Dili Muhafaza Etmek-1

Yazar: 
Zeki Soyak
Köşe: 
Cuma Sohbetleri

Muhterem müminler, Ebu Said Hudri radıyallahu anh şöyle anlatıyor: Biri Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme geldi ve: "Ya Rasûlallah bana bir tavsiyede bulun" dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem o zata şöyle buyurdu: "Sana takvayı tavsiye ederim. Bütün hayırların toplamı onda vardır. Cihat ehli olmalısın. Çünkü cihat müslümanların nefis terbiyesidir. Allah'ın zikrine devam etmelisin. Kur'an okumalısın. Çünkü Kur'an senin için yeryüzünde nurdur. Semada seni zikrettirir. Ya doğruyu söyle ya da sus. Eğer böyle yaparsan şeytanı mağlup edersin."
Değerli müminler, Rasulullah aleyhissalatü vesselam takvayı tavsiye ediyor. “Bütün hayırların toplamı ondadır” buyuruyor. Takva Allah Teâlâ’dan gerçek manada sakınmak, O’nun bütün emirlerini ihlâs ve samimiyetle sadece O emrettiği için yerine getirmek, bütün nehiylerinden de sadece O emrettiği için içtinap etmektir.

Rasulullah aleyhissalatü vesselam bizim Allah yolunda cihat ehli olmamızı emrediyor. “Cihat müslümanların nefis terbiyesidir” buyuruyor. Evet, önce nefisle mücadele etmek, onu yenmek, onu mağlup etmek ve sonra da diğer düşmanlarla cihat etmek gerekmektedir. Bu, canı ortaya koymaktır, malı ortaya koymaktır. Bu, evlad-ı iyali ortaya koymaktır. Mal, can, makam, mevki, evlad-ı iyal nefsin çok sevdiği şeylerdir. Cihat, bu sevgileri kalpten söküp atarak yalnız ve yalnız Allah sevgisini ona yerleştirmek ve nefsin sevdiği bu şeyleri Allah yolunda feda etmektir. İşte cihadın nefis terbiyesindeki gerçek rolü budur. Allah sevgisinden başka her sevgiyi kalpten atmaktır. Canı Allah yolunda satmaktır. Malı Allah yolunda hibe etmektir. Evlad-ı iyali, makam mevkii, her şeyi Allah yolunda feda etmektir. Bu ne büyük bir fazilet ne büyük bir terbiyedir.
Rasulullah aleyhissalatü vesselamın bir diğer tavsiyesi de Allah’ın zikrine devam etmek, O’nu her an hatırlamak, O’nun her an yanımızda olduğunu hissedip duymak ve ona göre yaşam tarzı seçmek, bunun için de Kur’an’ı çok okumaktır. Kur’an’ı sadece okumak değil, okuduğumuzla amel ederek Allah Teâlâ’ya zirvede bir kulluk yapma sevdası içerisine girmek gerekir. Çünkü Kur’an yeryüzünde insanın nurudur. Önündeki karanlıkları aydınlatıp yolunu, güzergâhını belirler. Rabbe giden yolda tökezlemesini önler. Kur’an’ı okumak ve onunla amel etmek semadaki melekler tarafından da zikredilmeyi sağlar. Çünkü mümin Kur’an okudukça, onunla amel ettikçe gökteki melekler “bu kul Allah’ın kelamını okuyor, O’nun kelamıyla amel ediyor” diye o kul için istiğfar ederler. Yarın Kur’an, kendisini okuyan ve kendisiyle amel eden için Allah huzurunda bir şahit olur.
Ve sonra Peygamberimiz doğruyu söylememizi, doğruyu söyleyemeyecek kadar acz içindeysek susmamızı tavsiye ediyor. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem o zatın şahsında kıyamet sabahına kadar gelecek bütün ümmete böyle yapıldığı takdirde şeytanın mağlup edileceğini haber veriyor.
Değerli müminler,
Bugün toplumu sıkıntıya sokan, toplumu fitnelere, fesatlara, kargaşaya uğratan sebeplerin başında kişilerin ne konuşacağını, nasıl konuşacağını, nerede, nasıl ifadede bulunacağını bilmemeleri gelmektedir. Bu da dilin kalbin önünde tutularak konuşulmasındandır. Hâlbuki mümin, inanan insan, erdemli insan, şahsiyetli, kimlikli müslüman dilini kalbinin arkasında tutar. Bu şu demektir: Konuşacağı şeyleri önce kalbine danışır, tefekkür eder. Konuşacağı şey Kur’an’a uygun mudur? Sünnete uygun mudur? Doğru mudur, yerinde midir, faydalı mıdır veya bunların aksi bir yönde midir? Kalbine danıştığında kalbi ona konuş derse konuşur. Sus derse susar.
Bugün insanlar nefislerini ön plana çıkardıkları için, dillerini kalplerinin önüne çıkardıkları için, hiç tefekkür etmeden, hiç düşünmeden, doğruluğunu yalanlığını, hak veya batıl olduğunu, güzel veya çirkin olduğunu, faydalı veya faydasız olduğunu düşünmeden hemen konuşuvermekte ve dolayısıyla toplumu germekte, toplumu sıkıntıya sokmaktadırlar. İşte bugün Türkiye’de konuşulanların, yazılan çizilenlerin, televizyon ve radyolarda yapılan programların toplumu germesinin, toplumu sıkıntıya sokmasının, insanlarımız arasında gerginliğe sebep olmasının birinci derecede müsebbibi budur. Yani kalbe danışmadan, tefekkür etmeden, diline her geleni nefsin arzu ettiği şekilde, şeytanın istediği şekilde konuşmaktır. Hele bunu konuşanlar, hele bunu yazanlar, radyo ve televizyonlarda beyanda bulunanlar belirli bir makam ve mevkii işgal ediyorlarsa onların bu yanlış, yalan konuşmalarının neticesi daha büyük fitnelere, daha büyük kargaşalara sebep olmaktadır.
Bir kişi kalkıyor, hiç de üzerine düşmediği halde, hiç de kendi konusu olmadığı halde yersiz, zamansız ve düşüncesizce laflar ediyor. Bedir savaşında kahramanlığın zirvesini göstermiş, Rasulullah’ın havarileri olan ashabı ve bizzat Rasulullah’ı bedevî Araplar olarak nitelendiriyor. Bu ne kadar düşüncesizce, ne kadar ortamı, vaziyeti kavramadan, cahilce sarf edilmiş bir sözdür ve bu nedenle bugün toplumumuz geriliyor. Siz Rasulullah aleyhissalatü vesselama, onun sahabeleri Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali gibi insanlığın yüz akı, Allah Rasûlünün havarilerine bedevî Arap diyecek, onları küçümseyeceksiniz öyle mi? Sonra da siz bu milletten saygı bekleyeceksiniz, hürmet bekleyeceksiniz ve siz bu konuşmanızdan dolayı hiçbir kovuşturmaya, hiçbir takibe, hiçbir cezaî müeyyideye tabi olmayacaksınız. İşte insan nefsine, şeytana ve hislerine uyarak konuşursa neticesi böyle olur. Bu insanlar zavallı insanlardır. Cehlinin, nefsinin, şeytanın kurbanı olan insanlardır. Mensubu olduğu müesseseye zarar veren, zihinlerde birçok sualler oluşmasına vesile olan kiyilerdir. Bu insanların böyle yerlerde bulunması bulunduğu müesseselere en büyük zarardır. Kendi şahsının ötesinde milleti germekte, toplumu germekte ve kargaşaya sebep olmaktadır.
Onun için ya doğruyu söyle ya da sus. Cahilsen, İslam’ı bilmiyorsan, tarihi bilmiyorsan, seni yetiştiren, seni o noktalara getiren milletine saygın yoksa tarihine saygın yoksa, susmasını bil! Bu, her konuda böyle değerli müminler. Müslüman insan konuştuğu zaman doğruyu konuşmalı, o konuda cahil ise söz etmemeli, susma erdemini göstermelidir.
Değerli müslümanlar, Hz. Ömer radıyallahu anh Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu anlatıyor:
“Bir kimse kölesine tokat atarsa o tokadın kefareti onu azat etmektir. Bir kimse diline sahip olursa ayıplarını Allah kapatır. Bir kimse öfkesini tutarsa Allah onu azabından korur. Bir kimse Rabbinden özür dilerse Allah onun özrünü kabul buyurur.”
Evet, diline sahip olan kişinin Allah da ayıplarını örter. Diline sahip olmayan insan aynı çıplak bir kişi gibidir. O örtüsünden soyunmuş ve her şeyiyle halkın önünde belirmiş bir kişi gibidir. Allah onun ayıplarını dışa vurur.
Bakınız diğer bir hadis-i şerifte Allah Rasûlü şöyle buyuruyor:
“Allah’a ve ahiret gününe inanan, komşusuna ikram etsin, misafirine ikram etsin. Ya hayır söylesin yahut sussun.”
Hayır söylemek veya susmak, çok konuşmak değil az konuşmak; az konuştuğu zaman da hakkı konuşmak, özü konuşmak faziletli insanların işidir, irfan ehlinin işidir. Atalarımız “çok laf yalansız olmaz” demiştir. Lisan sürçer. Söz yalana doğru meyleder. Çok konuştukça yalan da çoğalır.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem camiü’l-kelimdir. O az sözlerle çok manalar ifade eder. Fakat maalesef toplumumuz öyle bir hâle getirildi ki özlü sözden, hak sözden anlamaz, malayani, lüzumsuz, gereksiz lakırdılardan hoşlanır hâle geldi. İşte bu da eğitim ve öğretimimizin bitmişliğinin, eğitim ve öğretimimizin insanımıza sadece ve sadece materyalizmi, çıkarcılığı, menfaati öğretir hâle gelmesinin neticesidir. Onun için gençlerimiz ciddiyetten, insanlarımız haktan uzaklaştırılmaktadır.
Haktan uzaklaştırılan insanlar kendi nefislerine, arzularına uygun başka bir hak aramaya çıkarlar ve bu yolda önlerine çıkan yol kesiciler onların imanını çalar, ahlakını çalar, faziletlerini çalarlar. Sonuçta bu insanlar topluma geri dönerken bir anarşist, bir terörist, bir münkir, bir inkârcı olarak dönerler. Bugün satanistler, şeytana tapan gençler neyin ürettiği, kimin ürettiği gençlerdir. Bu eğitimin, bu öğretimin ürettiği gençlerdir.
Siz bu insanlara dinini, imanını, ahlakını öğretmezseniz, siz bu insanlara İslam’ın güzelliklerini, Kur’an’ın, sünnetin güzelliklerini öğretmezseniz hatta ne idüğü belirsiz bir irtica yaygarası koparıp insanların diniyle, imanıyla, ahlakıyla, inancıyla, başörtüsüyle uğraşır, körpecik İmam Hatip kızlarını, o yavruları okullarının kapısından geri çevirir, gözyaşları içerisinde okullarından kovarsanız -ki bu okulları bu imanlı millet yaptı, bugün devleti yönetenlerin bu okulların yapımında bir katkısı da yoktur- milletin evladını milletin malından, milletin açtığı okullardan geri çevirirseniz işte size sizin yetiştirdiğiniz gençler satanist olarak, şeytana tapıcı olarak döner. Eli silahlı terörist olarak döner. Çete olarak, mafya olarak döner. Getirdiğiniz makamlarda onlar hırsızlık yapar, devlet malı çalar, millet hakkı yer.
Değerli müminler, artık kendimize dönme vaktidir. Uyanmak, silkinmek vaktidir. Üzerimizdeki tozları silkelemek vaktidir. Kendimize dönüp kalbimize nazar etmek vaktidir. Biz Müslümanlığın neresindeyiz diye kendimize sormak vaktidir. Hakkı konuşma ve hakkı yükseltme vaktidir.
Susacak yerde susmak fazilet; konuşacak yerde susmak ise en büyük zillet, en büyük mezellettir. Allah’ın Rasûlü, kâinatın sultanı efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “zalim bir hükümdarın karşısında hakkı söylemek en büyük cihattır” buyurmuşlardır. Hakkı söyleyebilmek, hakkı hak olarak, yalnız Allah Teâlâ’nın buyruğu olarak, nefsimizi karıştırmadan, nefsimize pâye çıkarmadan yalnız hakkı söylemekle mükellef, vazifeli bir kul olduğumuz için, imanımızın, Müslümanlığımızın gereği olduğu için söylemek en büyük cihattır.
Onun için bakınız Allah’ın Rasûlü: “Allah’a ve ahiret gününe inanan ya hayır söylesin yahut sussun” buyuruyor. Hayır söylemek emri bil maruftur. Hayır söylemek nehyi anil münkerdir. Onun için mümin her yerde ve herkese karşı, yöneticilere, yönetilenlere, mesuliyet sahiplerine her iyiliği, her güzelliği yani Allah Teâlâ’nın emrettiklerini tavsiye etmek, konuşmak, onları uyarmak, yapılan kötülüklerden dolayı onları ikaz etmek zorundadır. İşte hayır konuşmak budur. Emri bil maruf nehyi anil münker yapmaktır. Fuzuli, malayani, gereksiz lakırdılardan, gönül kıran, tefrikalara, fitnelere sahip olan inkâr ve küfür sözlerden, Allah’a isyan olan sözlerden katî suretle kaçınmak, onları dilimizden, hayatımızdan uzak tutmak mecburiyetindeyiz.
Değerli müminler, Muhammed bin Süka anlatıyor:
“Size bir şey anlatayım. Belki size de faydası olur. Bana da faydalı olur. Ata bin Ebi Rebah bize şöyle dedi:
“Ey kardeşimin oğlu! Sizden öncekiler boş sözü kötü görürlerdi. O kadar ki Allah’ın kitabından başka her sözü fuzuli sayarlardı. Bir kimse ya Kuran okumalı, ya da iyiliği emredip kötülükten sakındırma vazifesini yapmalıdır. Konuşma ya bunlar için olmalı yahut da zaruri olan ihtiyacını anlatmak için olmalıdır. Sonra şöyle dedi:
Allah’ın şu ayetlerini inkâr mı ediyorsunuz? Şunu iyi bilin ki “üzerinizde muhafız olan muhafızlık eden şerefli kâtipler vardır.” (İnfitar 10 – 11)
“Bir söz etmeye dursun, yanında hazır bir gözcü mutlaka vardır.” (Kaf 18)
Evet, bu ayetlere göre durum böyle olunca acaba içinizden biri meleklerin yazdığı defterin içine bakıldığı zaman ne dünyaya ne de ahirete yarayan bir şey görülmezse hiç utanmaz mı?
Evet, işte sağımızda ve solumuzda iki kâtip melek ne söylüyor, ne yapıyor, ne ediyorsak anında zapt ediyor, yazıyorlar. Yarın mahşerde bu kitap önümüze konulacak. İkra’ kitabek “oku kitabını”, dünya hayatındayken ne konuştun, ne yaptın, ne ettinse hepsi bunda yazılı denilecek. Müminlerin sağından, münafık ve kâfirlerin solundan veya arkasından bu kitap takdim edilecek. Kitabın sağından takdim edilişi bir mümin için kurtuluşun habercisidir. Rabbimiz Teâlâ cümlemizi kitabı sağ tarafından verilenlerden eylesin ve kitabı sağ tarafından verilenlerden olmak için bizi dünyada müslümanca yaşatsın. İslam’ın bütün erkânına, bütün ahkâmına uygun bir hayat nasip etsin. Kalbimizi, ruhumuzu İslam’la yaşatsın, onunla huzur buldursun.
Demek ki eskiler, o Allah dostları, o İslam’ı yaşayanlar, Kur’an’ı hayat nizamı kabul edip, Kur’an ve sünnet dışında bir hayatı hayat kabul etmeyenler Allah’ın kitabından, Rasulullah’ın sünnetinden gayrı sözleri fuzûlî addederlerdi. Onlar konuşmalarını emri bil maruf, nehyi anil münker için veya zaruri ihtiyaçlar için yaparlardı.
Ya bizler değerli müminler, ya bizler... Radyolarda, televizyonlarda yapılan konuşmalara, inkâr, küfür sözlerine, inkâr ve küfürle dolu o programlara, nefsin, şehvetin alabildiğine at oynattığı, şeytanın kılavuzluk yaptığı o sahnelere, gazetelerde, dergilerde yazılan inkâr, küfür dolu yazılara her gün şahit oluyoruz. Ve müslümanlar bütün bunlar karşısında suskun.
Evet, susulacak yerde susmak bir fazilettir ama konuşulacak yerde susmak da bir meskenettir. Bugün müslüman toplumlar, dünya müslümanları çok az müstesnasıyla konuşacakları yerde susuyorlar, susacakları yerde konuşuyorlar. Rabbim bizleri bu kötü durumdan kurtarsın.