Hayat Oyunu

Yazar: 
Nureddin Soyak
Köşe: 
Başyazı

İnsanlar zaman zaman oyunlar, yarışmalar ve müsabakalar düzenlerler. Bu oyunların kuralları ayrıntılı bir şekilde belirlendiği gibi, oyuncuların cinsiyet, boy, yaş, kilo gibi özellikleri de belirlenir. Kurallardan herhangi birine uymayan oyun dışı bırakılarak, oyunu kaybeder. Rabbimizin beyanına göre insan da hayat sahnesinde bir oyuncudur.
İnsana özellikleri tanıtılmış ve hayat oyununun kuralları da ayrıntılı bir şekilde bildirilmiştir. Özelliklerinin farkında olan ve bunları hayat sahnesinde uygulayabilen insanın hayat oyununu kazanacağı ve bunun sonunda gerçek hayatta mutluluğa ereceği yine Rabbimiz tarafından bildirilmektedir.

“Bu dünya hayatı eğlence ve oyundan ibarettir. Şüphesiz asıl hayat ahiret hayatıdır. Keşke bilselerdi!” (Ankebut 64)
Şimdi Rabbimizin dilinden oyunu ve oyuncuyu tanımaya çalışalım. Malum oyuncu insan, oyun ise hayattır.
Ne gariptir ki insan, insanların düzenlediği müsabakalarda hemen neticeye ulaşmak isterken, Allah’ın düzenlediği hayat müsabakasının bir türlü bitmesini istemez.
Nitekim Rabbimiz: “Hayır, hayır siz acileyi (dünya) seviyor, ahireti ise bırakıyorsunuz.” (Kıyame 20-21) buyurmaktadır.
Rabbimizin beyanına göre iki zıt hakikati bünyesinde barındıran insan bu hakikatlerin kendisindeki tecellilerine göre üç isim almaktadır. Mümin, münafık, kâfir. İnsanın bünyesindeki iki zıt kimlikten hayat liginde mücadele eden üç takım meydana geliyor. Aslında iki takım, hak ve batıl. Hakkın temsilcisi müslüman takım. Batılın ise iki takımı var, münafık ve kâfir takım.
Mümin: Hayat oyununu kurallarına göre oynayan kişi.
“Ben müslümanlardanım” deyip de yararlı iş işleyen ve Allah’a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim vardır.” (Fussilet 31)
Münafık: Hayat oyununda çaktırmadan hile yapan kişi.
“(Münafıklar) mü’minlerle karşılaştıkları vakit “biz de iman ettik” derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise: “biz sizinle beraberiz, biz onlarla alay ediyoruz” derler” (Bakara 14) derler.
Kâfir: Hayat oyununda kural tanımayan kişi.
“Ayetlerimizi yalanlayanları hiç bilmedikleri yerden yavaş yavaş helake götüreceğiz. Onlara mühlet veririm. (Ama) Benim tuzağım çetindir.” (Araf 182-183)
Zahirde birbirine zıt görünen iki yön, insana Kur’an’da haber verilmektedir.
Birinci yönü: değersizliği, aslının toprak neslinin ise kıymetsiz bir sudan oluşu… Bununla birlikte insan, yaradılışını unutarak, yaratana kafa tutar. Rabbimiz ayetlerde insanın bu durumunu şöyle haber vermektedir:
“Kahrolası insan ne nankördür. Allah kendisini hangi şeyden yaratmıştır? Onu bir damla sudan yaratmış ve şekil vermiştir. Sonra ona takip edeceği yolu kolaylaştırmıştır.” (Abese 17-20)
“İnsan, bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir.” (Yasin 77)
“…Dilediğimizi belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz. Sonra sizi bir bebek olarak dünyaya getiriyoruz. Sonra sizi güçlü çağınıza ulaştırırız. İçinizden kimi ölür kimi de ömrünün en verimsiz çağına kadar götürülür; ta ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin…” (Hac 5)
İnsanın kimliğinin diğer yüzü ise, insanın diğer varlıklardan üstün kılınmasıdır.
Bu yönü de Kur’an bize şu ayetlerle haber vermektedir:
“Şüphesiz biz âdemoğlunu muhterem kıldık. Karada ve denizde onları taşıttık. Onları helal ve temiz şeylerden rızıklandırdık. Onları yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık.” (İsra 70)
“Bir zaman Rabbin meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti.” (Bakara 30)
“Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın.” (Hicr 29)
Görüldüğü gibi insan, bir yönü ile turabî, diğer yönü ile ilahîdir. İşte bu iki kimlikten hangisi ağır basarsa hayata yansıması o şekilde olmaktadır. Nitekim Rabbimiz:
“Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.” (Tin 4-5) buyurmaktadır.
İnsan serbest iradesi ile ya kabiliyetlerini güzel yönde kullanarak “kâmil insan” olacak yahut da kötü yönde kullanarak varlıkların en aşağı derekesinde yer alacaktır.
İnsan varlığı itibariyle Allah’a aittir ve O’nun kuludur. Zayıf olarak yaratılmış, sonunda da yine zayıflayacaktır. Fakat yüklendiği sorumluluk itibariyle Allah’ın kendisini üstün sıfatlarla donattığı kıymetli bir varlıktır.
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik, onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Onu insan yüklendi...” (Ahzab 72)
İşte insan bu iki hakikatin gölgesinde, kendi aslının, zayıflığının ve sorumluluğunun farkında olarak yaşamalıdır. Bunun farkında olmayan insan, ya zayıflık duygusunun baskın çıkmasıyla Allah’ın yüklediği sorumluluktan kaçınarak zalimlerin uşağı haline gelecek ya da Allah’ın bahşettiği üstün sıfatların neşvesi ile sarhoş olup, Rablik iddiası ile zalimleşecektir. İşte bu iki yol da Kur’an’ın ifadesiyle yeryüzünün ifsadına sebep olur.
“…Sen o zalimleri Rablerinin huzurunda durup, birbirlerine söz atarken bir görsen! Zayıflar büyüklük taslayanlara, “siz olmasaydınız biz mutlaka iman etmiş olacaktık” derler. Büyüklük taslayanlar da zayıflara size hidayet geldikten sonra sizi ondan biz mi alıkoyduk? Bilakis siz suçluydunuz derler… Biz de o inkâr edenlerin boyunlarına demirden halkalar takarız…” (Sebe 31-33)
Bugün yeryüzünün dört bir yanına baktığımızda, insanları, inkârcılık ve maddecilik fikriyle ifsat eden sahte ilahların, Firavun gibi, “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demekten vazgeçip, sahte ilahlıklarını hürriyet, eşitlik, adalet ve demokrasi gibi çeşitli sloganlarla sürdürdüklerini görmekteyiz.
Bunları fark edemiyorsak hiç olmazsa hepsinin topluca secde ettikleri çıkar, menfaat, şehvet ve lezzetleri fark edelim. Onların ilahları bunlardır. Onun için mücadele etmektedirler. Eğer bugün müslümanlar, onların sahte ilahlara gösterdikleri kulluğu Âlemlerin Rabbine göstermiş olsalardı halleri böyle olmazdı. Allah onlara lütuf ve keremiyle yardım ederdi.
Öyleyse bu vasıflardaki insan, önündeki hayata nasıl bakmalı ki mukaddes sermayesi olan ömrünü, en verimli şekilde geçirip, her iki hayatta da huzur ve mutluluğa kavuşsun? Çünkü sermaye bir gün tükenecek. Nitekim Rabbimiz:
“Ölüm sarhoşluğu gerçeği ortaya koyar. Ey insanoğlu! İşte bu, senin öteden beri kaçındığın şeydir.” (Kaf 19) buyurmaktadır.
Hayat insanın sahip olduğu en önemli sermaye olduğuna göre, insan onu mutlaka bir esasa göre kullanmalıdır.
Rabbimiz hayatı iki yönüyle bize haber vermektedir.
Birinci yönü onun faniliği ve değersizliği, ikinci yönü ise buna rağmen onda nasibin aranarak değerlendirilmesi.
“Bilin ki, dünya hayatı sadece bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme vesilesi, mal ve evlatların çoğalmasından ibarettir. Bu bir yağmura benzer ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra o bitki kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Daha sonra da çer çöp haline gelir. Ahirette ise şiddetli bir azap, Allah’ın bağışlaması ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (Hadid 20)
Diğer bir ayette ise:
“Onları bir araya topladığımız gün, dünyada sanki gündüzün bir anı kadar kalmış olduklarını sanacaklar…” (Yunus 45) buyruluyor.
Eğer Rabbimiz insana hayatın sadece bu yönünden bahsetseydi, bu hayata değer verilmemesi yerinde olurdu. Fakat Rabbimiz insan hayatının diğer yönüne de dikkatimizi çekmiştir.
“Kim bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa bütün insanları yaşatmış gibi olur.” (Maide 32)
“…Dünyadaki nasibini de unutma. Allah’ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de başkalarına iyilikte bulun…” (Kasas 77)
Hatta hayatı tehlikede olanın zahiren inkârına da ruhsat verilerek:
“Kalbi imanla mamur olduğu halde, inkâra zorlanan hariç…” (Nahl 106) buyrulmaktadır.
Dünya hayatı Rabbimizin hüküm ve kararına göre, ebedî hayata giden bir geçittir. Bu geçidin geçit olarak anlaşılması gerekir. Ona tamamen değer vermemek akıllıca olmadığı gibi, tamamen ona bağlanıp gönül vermek de aldanmaktır.
Rabbimiz, kullarına hem kendi kimliklerini, hem de hayatı öğretti ki kendilerine verilen görevi en güzel şekilde yerine getirerek, hayat sermayesinin en ufak anını dahi zayi etmeden değerlendirsinler.
Bunu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin ashabında en güzel şekilde görmekteyiz. Onların cahiliye hayatıyla, Kur’an eğitiminden geçtikten sonraki hayatları bunun en güzel örneğidir.
Onlar yerine göre hayata sarılmak, yerine göre de hayatı hafife almak konusunda o kadar mahirdiler ki iki hayatı da zirvede yaşadılar. Çünkü ilâhî öğretiye tam kulak verip gereğini yaşadılar.
Necip Fazıl’ın da ifade ettiği gibi:
“Öyle bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu”
Onlar hayatın bütün tuzaklarının farkında olarak tuzaklara düşmeden gerçek hayatlarına, Allah’ın yanındaki hayatlarına kavuştular.
Bizim de hayata bakmada, anlamada ve yaşamada örneğimiz, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz ve O’nun güzide ashabı olursa asrın idrakine yeni bir medeniyet daha yazarız.