Herkesin kendi kabiliyetine göre hizmetin içerisinde olmasını arzu ederlerdi. Hicaz’da Harem-i Şerif'in etrafında kalan Asya ve Afrika ülkelerinden gelmiş maddî durumu elverişli olmayan hacıları mümkün olduğunca gözetir, hatta bazı soğuk gecelerde üşüyeceklerini düşünerek kendilerine battaniye dağıtılmasını isterlerdi. Hemen battaniyeler alınır dağıtılırdı. Zamanla battaniyeler her an hazır bekletilir hale geldi.
En büyük zevklerinden birisi Medine-i Münevvere’deki Ramazan sofraları idi. İlk kez revakların altında 25-30 kişilik açılan bu sofralar, çok geçmeden 50 kişiye kadar yükseltilmişti. Ertesi yıl çok titiz bir şekilde 300-400 kişilik sofralar açtık. Harem idaresi de intizamından dolayı üstâdımızın sofrasını birincilikle ödüllendirdi. Müteakip yıllarda sofralarımız 700-800 kişiye kadar çıktı. Harem içerisinde yemekli sofraların açılımı yasaklanınca, dışarıda sofralar açmayı arzu ettiler. Buhara pilavı yaptırdık o sene. Çok beğenilince soframıza rağbet daha da arttı ve 1500 kişiye kadar çıkardık sayıyı. O bereketli sofralar halen devam ediyor.”
Musa Topbaş Efendi’nin ömrünün son demlerinde hasta yatağında ara sıra gözünü açıp yakınlarıyla göz göze geldiği anlarda, dudaklarından şu sözler döküldü:
“Ömrüm boyunca hep Allah celle celaluha kul olmaya çalıştım. Mü’mine yakışan, kaliteli kul olmasıdır. Her şey boş; Allah’a kulluktan başka... Hizmetle yorulan hizmetle dinlenir. Ömrüm hep ağlamakla geçti... İhvanın sükûtu da sohbettir. Merhamet her şeyin başıdır. Anadolu'dan gelenlere hizmet edelim. Sıhhatim olsa ben de hizmet etmek isterim. Dünya da boş ukba da boş; illa Cenab-ı Hakkın rızası."
İşte bu güzide insanlar, kalitede ve erdemde topluma her zaman iyi örnek olmuşlar, peşlerinde binlerce seven bırakıp bu fani âlemden ebedi âleme irtihal etmişlerdir. Bu fani âlemde önemli olan da budur. Herkes tarafından sevilmek… Herkesi sevgiyle, şefkat ve merhametle kucaklamak… Günümüzde bu işleri yapacak çok az kişi çıkıyor. Ancak Kitab’ın emirlerine harfiyen uyanlar ve sünneti seniyyeyî bir hayat tarzı olarak kabul edenler, bu işin üstesinden geliyor. İşte böyle seviyeli insanlara kaliteli insan deniyor… Bu insanlar sonunda da Rabbe kul olmanın tadına ve zevkine varıyorlar. Ne mutlu Rabbe kul olabilene!.. Ne mutlu yüz akı ile göçebilene!..