Vakıf Ve Hizmet

Yazar: 
Fatih Yılmaz
Köşe: 
Kaliteli İnsan

Vakıf denilince akla, her yıl mutad olarak Mayıs ayının ilk haftasında "Vakıflar Haftası" adı altında yapılan kutlamalar gelir. Kutlamalar hep aynı, programlar bir önceki yılın programının kopyasıdır. Değişen yıllardır ve o yıl kaçıncı Vakıf Haftası olduğudur.
Hâlbuki “Vakıflar” kelimesi hizmeti, koşup-koşuşturmayı çağrıştırmalıdır. Her alanda var olan vakıflar, en güzel infak müesseseleridir. Ecdadın, bizlere bırakmış olduğu en güzel miraslardan birinin vakıf olduğunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Bu mirası en güzel bir şekilde koruyup gelecek nesillere aktarmanın yol ve yöntemlerini düşünmeliyiz. Öncelikle vakıf nedir? Bunun açıklamasını yapalım:

Vakıf, hiçbir baskıya maruz kalmadan, samimi ve candan kendi malını kıyamete kadar insanlığın hizmetine bağışlamaktır. Vakıf, vermek demektir. Vakıf, Yaratandan ötürü yaratılanı sevmek ve onlara merhamet kanatlarını germektir. Diğer bir ifadeyle, yaratılmış her şeye karşı, İslam'ın şiarı olan şefkat ve merhametin en mükemmel bir tezahürüdür. Kur'an-ı Kerim'de olgun ve kaliteli bir mü'min olarak rıza-yı ilâhîye vasıl olabilmemiz için en sevdiğimiz şeylerden infakta bulunmamız emredilmiştir.
Kaliteli insan aynı zamanda hizmet eden insandır. Kamil insan olabilmenin yolu hizmetten geçer. Mükemmelliğe erişebilmek için hayırhah olmak lazım. İnsana, hayvanata, nebatata, kısacası tüm yaratıklara hizmet etmek için yarış etmelidir. Devamlı bir surette iyiliği emredip kötülüklerden sakınmak lazım. Fakiri ve düşkünleri bulup onların dertlerine derman olmak, onların acılarını dindirmek ve yaralarına merhem olabilmek lazımdır. Şu dünyada yapılabilecek en güzel işler, çaresizlere çare olabilmektir. Boğulan gönüllerine bir çıkış kapısı aralamaktır. Hazreti Mevlana bu konuyla ilgili olarak şöyle diyor:
“Fakr-u zaruret içinde boğulan gönüller, dumanla dolu bir eve benzer. Sen onların derdini dinlemek suretiyle o dumanlı eve bir pencere aç ki, onun dumanı çekilsin ve senin de kalbin rakikleşip ruhun incelsin.”
Müslüman, köşe bucak aç olan fakir fukarayı da araştıracak ve onların derdine derman olacak; kendi çoluk çocuğuna yedirdiği gibi başkalarını da gözetecek; belki de bu yaptığı iyilik, kurtuluşuna vesile olacaktır. İnsan gezip görmediği zaman herkesi kendi gibi zanneder. Ekmeği israf edenler sadece bir ekmeğin bile kaygısını çeken insanların hallerini bilemezler. Vakıflara ait imarethanenin servis aracıyla bir mahalleye gittik. Her zaman üç ekmek alan bir kadıncağıza iki ekmek verilmiş. Kadın öyle bir feryat ediyor ki yüreğim sızladı.
“Benim hiçbir gelirim yok, bir ekmek eksik olursa akşam çocuklara ne yedireceğim?” diye ağlıyordu. Zaruret içinde olmasa bu kadıncağız tek bir ekmek için feryadu figan etmez diye düşünüyorum. Şair öyle diyor:
“Tok olan cümle cihanı tok sanır,
Aç olan âlemde ekmek yok sanır.”
Yüreklerdeki merhametin fiiliyata geçmesi için hizmet şarttır. Maddî ve manevî olarak herkes üzerine düşen bu vazifeyi gücü nispetinde yapmalıdır. Komşusu açken midesini tıka basa dolduran, kâmil kişiliğinden bahsetmesin. Savaş ve kuraklık sebebiyle açlıktan ölen çocuklara televizyon başında acımak değil, bilfiil onları bulup onların derdine merhem olmak gerekir. Bunun için ne gibi bir hizmet yapmak gerekiyorsa onun yollarını araştırıp bulmalıyız.
İnsan için dünyaya ait varlıkların değer itibariyle en yüce ve ehemmiyetli olanı “mal” ve “can”dır. Cenneti satın alabilmek ve rıza-yı ilâhîye nail olabilmek, bunları Allah yolunda infak etmekle mümkündür. Bu sebepledir ki, malını ve canını, yani sahip olduğu her şeyi Allah yolunda cömertçe harcayan insanlara “vakıf insan” denilmiştir. Gerçekten bu gibi insanlar, kendilerini bütün imkânlarıyla hayra vakfetmiş olmaktan dolayı böyle yâd edilmeye layıktırlar.
Kendi fiillerinden eser kalmamışçasına, “Allah yolunda” çalışabilecek yüksek ruhların evsafından bahsederken M. H. Yazır, kudsî temiz ruhların, karşılıklı aynalar gibi birbirlerine yansıdıkça nurlarının artacağını ifade etmektedir. Onlar Mekselina ve arkadaşlarının hicreti gibi, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının hicreti gibi bir hicreti ve o hicrete canu gönülden yardımcı olanlar anlamında bir ensarı, bulundukları toplulukta bugün de yaşarlar ve yaşatırlar. “Allah yolunda” gerçek yardımcılar “yemekteki tuz” misâli azalmış da olsalar, kıyamete kadar vakıf insanlar olarak var olacaklardır. Allah Teala'ya yakın olma konusunda vakıf insanlar da derece derecedir.
İnfak'ın özel bir boyutu olan zekât, “arınma” anlamını da taşıyor. Malı “fukara hakkı”ndan arındırırken, yüreğinizi de “masiva”dan, yani mal tutkusundan, Rezzak-ı Âlem'e olan güvensizlikten, azalma korkusundan, cimrilikten arındırıyorsunuz.
İnfak insanı nasıl bir insandır diye sorulduğunda belki şu vasıfları hatıra getirecektir: Başkalarının farkında olan, onu önemseyen, ona sahip çıkan, ona ulaşmayı görev bilen, verirken itina eden, olumsuzluklardan arınma duyarlılığına sahip...
İnfak toplumu nasıl bir toplumdur diye sorulduğunda da akla, rahmetin ve şefkatin, en uç noktaları sardığı ve muhabbetin derinden yaşanan bir iklim haline geldiği bir toplum hatırlanır.
Belki kuş evlerinde, sadaka taşlarında, sebillerde, yüreğin sıcaklığını yansıtan imaretlerde, vakıflarda, iftarlarda, yaşanan tebessümlerde, musafahalarda, yetim başı okşamalarda, çocuk yüzü sıvazlamada, anne eli öpmede, selâmlaşmalarda ifadesini bulan bir infak medeniyeti... İslâm, güvercin narinliğindeki, ipek zarafetindeki, kelebek ahengindeki bu insanı, bu toplumu ve bu medeniyeti kurdu, asırlarca yaşattı...
Bakın İslâm tarihine Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem:
“Evinde ne bıraktın?” diye sorduğunda, “Allah ve Rasûlü'nün sevgisini bıraktım” diyen bir Ebubekir Sıddığı görürsünüz... Allah rızası için kervanı sebil eden bir Osman cömertliğini görürsünüz. Bugün Ravza’nın 21. kapısından girerseniz, Talha radıyallahu anhın 1400 küsur yıl önce vakfettiği, en çok sevdiği hurma bahçesinden geçersiniz 21. yüzyılda. Sanki o bahçenin kokusunu alırsınız Ravza’nın 21. kapısında…
Kur'an'da bir âyet var, infak hassasiyetinden yoksun tipi anlatan:
“Ey Muhammed! Çok yemin eden, alçak, çok kınayan, daima koğuculuk eden, hayrı durmadan engelleyen, saldırgan, çok günahkâr, pek katı kalpli, bunlarla birlikte soysuz olan hiçbir kimseye, mal ve çocukları var diye sakın itaat etme.” (Kalem 10-14)
Vakıf insanların en zirvesinde bulunanlar, peygamberler, veliler ve onların terbiyesinde kemale eren salih müminlerdir. Onlar, gönüllerindeki iman heyecanını dünyanın dört bir tarafına taşımışlar, yine tarihin altın sahifelerini onlar doldurmuşlardır. Vakıf, tarihte ilk önce herkesin birlikte ibadet ettiği mekânlarda başlamış, sonradan birçok içtimaî sahayı içine alarak genişlemiştir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Yeryüzündekilere merhamet ediniz ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin!” buyurmuş ve vakfın fiilî numunelerini de kendi hayatında sergilemiştir.
Osmanlılarda vakıf, millet sayesinde kazanılan serveti, tekrar o toplumun istifade ve hizmetlerine sunan bir vefa müessesesi olarak ortaya çıkmıştır. Şanlı ecdadımız, dünyada ve İslam'dan başka hiçbir dinde eşi ve benzeri olmayan vakıf medeniyetini kurmuşlardır. Bu mükemmel ecdadın her bir ferdi hizmette yarışmışlar, birer vakıf insan olmuşlardır. Hâkim oldukları her yerde hayır ve hasenatta eşine, benzerine rastlanmaz bir şekilde yarış etmişlerdir. Bugün de hâlâ onların eserleri dimdik ayakta durmaktadır. Hizmet edenler tarafından vakıf malı, layık olmayan bir yere sarf edildiğinde, ekseriyetle hak sahipleriyle helalleşmek mümkün olmayacağından, neticede hesap ve hüküm, ilâhî mahkemeye kalacaktır.
Vakfın amacına hizmet eden kişiler için Kanuni Sultan Süleyman:
“Her kimse ki, Vakıflarımın bekasına özen ve gelirlerinin artırılmasına itina gösterirse; bağışlayıcı olan Allah Teâlâ'nın huzurunda ameli güzel ve makbul olup, mükâfatı sayılamayacak kadar çok olsun, dünya üzüntülerinden korunsun ve muhafaza edilsin.” diye dua etmişlerdir.
Bunun yanı sıra bir de vakıf bedduası vardır. Vakfedilen bir malı hor kullananlar hakkında çok büyük beddualar edilmiştir. Bu konuyla ilgili olarak Sultan II. Beyazıd'in vakfiyesinde şöyle geçer:
“Allah'a ve ahiret gününe inanan, güzel ve temiz olan Hazreti Peygamberi tasdik eden, sultan, emir, bakan, küçük veya büyük herhangi bir kimseye, bu vakfı değiştirmek, bozmak, nakletmek, eksiltmek, başka bir hâle getirmek, iptal etmek, işlemez hale getirmek, ihmal etmek ve tebdil etmek helal olmaz. Kim onun şartlarından herhangi bir şeyi veya kaidelerinden herhangi bir kaideyi bozuk bir yorum ve geçersiz bir yöntemle değiştirir, iptal eder ve değiştirilmesi için uğraşır, feshedilmesine veya başka bir hâle dönüştürülmesine kastederse, haramı üstlenmiş, günaha girmiş ve masiyetleri irtikâp etmiş olur. Böylece günahkârlar alınlarından tutularak cezalandırıldıkları gün Allah onların hesabını görsün. Malik onların isteklisi, zebaniler davetçisi ve cehennem nasibi olsun. Zira Allah'ın hesabı hızlıdır. Kim bunu işittikten sonra, onu değiştirirse onun günahı, değiştirenler üzerinedir. Kuşkusuz O, iyilik edenlerin ecrini zayi etmez.”
Osmanlılar, hadis-i şerifte buyrulan: “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” beyanını kendilerine düstur edinmiş ve vakıf yoluyla sayısız muazzam kalıcı eserleri vücuda getirmişlerdir. Bu hususla ilgili olarak şair diyor ki:
“Âdem odur ki koya her yerde bir eser
Eseri olmayanın yerinde yeller eser.”
Bir müslüman için hayatta en büyük hedef Allah'ın rızasını kazanmak olmalıdır. Allah'ın rızasını kazanmak da ancak ihlâs ve samimiyetle mümkün olur. İhlâs ise gerek ibadet ve gerek günlük hayatta sadece Allah'ın rızasını gözeterek hareket etmek demektir. Pazarlıksız ve şartsız her şeyiyle Rabbe teslim olup ihlâsla O'nun buyruklarına sarılmak müminin şiarı olmalıdır.
Müslüman, yaptığı hizmetten bir karşılık beklememelidir. Sadece ve sadece Allah'ın rızasını kazanmak için mücadele etmelidir. Şunu çok iyi bilmelidir ki, Yaratan kendisine hizmet imkânı vermiştir, herkese bu nasip olmaz, diye düşünmeli, hamd ve şükrünü artırmalıdır. Kendi kendine gurur ve kibre kapılmamalı, şımarmamalı; yaptığı işin büyük olmadığını, kendisine Rabbi tarafından emanet edilen şeylerin kendi aracılığıyla O'nun adına tasarruf edildiğini düşünmelidir.
Hizmet insanı alçak gönüllü, mütevazı, sabretmesini bilen ve merhametli olandır. Affedici olan ve büyük küçük her işte aynı ihlâs ve samimiyeti gösterendir. Hizmette gayenin Hakk’ın rızasını kazanmak olduğunu hiç hatırından çıkarmayan kişidir. Hizmet herkese, her şeye yapılmalıdır. Sadece insanla sınırlı değildir. İslam'a hizmet, onu yüceltmek için çalışmak, bir hayat nizamı haline getirme gayretinde olmak; Kur'an'a hizmet, onu yaşamak ve başkalarına yaşamaları için öğretmektir.
İnsanın mükemmelleşmesi, olgunlaşması ve azgın nefsinin arzularını kırması, tevazu sahibi ve hizmet insan olmasına bağlıdır. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem:
“Bir kavmin efendisi, onlara hizmetkâr olanlardır.” buyurmuşlardır.
Her alanda hizmet eden insanlar toplum tarafından baş tâcı edilmişler, sevilip sayılmışlardır. Hizmetin azı çoğu olmaz. Yeter ki ihlâslı, samimi bir hizmet ehli olalım…
Hizmet, bir taraftan başkalarına faydalı olmaya vesile olurken, diğer taraftan da gayret ve ihlâsları nisbetinde hizmet edenlerin feyiz alıp yükselmelerini sağlar. Böylece belki de kendilerine isabet eden fayda, hizmetlerinde bulundukları kişilerden daha ziyadedir.
Hizmet insanı ilk evvel kendisi hizmetin ehemmiyetini anlayacak, kavrayacak ki başkalarına daha fazla yararlı olsun. Her şeyden önce hizmetin kendisi için Rabbi tarafından büyük bir ganimet ve lütuf olduğunu düşünmeli ve bunu kendisine şiar edinmelidir.
Kaliteli insan, vakıfların anlam ve kavramını iyi analiz edip, amacı insanlığa ve tüm yaratılmışlara hizmet ve şefkat olan bu müesseselere gereken duyarlılığı göstermelidir. Öldükten sonra amel defterinin kapanmamasını isteyen her insan, mutlaka anılmaya değecek bir eser bırakmalıdır. Bu hayırlı bir evlat, insanlığın faydasına sunulan yol, köprü, cami, çeşme, han, hamam, okul v.s. olabileceği gibi, en önemlisi topluma yol gösterecek ilmi çalışmalar ve geleceğe yön verecek nesiller de olur.

 
YOLUN YOLUMUZDUR
 
Damarlar kuruyup kalbimiz durmadıkça
Yolun yolumuzdur, müsterih ol Efendim!
Son nefesi verip huzura varmadıkça
Yolun yolumuzdur, müsterih ol Efendim!
 
Mefkûren mefkûremiz, çizgin çizgimizdir
Rasulün yolunda, dinmeyen sevgimizdir
Sen yoksan sultanım feraset sevgimizdir
Yolun yolumuzdur, müsterih ol Efendim!
 
Kitap ve sünnetten ilhamlar alacağız
Hizmet deryasına gönülden dalacağız
Bıraktığın gün gibi dimdik duracağız
Yolun yolumuzdur, müsterih ol Efendim!
 
Yemin ettik topyekûn rızaya koşmaya
Engelleri aşıp hedefe ulaşmaya
Kararlıyız sizle, ukbada buluşmaya
Yolun yolumuzdur, müsterih ol Efendim!
 
Diyordun: “insanlık hizmet nedir bilecek
Şu sizin kuşak sizden sonrakiler gelecek
Hele öbür taraf… Sizleri seyredecek"
Yolun yolumuzdur, müsterih ol Efendim!
 
Bin başımız olsa da, İslam’a fedadır
Öyle bir sevda ki, kubbede hoş sedadır
Hakk’a sarılmaya yüzlerce can fedadır
Yolun yolumuzdur, müsterih ol Efendim!
 
Dünya var oldukça muhabbetin olacak
Fakir candan diyor: “ruhun huzur bulacak"
Biiznillah senden, herkes bir şey umacak
Yolun yolumuzdur, müsterih ol Efendim!
 
FATİH YILMAZ