Lakaplara Ne Olacak?
İnsanın olduğu her yer hareketle maluldür. Her hareket tüketimdir aynı zamanda. Biten, tükenen her şey, yerini başka bir şeye bırakmak zorundadır. Bunun diğer bir adı değişimdir. İnsanın donuk bir varlık olmadığı gerçeği, onun daima yenilendiğinin ayrı bir söylenişidir.
Kazanımlar da kayıplar da yenilenmenin sonuçlarıdır. Günlük kişisel hayatımızda fizikî kayıplarımız ya da ahlakî kayıplarımızı belki fark ederiz ama toplum olarak kaybettiklerimiz belki hiç haberimiz olmadan bizleri terk edip giderler. Zaman zaman başımızı sağa sola çevirip yaşadığımız hayatın mekânlarını gördüğümüzde ve zamanlarını hatırladığımızda ruhumuzu kaplayan duygular, bize bırakıp gidenleri hatırlattığı için yerini hüzne terk eder. İşte o zaman bir ah çekeriz… Yeniden aynı fiilleri yaşamak isteriz.
Kişisel kayıplar aslında feryadu figan edecek kadar bizi tahrik etmez. Ama toplum olarak kaybettiklerimiz öyle değ
ildir. Toplumun kaybettikleri aynı zamanda birer birer fertlerin kaybettikleri olduğu için hepimizi ilgilendirir. Aynı duyarlılığa sahipse, hemen hemen herkes kayıplarına üzülür.
Son yıllarda çok önemli değişimler yaşadığımız gerçeği önümüzde bir kale gibi durmaktadır. Bizimle beraberliğini sürdüren, sırtımıza libas olmuş, bize renk olmuş nice değerleri bir bir sırtımızdan atmaya devam ediyoruz. Bir de değer olup olmadıkları fark edilemeyen ama değişim rüzgârı ile bizi bırakan güzel alışkanlıklar, uygulamalar, nitelemeler vardır ki, belki kaybedildiğini bile bilemeden yaşayıp gidiyoruz. Yok olan bu tür hayat aksesuarları zaman zaman bir düş gibi ansızın zihnimize hücum eder, ama pek önemsemediğimizden zihnimizde o konuyu sabit tutamayız. İşte onlardan biri de modern-seküler hayatın hâkimiyeti ile yerini yalınlığa ve kuruluğa terk eden lakaplardır.
Lakaplar bazı toplumlarda soy ismin yerini tutar. Neredeyse lakapsız isim yok gibidir. Her fert için bu uygulama vardır. Bu şekilde her bir şahsın lakabı aynı zamanda onun soy ismi olmaktadır. Bir yerde, soy isim kişiye özel kılınmaktadır. Bu uygulama Arap toplumlarında halen değişmeden uygulama imkânı bulmaktadır. Kimi Batı toplumlarında ise hiç lakap kullanılmaz, bunun yerine kullanılan soy ismi, kişinin isminden de önemlidir. Bu toplumlarda kişi soy ismi ile tanınır ve kendisi onunla çağrılır.
Bizim gibi sözüm ona reformu, yeniliği, değişimi seven toplumlarda ise uygulamalarda soy isim olmasına rağmen halk arasında lakaplarla tanınma ve bilinme katsayısı hâlâ yüksektir. Ancak son yıllarda şehir hayatı bu hükmü ortadan kaldırmaktadır.
Lakap, aslında iyi çağrışımı olan bir kelime değildir. Tabii ki, hakaret etmek, kötülemek, insanlardaki eksikliği betimlemek için kullanılan lakaplar hoş karşılanmaz. Hatta insanlar için bu tür yakıştırmaların Kur’an tarafından yasaklandığı hepimizin malumudur. Diğer taraftan, toplumsal hayatta insanı yücelten, kişilerin daha iyi ve çabukça tanınmasını sağlayan kanıksanmış lakaplar herkes tarafından kabul görür ve kullanım alanı bulur. Nüfusu az bir ilçede, küçük bir kasabada, bir köyde, soy isimlerden önce lakaplar kullanılır ve neredeyse soy isimlerin tahtını sallar bir konum elde ederler.
Bir kere, bizim Kadim Kültürümüzde, bir insana yalın bir şekilde sadece ismiyle hitap etmek hoş karşılanmamıştır. Bunun için “efendi, bey, hanımefendi, ağabey, dayı, amca, azizim, muhterem” gibi tabirler herkes için kullanılan hafif lakaplar olarak yıllardır istimal edilmektedir. Bakmayın siz genç spikerin kendinden yirmi- otuz yaş büyük sunucuya adını soyadını söyleyerek hitap etmesine! (Bu, köksüzlüğe bir öykünmedir)
Üzerinde yaşadığımız, yurt edindiğimiz mekânlarda, manevî üstünlükler arz eden kişilere ve onların sülalelerine, bu üstünlükleri ile saygıya ve hürmete layık olduklarını izhar eden lakaplar uygun bulunmuştur. “Evliyagiller”, “Âlimin oğlu”, “Seyyidlerin falan”, gibi örnekler ilk akla gelenleridir.
Yüzyıllardan beri, herhangi bir yerleşim yerinde Sakal-ı şerif varsa, onu muhafaza eden ve zamanı geldiğinde ziyarete açan sülaleye “Hatıplar” sülalesi denir. O sülaleye mensup olanlar bu şekilde bilinir ve kendilerine “Hatıbın oğlu”, “Hatıbın torunu”, “Hatıbın kızı” gibi lakaplar uygun görülür.
Köyün zenginleri ve eli açık olanları “Ağa” olarak nitelenirler. Ağaların torunlarının torunları bile bu şekilde anılır ve tanınırlar. Her köyde gerçek manada ağa olmasa da, ağa olarak anılan birçok “ağa” lakaplı kişi bulmak mümkündür. Kendine “ağa” diye hitap edilen kişiler bu tabirin içini doldurmaya çalışır, belki de böylece bir takım ahlakî meziyetler nesiller boyu devam eder gider.
Bazen insanın fizikî bir özelliği ya da bir eksikliği, ona ve sülalesine lakap olarak yansır, “Gızıletligil”, “Kırhasanlar” “Sarı Mehmetler”, “Kıl İsmail”, “Kör Nejmi”, “Topal Yaşar”, “Kambur Recep”, “Kalas (uzun anlamında) Hidayet”, “Sıska Durmuş”, “Çolak Ahmet”, “Jet Kâmil”, “Cözürük Fadime”, “Tasasız Salim”, “Gamsız Pakize” vb.
Milletimizin çok hata edenleri de hatalarına uygun lakaplara duçar olmaktan kurtulamamışlardır. Her ne kadar bu lakapları alanlar için “Adın çıkmış dokuza; inmez sekize” deseler de bu lakaplar nesilden nesile devam eder ve lakabı hak edenlerin yakasından bir türlü düşmez. Belki ilk zaman çok can sıkıcı olur bu ayıpları hatırlatan lakaplar. Ama daha sonra hata sahipleri bile böyle anılmaktan şikâyetçi olmazlar, çünkü hata sürekli değildir. “Kulağı kesik Harun (Anadolu’da hovardalık yapanlara bu lakap uygun görülür)”, “Tefeci Mahmut”, “Üçkâğıtçı Şakir”, “Eliuzun Mustafa” gibi.
Bir de meslekleri hatırlatan lakaplar vardır ki, ahali bu lakaplarla kimin ne iş yaptığını bilir, kime ne iş götüreceğine düşünmeden karar verir. “Köşker Mehmet”, “Dülger Osman” “Lastikçi Nuri”, “Kasap Hayri”, “Semerci Sait”, “Mobilyacı Cumali”, “Demirci Nevzat”, “Hızarcı Ali Rıza”, “Pideci Ahmet Ağa” “Manifaturacı Hulusi” gibi lakaplar bunlardan bazılarıdır. Bu lakaplarla sınıflanma ve tanınma, kişilerin toplum içinde başka gayr-i meşru işlere yönelmelerini de bir nebze önlemektedir.
Sosyal statü ve rolleri ifade eden lakaplar da toplum için önemli bir tespit ve belirleme biçimi olmaktadır. Bazen son nesle ulaşmış lakaplarla, ilk nesillerin sosyal durumlarını öğrenmek mümkün olabilmektedir. Meselâ: “Bekçioğullarının Latif”, “Tulumbacıgilin kızı Saniye”, “Reisin Muzaffer”, “Kaymakamın Memiş” , “Doktorun Derviş”, “Ebenin Şaziye”, “Topal Çobanın Ali”, “Hocanın Zahide”, “Memurun Muhsin”, bu konuda güzel örneklerin sadece birkaç tanesidir.
Bizim toplumumuz, kendi aralarına sonradan gelenleri tamamen asimile etmemiş, buna karşılık, onları nereden geldiklerini ve nereye ait olduklarını belli edecek şekilde anar olmuştur. Böylece o insanların geçmişini unutmaları engellenmiş olmaktadır. Sonradan gelenler de bundan hiçbir şekilde gocunmamışlardır: “Muhacirin Hasan”, “Kürt Ahmet”, “Arap Cemil”, “Laz Hamdi”, “Dadaş Mehmet” , “Türkmenin İzzet”, “Tatar Ramazan” gibi lakaplar bir ayrışmayı değil; bunlarla vasıflanan insanların kendi öz kimlikleri ile toplumda yer bulduklarını ve beraber yaşadıkları komşuları ile kederde ve kıvançta ortak olabildiklerini gösteren en önemli göstergelerdir.
“Dorunun Osman ağa”, “Eşşekçi’nin Yusuf”, “Perişan Salih”, “Tötür İsa”, “Ördeğin Yaşar”, “Dambastı’nın Beyhan”, “Güpgüp Tahir”, “Nalikli’nin Erol”, “Kavudun Suphi”, “Taşkesti’nin Sami”, “Çipil Durmuş” gibi, kültür haritamızın her bölgesinde gizlenmiş nice ilginç lakaplar aslında bizler için çok şey ifade ediyor.
Lakaplar nereye gidiyor? Cevabı şu gerçekte yatıyor olmasın! Ben Balakçının Hamdi’nin torunu Nuri ERCAN, benim oğlum Nuri ERCAN’ın oğlu. Benim neslim artık bu kadar fakir ve sade lafızlarla anılacak.
