Türkiye'de Anayasa Geleneğinin Özellikleri-5

Yazar: 
Yusuf Can
Köşe: 
Araştırma

F. 1982 Anayasası İç Hizmet Kanunu'nun "Cumhuriyeti koruma ve kollama" görevini yerine getirdiğini belirterek idareyi ele alan Türk Silahlı Kuvvetleri, 1961 Anayasası'nın yerine yeni bir anayasa yapılmasını temin etti. Yeni Anayasa 7 Kasım 1982'de halkoyuna sunularak kabul edildi.
12 Eylül Cuntası, siyasal alanın sınırlarını son derece daraltan ve sınırlı sayıda olması öngörülen siyasî aktörleri denetim altına tutmak üzerine bir siyasî sistem kurgulamıştı.3 Bunu temin için siyasal sistemin askerî vesayet altında çalışmasını sağlayacak mekanizmalar oluşturulmuştu.4
1982 Anayasası’nın temel özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:5

1. 1982 Anayasası da 1961 Anayasası gibi tepki anayasasıdır. Darbenin yapılmasına gerekçe gösterilen düzenleme ve uygulamalara karşı tepki niteliği ağır basan hukuk metinleridir. Bu nedenle 1961 Anayasası’nın, meclisi ve yürütmeyi güçsüzleştiren bölünmüş egemenlik anlayışına ve onun sonucu olan güçsüz yürütmeye tepki olarak yürütme organını yasama ve yargı karşısında güçlendirmiştir. Özellikle yürütmenin Cumhurbaşkanı kanadını, klasik parlamenter sistemin özüne aykırı olması pahasına, çok güçlü bir pozisyona getirmiştir.6
2. 1982 Anayasası da istikrarlı bir siyasal rejim gerçekleştirmek için aşırı düzenleyici, uzun ve ayrıntılı bir anayasa olarak ortaya çıkmıştır. Demokrasilerin çoğunda kanunlara veya meclis iç tüzüklerine bırakılan konular anayasa metnine dâhil edilmiştir. Değiştirilemeyecek hükümlerin çoğaltılması ile birlikte bu özellik, anayasayı daha katı, dar ve değişen ihtiyaçlar karşısında daha çabuk eskiyen bir metin haline getirmiştir.
3. 1982 Anayasası 1961 Anayasası’ndan daha az özgürlükçüdür. Önceki döneme tepki olarak, otorite-hürriyet dengesinde otorite lehine düzenlemeleri esas almıştır. 1961 Anayasası’nın devlet otoritesini kişi özgürlükleri lehine olarak zayıflatmasını siyasî buhranın en önemli kaynağı olarak görmüş, hak ve hürriyetlerin kötüye kullanıldığı varsayımından hareket etmiştir.
4. 1982 Anayasası, daha az katılımcı bir demokrasi modelini benimsemiştir. Bir önceki anayasa toplumsal grupların politikaya ilgilerini özendirirken, 1982 Anayasası depolitizasyonu ve siyasetten uzaklaşmayı amaçlamıştır.
12 Eylül sonrası Turgut Özal’ın Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye siyasetinde yeni bir açılım gerçekleşti. Türkiye dışa açılırken ufkunu gittikçe genişleten bir ülke olma yoluna girdi. Liberal politikaların etkisiyle düşünce ve vicdan özgürlüğünü kısıtlayan bazı anayasal ve yasal düzenlemeler kaldırılırken, resmî ideolojinin ve statükonun sınırlarını zorlayan kimi tartışmalar ve talepler söz konusu olmaya başladı. Özellikle Özal’ın Cumhurbaşkanı olduğu 1991-1993 döneminde, sistem üstündeki askerî vesayetten tutun da etnik sorunlara, hatta Kemalizme kadar, tartışmaya açılmayan hemen hemen hiçbir konu kalmadı. Devlet-millet kaynaşması konusunda önemli adımlar atıldı. Bu süreçte de devlet seçkinlerinin en önemli muhalefet konusu yine “irtica” ve “laik rejimin tehdit altında olması” söylemi idi.
Bu hava Özal’ın ölümünden sonra bir-iki yıl daha devam etti. Fakat sonrasında durum tersine dönmeye ve özgür tartışma alanı daralmaya başladı; asker-sivil bürokrasinin sistem üzerindeki etkisi yine ağırlaşma eğilimi gösterdi.
Nitekim 1995 yılı genel seçimlerinde Refah Partisi’nin birinci parti olarak çıkması ve koalisyonun büyük ortağı olarak hükümette yer alması, özellikle de Erbakan’ın Başbakan olması “Devletçi-Kemalist” taife için bardağı taşıran son damla oldu. Gelinen nokta 12 Eylül Anayasası’nın öngördüğü ufku çok aşmıştı. Sistem artık kontrolden çıkmak üzereydi. Rejimin değiştirilmesine, “irtica”ya teslim olmasına ramak kalmıştı. Vatandaş bu vahim durumun farkında olmasa da durumun idrakinde olan “rejim”in gerçek sorumluları vardı. Onlar gerçekten de gayet “sorumlu(!)” davrandılar: Önce Başbakanlık Kriz Yönetmeliği geldi, sonra 28 Şubat Muhtırası, Başbakan’ı fırçalayan malum ve meçhul generaller ve nihayet hükümetin düşürülüp Refah Partisi’nin saf dışı bırakılıp, kapatılması… Ortada Anayasa olmasına rağmen, Postmodern 28 Şubat Darbesi’nin akabinde Türkiye, demokrasi görüntüsü altında yarı-askerî, “uzaktan (!) kumandalı” bir hükümet tarafından yönetilmeye başladı.7
28 Şubat sürecini başlatan “sorumlu” irade, bir “toplum mühendisliği” harikası olarak 1999 seçimlerini gayet güzel kotarmış olmasına rağmen, 2002 seçimlerinde yeniden bir geriye gidiş söz konusu oldu. Türk halkının siyasal sisteme müdahaleleri cezalandırma “hastalığı(!)” tekrar nüksetti ve Millî Görüş çizgisinden gelenlerin kurduğu AK Parti iktidara taşındı. 27 Nisan e-Muhtırası ile başlatılan süreç, “sorumlu” iradenin, tıpkı öncekinde olduğu gibi, sivil güçlerin de (yargı, YÖK, medya, kimi partiler ve sivil toplum kuruluşları) desteği ile psikolojik harp tekniklerini kullanarak, manipülasyon, ajitasyon ve komplolarla hedefine ulaşmaya çalıştığı yeni bir “toplum mühendisliği” operasyonu olarak ortaya çıktı. Fakat bu operasyon da 2007 seçimleri ile derin millet tarafından boşa çıkarıldı ve seçkinci oligarşinin iktidar yolu bir süreliğine daha kesilmiş oldu.

3. SONUÇ
Buraya kadar verilen bilgiler göstermektedir ki, başlangıcından günümüze Türkiye’de anayasacılık geleneğinde birbirini tamamlayan iki temel özellik dikkat çekmektedir. Birincisi, Türkiye’de ilk anayasadan bu yana, anayasa yapma tekelini elinde tutan zihniyet değişmemiştir.8 İkincisi ise, anayasalar, anayasayı hazırlayanlarca, anayasaya dayanarak milleti/toplumu değiştirme ve dönüştürme düşüncesi üzerine oturmuştur.9 Bu iki özellik Türk siyasal sisteminin “demokratik cumhuriyet” olmasının da önündeki en önemli engelleri oluşturmaktadır.
Denilebilir ki, Türkiye toplumu bugüne kadar kendi girişimi ve iradesi ile bir anayasa yapamamıştır. Buna göre bizde anayasalar toplumun devlet için tanzim ettiği bir yetki beratı olmak yerine, devletin topluma çizdiği hadleri gösteren bir vesayet belgesi mahiyetinde olagelmiştir. Bu nedenle anayasalarımız, bir tür toplumsal sözleşme belgesi olmaktan ziyade, olağanüstü dönemlerin ve darbelerin akabinde “güç kimdeyse onun yaptığı doğrudur” mantığının eseri olarak ortaya çıkan metinlerdir.10
İster bürokratik despotizm, ister yarı-demokrasi, ister yarı-askerî rejim, isterse vesayetçi demokrasi diyelim, karşı karşıya bulunduğumuz sistemin anayasal bir rejim olarak da demokrasi olarak da nitelenemeyeceği şüphesizdir. Bu nedenle Türkiye’nin aynı anda hem bir anayasal devlet hem de bir demokratik devlet olmaya acilen ihtiyacı vardır.11
Bugün gündemde olan yeni bir sivil anayasa hazırlama çalışmalarını ve bu konu etrafında yürütülen tartışmaları, bu tarihsel arka planı çerçevesinde ele almak ve anlamaya çalışmanın faydalı olacağı inancındayız.

Kaynakça:
1) Yönetimi ele alan Mili Güvenlik Konseyi’nin atadığı Kurucu Meclis’in içinden oluşturulan Anayasa Komisyonu yeni Anayasayı hazırladı. Danışma Meclisi’nce kabul edilen tasarı MGK tarafından önemli ölçüde değiştirilerek halkoyuna sunuldu.
2) Anayasa, %91.37 oranında “evet” oyu alarak kabul edildi. “Anayasa’ya kefil olduğunu” açıklayan ve Anayasanın kabul edilmesi durumunda Cumhurbaşkanı seçilmiş sayılacak olan Devlet Başkanı Kenan Evren’in yapacağı anayasayı tanıtma konuşmalarının yazılı veya sözlü şekilde eleştirilmesi, 71 sayılı MGK kararı ile yasaklanmıştı.
3) “12 Eylülcüler, iki partili bir sistem için çaba harcamışlardır. Bu yüzden, yeni dönemde bir merkez sağ, bir de merkez sol parti olacak, iktidar bu partiler arasında el değiştirecektir. Onların dışındaki partiler parlamentoda ya hiç temsil edilmeyecek ya da çok zayıf olarak temsil edilecektir.”(D. Mehmet Doğan, Darbeler Müdahaleler ve Siyasî Sistem, İz Yay., İst-1997, s. 128); Bu anlayış içinde 1983 Kasımında yapılan seçimlere Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), Halkçı Parti (HP) ve Anavatan Partisi (ANAP)nin katılmasına izin verilmişti. Askerî yöneticilerin açıkça destek verdikleri favori sağ partisi, başkanı Emekli Orgeneral Turgut Sunalp olan MDP idi. Ana muhalefet için başkanlığını Necdet Calp’in yaptığı HP öngörülüyordu. Fakat halk “daha sivil” bir sağ parti görünümünde olan Turgut Özal’ın ANAP’ını tercih ederek seçimleri kazanmasını sağlamıştır.
4) “1983 Mayıs ayında siyasî partilerin kurulmasına izin verildi, ama siyasal süreci kontrol altında tutmak ve istenmedik aktörleri devre dışı bırakmak için işletilen başta “veto” mekanizması sayesinde, 1983 Kasım seçimlerinden sonra siyasal sistem askerî vesayet altında işlemeye başladı. Gerçi bu vesayetin bazı yasal ve kurumsal temelleri bazı siyasî yasakların kaldırılmasından ve Kenan Evren’le arkadaşlarının görev süresinin 1989’da bitmesinden sonra kalktıysa da, anayasanın temel çatısı ve ideolojik devlet öngörüsü varlığını korudu” (Erdoğan, “Türkiye’de…”, s. 51)
5) Karatepe, a.g.e.,s. 254-260; Soysal, 100 Soruda.., s. 165-170; Gözübüyük. Anayasa.., s. 141,155,167,208; Dal, Türk.., s. 127, 130, 264
6) Bunda anayasanın halkoylaması ile kabulünden sonra Cunta lideri Kenan Evren’in doğrudan Cumhurbaşkanı seçilmiş sayılıyor olmasının da etkisi vardır. Darbeciler bu şekilde, güçlü Cumhurbaşkanı modeli ile bir 7 yıl daha sistem üzerindeki kontrol ve denetimlerini sürdürmeyi hedeflemişlerdir.
7) Erdoğan, “Türkiye’de…”, s. 51
8) “Tanzimat sonrası Osmanlı bürokratik yönetim geleneğinin devamı olan bu zihniyet, kendisini siyasî rejimin gerçek sahibi ve koruyucusu, anayasayı da bu misyonu sürdürmenin aracı olarak gördü. Kendi gücüne ve misyonuna inandığı ölçüde halkın gücüne ve misyonuna karşı güvensizlik duydu. Halka, vesayet altında tutulması gereken bir yığın gibi baktı. Vesayetten kurtulma girişimlerini, gerekirse ihtilal yaparak bastırdı. Türk anayasalarını hazırlayanlar, hukuk devleti anlayışına bağlılıklarını, gönüllerinde halk egemenliğine dayanan bir siyasî rejim ve kalkınmış bir Türkiye özleminin yattığını açıkça belirtirler. Fakat her seferinde, bu özlemi gerçekleştirmenin en büyük engelinin halkın bizzat kendisinin olduğu düşüncesinden hareket edilir.” (Karatepe, Darbeler…, s. 299-300, 305)
9) “Osmanlı modernistleri, anayasaya dayanarak ülkenin siyasî, idari ve sosyal yapısında köklü değişiklikler yapacaklardı. Cumhuriyet döneminde reformcular, ekonomik, sosyal ve kültürel yönden köklü değişmeyi öngören daha geniş kapsamlı bir modernleşme programını yürürlüğe koydular. Bu programın kısa sürede ve etkili biçimde uygulanabilmesi için, anayasa ve yasaları baskı aracı olarak kullandılar. Cumhuriyetin ilk anayasasında görülen halka karşı güvensizlik ve toplumun devlet eliyle yukarıdan değiştirilmesi anlayışı, sonraki anayasalarda daha da kökleşti.” (A.e., s. 300)
10) “Türkiye’nin Anayasa Sorunu”, Demokratikleşme ve Yeni Anayasa Özel Sayısı II, Yeni Türkiye Dergisi Sayı 30 Kasım-Aralık 1999 s. 355; Karatepe, Darbeler…,s. 242
11) Erdoğan, “Türkiye’nin…”, s. 354