Yargı Değişime Direniyor

Yazar: 
İlhan Öztürk
Köşe: 
Haber Yorum

Osmanlı Devletinde devlet erkinde, Padişahın yanında kalemiye, ilmiye ve seyfiye olarak adlandırabileceğimiz üç ayrı erkin de söz sahibi olduğunu biliyoruz. Bunların bugünkü karşılıkları neler olabilir diye şöyle bir bakalım: Kalemiye bürokrasiyi temsil ediyor. Bütün devletlerde bürokrasi çok etkilidir. Devlet çarkını hızlandırabileceği gibi, yavaşlatabilir de. Siyasetçilerin ve iş çevrelerinin ağzından düşürmedikleri “bürokrasi hazretleri!” sözü, bu gerçeğin başka türlü ifadesi. Hani olabilecek bir işi geciktirerek, kendi adlarına bir pay elde etme işi. Mademki, bu işin başında o vardır, bu işin olması için onun imzası gereklidir. Öyleyse işi yapılacak kişi onun kıymetini bilmeli ve göstermelidir.
İlmiye ise yargıyı ve üniversiteyi karşılıyor. Bu kesim de her zaman güçlü olmuştur. Tek başına olmasa da kurduğu ittifaklarla tarihin yönünü değiştirebilecek bir güç olduğunu göstermiştir.

Seyfiyeyi biliyoruz. Asker ve güvenlik güçlerini karşılıyor. Silah en önemli güç olduğu için önemini tafsil etmeye lüzum bile yok.
Padişahı da herhalde yasama ve hükümet olarak görmemiz mümkün. Yani eskinin padişahının taşıdığı gücü bugün bunlar taşıyorlar. Belki kısaca siyaset de diyebiliriz.
Bu güçlerin uygun bir zeminde ve uyum içinde olması arzu edilen ideal devlet yönetimini gösteriyor. Ancak tarihten bugüne çıkar çelişkileri sebebiyle, birinin diğerine üstün gelme arzusuyla çelişme ve çatışmalar da olmuş. Şimdi de böyle bir dönemi yaşıyoruz. 82 Anayasasını yapanlar bürokratik bir güçtü. Ağırlıklı olarak bürokrasiyi güçlendiren bir sistem oluşturmaya çalıştı. Şimdi devlet bu yapıyı taşıyamıyor.
Yargı kurumu olan Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’a baktığımızda üyelerinin bir kısmının yargı mensubu olmadıklarını görüyoruz. Ya bürokrasiden ya da üniversiteden seçiliyorlar. O zaman yargı salt yargı kurumu olamıyor. Bürokratik bir yargı oluyor. Kurumların oluşumu bile tartışmalı.
Türkiye AB projesi çerçevesinde bürokrasiyi azaltmak ve reformları hızlandırmak istiyor. Doğal olarak bürokrasi de tersini, yani yavaşlatmayı amaçlıyor. Bunun için bulundukları yeri ve elde ettikleri güçlerini kullanıyorlar.
Son zamanlardaki tutumlarına bakılarak rahat bir şekilde söyleyebiliriz. Askeriye yeni duruma en çabuk ayak uyduran ve değişimi destekleyen kurum olarak herkesi şaşırttı. Bu önemli bir gelişme. Ancak özellikle bürokratik yargı, reformlara karşı tavrını değiştirmedi. Önümüzdeki günlerde peş peşe yasa iptalleri ve yürütmeyi durdurma kararlarıyla karşılaşırsak bizi şaşırtmamalı.
Hükümetin reformlar konusunda adım atabilmesi için işe yargı reformundan başlaması gerekiyordu. Bu konudaki gecikmenin bedelini hem hükümet hem de tüm Türkiye ödeyecek.
Artık şu anlaşılmıştır: Bürokratik Cumhuriyetten, Demokratik Cumhuriyete ulaşmak için atılacak ilk ve önemli adım yargı reformudur.

Kara harekâtı başarılı oldu mu?
TSK, harekâtı başarılı olarak açıklamıştır. Terör örgütü ve yandaşları ise zafer kazanmış gibi propaganda yapmakta ve harekâtın başarısız olduğunu söylemektedirler.
Dışarıdan bakanlar, mesela bizim medya bunlar arasında, olayı ancak kendi belirledikleri hedefler yönünde değerlendirmektedirler. Harekâtın amacı, hedefi, sınırları konusunda kendilerince kurguladıkları sonuçlara göre değerlendirme yapmaktadırlar.
Eğer bu harekâtla PKK’nın biteceği hedefini koymuşsanız, harekât başarılı denilemez. Yine tüm terör yuvaları, bu arada Kandil yok edilecek diye bir hedef koymuşsanız, harekât bunları gerçekleştirmemiştir. Askerimiz K. Irak’a girecek ve orada kalacak, karakollar oluşturacak, işgal edecek, orada devamlı kalacak diye bir hedefiniz varsa, bu olmamış asker çekilmiştir. Hedefe Barzani’yi koyarak haddini bildirmek iddianız varsa, bu harekâtla bildiremediniz. Hedefteki tüm unsurları yok etmek gerekiyor idiyse, yok edemediniz. Hiç kayıp vermeden kazanmak arzunuz var idiyse, maalesef kayıplar verdiniz.
Harekât gerçekten çok başarılı. Bu sonuca tabii ki, TSK verileri ile varıyoruz. Zaten elimizde başka bir veri de yok. Aslında kimsenin elinde başka bir bilgi mevcut değil. Önce taktik olarak başlayalım. Başlaması da bitişi de çok başarılı. Kış şartlarında ani ve beklenmedik bir kara harekâtı asimetrik bir savaş yürüten terör örgütü için çok yerinde bir başlangıç. Hedefler sabit ve belli gözükse de savaşın bir cephe savaşı olarak yapılması doğru olmazdı. Ani ve küçük birliklerle harekât yapıldı. Geri çekilme de ani oldu. Örgüt böyle bir savaşa hazırlanıyordu. Üç yüz kilometreden daha geniş bir alanda on bin gibi küçük sayılacak bir kuvvetin hedefi ancak caydırıcı ve çözücü taktik bir vuruşla gerçekleşebilirdi.
Amaçlanan hedeflere ulaşıldı. Baharla birlikte harekete geçmeyi planlayan örgütün hareket kabiliyeti kalmadı. Vurucu gücünü kaybetti. Moralini ve mühimmatını da. Ayrıca bir daha orada kendilerini önceleri olduğu gibi rahat hissedemeyecekler. Her an yeniden vurulabilirler. İç ve dış destekleri zayıfladı. Bölgedeki 300 militandan 240’ı ölü ele geçirildi. Askerin çekildiği günden önce yalnızca yedi militan öldürüldü. Karşıda savaşacak bir düşman kalmamıştı. Zaten Kandil bu kadarcık bir gücün hedefi değildi. O şartlarda yapılacak en iyi şey geri çekilmekti. Hedeflere ve amaçlara ulaşılmıştı. Bütün dünyaya Türk askerinin çetin kış şartlarında koordineli ve mükemmel bir harekâtı nasıl yaptığı gösterilmiş oldu.
Muhalefetin Tavrı
Muhalefet bal gibi TSK’yı hedef alan açıklamalar yapıyor. Sonra da TSK cevap verince biz size değil hükümete söyledik diyorlar. Şöyle bir hatırlayalım. TSK’nın kara harekâtı bittiğinde neler söylendi:
“ABD emretti, asker çekildi. Çekilmeden Başbakan bile habersizdi. Size harekât yetkisini ben verdim, elbette hesap soracağım. Terör örgütü için bildirilerde kullanılan bazı terimler onlara meşru bir taraf kimliği veriyor.”
Bu sözler hükümete söylenmiş olabilir mi? İçinde bir sürü şaşılık var. Başbakan’ın haberi yoksa çekilen kim? Asker. Siz kime sesleniyorsunuz? Hükümete. Meclis kime yetki verdi? Hükümete. Siz kime sesleniyorsunuz? Askere. Genelkurmay’daki bildirileri kim hazırladı? Asker. Kimi suçluyorsunuz? Hükümeti.
Böylesine önemli bir askerî harekâtı bile nasıl tartışacağımızı bilmiyoruz. Demokratik bir ülkede hiç olmayan şeyler oluyor. TSK ile siyaset karşı karşıya geliyor. Demokratik nezaket bırakılıyor. TSK ve muhalefet şaşı bir zeminde tartışıyorlar. Demokratik bir ülkede TSK siyasî tartışmaya girmez. Siyaset askeri muhatap alıp konuşmaz. Hem asker hem demokrasi yıpratılıyor. Her ikisi de çok önemli. Asker terörle mücadele ediyor. Mücadele bitmiş değil. Tartışma askerî zeminde bile olsa, ertelenmeli. Demokrasimiz zaten kırılgan. Sık sık askeri vesayetten bahsediyoruz. Yeniden bu tartışmalara yer vermek bunu çok isteyen muhalefet üzerinden bile olsa tehlikeli.
Hükümet muhatap benim dese de bu tartışmayı sanki onaylıyor. Bu da şaşı bir bakış. TSK’yı siyasi bir aktör halinde görmeye başladığınız ve ses çıkarmadığınız zaman, sonucun nereye varacağını ve nerede duracağını kestiremezsiniz. Tartışmaları bitirmek için hemen bir meclis oturumu yapılmalı. Basına kapalı bu oturumda siyaset kendi içinde tartışmalı. Şaşılık ve bilgi kirliliği giderilmeli. Kamuoyu harekâtla ilgili yeterli bilgiye şimdilik sahip değil. Bundan şikâyetçi de değil. İşin gereği her şeyi açıklamak da doğru değil. Ancak milletin temsilcileri asgari bilgilendirilmeyi isteme hakkına sahipler. Medyadan aldıkları şaşı bilgilerle siyasetçilerin yanlış görüşlere ulaştıkları düşünülüyorsa, doğru bilgileri, doğru kanallardan onlara ulaştırmak gerekir.