Merhum ''Zeki Soyak'' Hocamızı okurken
Yüce Allâh, ümmî bir peygambere, ilk olarak "Oku!" diye emrediyor. "Ben okuma bilmem" diyen Rasûl'e, "Oku!" emri tekrar ediliyor. Okumak; insanları, olayları, kâinâtı, her şeyi... Her sonuç, bir sebebe dayanıyor. Akıp giden olayların, sebep-sonuç ilişkilerini gözlemlemek başlı-başına bir okuma şekli. Her sonuç da bir hikmete mebnî...
Eğitim süreci en uzun olan varlık insandır. Aile, okul ve arkadaş grubu içerisinde, şekillenir, eğitilir, geleceğe kurgulanır. Toplumun yönlendirilmesi, geleceğe kurgulanması, amaçlı, aktif olarak rol aldığı, eylemci, icrâcı, idâreci ve danışmanlık süreci içerisindeki tüm fikir ve eylem performansı birikimini; işte bu geleceğe kurgulandığı aile, okul ve arkadaş grubu içerisinde edinir.
Şöyle geriye dönüp, çileli yıllarımıza bir göz attığımızda, “niye, biz de, başkaları gibi olamadık?” diye sorup durdum kendime. Nice uykusuz geçen geceler, meşakkatli yolculuklar... Geçen zaman, sanki “kıldan ince, kılıçtan keskin Sırat Köprüsü” gibiydi bize. Niye biz de, diğer bazı insanlar gibi, aktif yıllarımızı, “bir avrat, iki evlat, bir ev, bir da araba” sevdasına gömemedik?
İnsan, çok boyutlu bir varlıktır ve birçok boyutuyla eğitilir. Bu boyutlarıyla bir bütün olarak geleceğe kurgulanır. Tabii ki bizi etkileyen unsurlar da çok boyutluydu: Ailemiz, arkadaşlarımız, öğrencilik hayatımızdaki büyük sınıf ağabeylerimiz ve askerde komutanlarımız; bilhassa öğretmenlerimiz... Eğitim yıllarımızda, sayısını unuttuğum öğretmenlerimiz, derslerimize girdi-çıktı. Çoğunun adını, simasını bile unuttuk; ama kimileri var ki isimleri, karakterleri, beynimize, karakterlerimize, taş üzerine oyma gibi kazınmış. Sanki onlarla birlikte, ömür çizgisinde yol alıyoruz.
İlkadım Dergimizin, Merhûm Zeki SOYAK Hocamızla ilgili hazırlamış olduğu özel sayısını okurken; aslında, yazılanları değil bir şahsiyetin model kişiliğini okuyorum. Kimileri, kitap yazar okunur; kimileri, bizzat kendileri kitaptır, okunur… Okuduğum bir hayat, yapılan bir hayat muhasebesi. Üst üste konulduğunda, kendi hayatımla neredeyse tıpatıp birbirine benzeyen bir hayat çizgisi karşıma çıkıveriyor. Ve ben, yıllar önce beni besleyen kaynağa doğru yol alarak; hayat kimyamı oluşturan unsurların analizlerine ulaşmış oluyorum.
Bin dokuz yüz yetmişli yıllarda, köyümde, bir Dallı Mustafa’ydım. Gurbet ve din tahsili yolculuğumuz, ilkokulu bitirdiğimizde, girdiğimiz parasız yatılı okul imtihanlarıyla başladı. Hasbelkader, öğretmenimin tercih ettiği, adını kazanınca öğrendiğim, İmam-Hatip diye bir okula; Konya İmam-Hatip Okuluna parasız yatılı öğrenci olarak okumaya gidiyordum… Aynı yıl, İmam-Hatip Okullarının orta kısımları kaldırıldığından; meslekî derslerle ve bilhassa bizi geleceğe kurgulayan “Mefkûreci” öğretmenlerimizle ancak lise bölümünde tanışabilmiştik.
Arapçayı, “Rabca” olarak, bize, Merhum İsmail KAYA Hoca’mız öğretti. Biz, bu, kendini öğrencilerine vakfeden; bu yüzden evlenmeye bile fırsat bulamadan hayattan göçen Hocamızdan “vakıf insan” olmayı öğrendik ki, öğrencileri Hocalarının izinde, adına “İsmail KAYA Eğitim Vakfı”nı kurdular.
Biz, Bekir BAŞARICI Hocamızdan, “hilim” sahibi olmayı öğrendik; insanları incitmemeyi ve takva üzere yaşamayı…
Bir Orhan SERT Hocamız vardı, psikoloji dersi hocamız… O günkü şartlarda, muhatapların fikirlerini çürütmek, onları susturmak, “mat” etmek; bu başarılamazsa, susturmak için kaba kuvvete başvurmak revaçtaydı. Girdiği resim- iş dersimizde bile çavdar sapıyla, “Allah Lafzını” yazmayı öğreten Hocamız; psikoloji dersimizde, birden, karşısında olduğumuz fikirleri savunmaya başlar biz şaşırırdık, Hocamıza ne oluyor diye. Fikre fikirle karşılık vermeye çalışır, yetersiz kalınca; Hocamız tekrar bizden taraf olur, karşıt fikirlere, bizim adımıza, aynı derste cevap verirdi. Fikirlere ancak fikirle karşı konulabileceğini, bunun için de çok okumak, çok tefekkür etmek gerektiğini öğrendik Hocamızdan; ayrıca muhatapları “mat” etmeyi değil fikirlerimizle hayat vermeyi... Zirâ vahiy, mat etmeyi, yani, öldürmeyi değil diriltmeyi, hayat vermeyi emrediyordu..
Ali GÜMRAH Hocamız, tarih dersimize girerdi. En sert yaklaşımlarda bile, yumuşak ifadelerle, kırmadan cevap vermeyi, “haklısın” demeyi, muhatapları sabırla dinlemeyi öğrendik Hocamızdan; tarihi, derinden okumayı da. Liseli yıllarımızda, okul dışında, ders çıkışlarında, hafta sonlarında; uğrak yerlerimizin başında M.T.T.B. Akıncılar Derneği ve Mef-Der Konya Şubesi geliyordu. Ali GÜMRAH Hocamız, bilhassa hafta sonu akşamlarında, bizi, Mef-Der Konya Şubesindeki sohbetlere götürür; o dönemdeki anarşi ortamından uzakta tutmaya çalışırdı.
Bizi, “Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi” bilincine ulaştıran, vakıf insan olmayı öğreten, muhatapları mat etmeyi değil hayat vermeyi hedef olarak gösteren ve sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyecek miktardaki geleceğe kurgulayan öğretmenlerimiz; ilk adımını, Merhûm Zeki SOYAK Hocamızın attığı, Mefkûreci Öğretmenler Derneğinin, Konya adımını gerçekleştiren eğitimcilerdi.
(Burada bir ayrıntıyı belirtmek mutlaka yerinde olacak. Ben Zeki SOYAK Hocamızı İlkadım Dergisi ile tanıdım. Mef-Der ile bağlantısını ise son dönemlerde öğrendim. Geçmişteki en ince ayrıntıları bile kodlayan beyin yapımda Mef-Der ve Mefkûreci Öğretmenlerim var. Eğer, hareketin başlangıcında, bir ismi yüceltmek ideali olsaydı; herhalde Hocalarımız bizim beynimize, mefkûreden önce, yüceltilecek ismi kazırlardı, sürekli o ismi ön planda tutarlardı ve benim beynimde bir Zeki SOYAK ismi mutlaka ön planda olurdu. Tam tersine, hep mefkûre ön planda oldu. Zeki Hocamızın adımını attığı hareketi, belki de diğer hareketlerden ayıran en bariz özellik, şahıs merkezli değil “mefkûre” merkezli olması… Hoca-Efendi merkezli hareketlerde; hoca efendilerin irtihâlinden sonra, harekette sapma ihtimalleri, hareketi ranta çevirme gayretleri baş gösterebildiği halde; Hoca Ahmet Yesevi Ekolünde olduğu gibi, “mefkûre” merkezli hareketlerde, bu durumlar söz konusu olmamaktadır. Zira yetiştirilen ürünlerin büyük çoğunluğu, tabelası olmayan vakıf insanlara dönüşmektedir. Dolayısıyla, Merhûm Hocamızı, “Hoca Efendi” diye anmak yerine; “Zeki SOYAK Hocamız” diye anmak ve tarihin kaydına bu şekilde geçmek, daha yerinde olur kanaatindeyim…)
Bize, taksîmattan, zamanın akışı içerisinde; atılan ilk-adımların, müteakip adımlarını gerçekleştirilmesi peşinde, Türkiye’nin damarlarında, tek başına dolaşan bir “alpagut” olmak düştü…
Belli bir olgunluğa erişip de, bize emeği geçen bazı Muhterem Hocalarımızın: “Artık yaz!” tavsiyeleriyle kaleme sarılıp, ortaya çıkan ürünleri, yayınlanması dileğiyle, dînî hassâsiyeti olan bazı dergilere gönderdim. Bu dergilerde yayınlanan birkaç yazım dışında; yazılarım, İlkadım Dergimizde neşvünemâ buldu. Bu sonucun sebebini merak eder dururdum. Ali GÜMRAH Hocamızla uzun yıllar görüşememiştik. Tevâfuk bu ya; İlkadım Dergimizin Zeki SOYAK özel sayısı elime geçmezden bir-kaç gün önce; Ali Hocamız, Konya Mef-Der sohbetleri gözümün önüne gelivermişti. Acaba Ali Hocam hayatta mı? Diye düşünmüştüm. Dergimizin, Ali GÜMRAH Hocamızla, Merhûm Zeki SOYAK Hocamız ile ilgili yaptığı röportajı okurken; bir bakıma, kalemimi besleyen kaynağa ulaşmış da oldum…
“Allah, kalem ile öğretti.” Yazılan-yayınlanan her yazı, gerçekte, Yüce Allah’ın kullarına “kalem” ile yaptığı ikramdan başka bir şey değil. Allah’a hamd olsun ki bize, beslendiğimiz kaynağa, yıllar sonra, kalemimizle akıtmayı nasip etti…
Zeki Hocamız’a Allah’tan rahmet dilerken; yaratandan niyâzımız; “Cihan Hakimiyeti Mefkûresi” yolunda atılan nice adımlarda, bizlere yeni görevler takdir etmesi…
HAK YOLU’NUN YOLCUSU
Kıskanma hiç Erciyes,
Büyüğündür, ol serin.
Bir dağ koyduk yanına,
İşte Beş Tepeler’in.
Gözyaşları döküyor
Ardından yetimlerin,
Öksüz kaldık burada,
Boş kaldı Hocam, yerin.
Allah’ın dostlarıydı
Senin dostun, önderin,
İzi vardı yüzünde
Ebubekir, Ömer’in.
Hep O’nunla yaşadın
Sırrıdır bilenlerin,
Her an üzerindeydi
Ahlakı, Peygamberin.
Meyletmedin dünyaya,
Derdin: “Onu boş verin.”
Ümmetin dertleriydi
Hep sıkıntın, kederin.
Daha iyi bilinir
Yokluğunda değerin,
Hizmet aşkı veriyor
‘Kıssalar Hisseler’in.
Daima orta yoldu
Gittiğin rehgüzerin,
Düzeltir yolumuzu
‘Ölçüler Dengeler’in.
Tükeninceye kadar
Son nefesin, son ferin,
Hizmet için didindin
Şahit kır çiçeklerin.
Bu hizmet durmayacak,
Boşa akmadı terin.
Sözümüz var, daha da
Yükselecek eserin.
Çiçekler çoğalacak
Olacaktır haberin.
Sevaplarla dolacak
Hocam, amel defterin.
Cennet bahçelerinden
Bir bahçe olsun yerin,
Dileriz komşusu ol
O Rasulü Serverin.
Bu naçiz öğrencinin
Üzüntüsü pek derin.
Hak Yolunun Yolcusu
Kutlu olsun seferin.
METİN BAŞBUĞ
