Allah Ve Rasulü Yalan Söylemez
Gayb'dan Haber Vermek Gelecek insanlar için gaybtır ve bilinemez. Ancak Allah Teâlâ, bazı kullarına gayba dair bazı bilgileri verdiğini Kur'an'da bildirmiştir. Elçilerin gösterdiği mucizelerinden birisi olan gayb bilgilerine, Rabbimizin haber verdiği kadarıyla vâkıf olmuştur. Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem, hem geçmişte meydana gelen ve kimsenin bilmediği olayları hem de gelecekte gerçekleşecek olan birçok olayı Allah'ın haber vermesiyle bilmiş ve sahabelerine bildirmiştir.
Allah Teâlâ her şeyi bilir ve kendi katında saklı tuttuğu bilgi ve gayb haberlerinden dilediği kadarını dilediği bazı kullarına bildirir. Bu çerçevede Allah Teâlâ Kur’an’da:
“O, bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz; Ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar” (Cin suresi, 26–27). İlâhî emri ile elçilerinden seçtiklerine kendi katında saklı bulunan gayb bilgilerinden haber verdiğini belirtmektedir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de Allah’ın kendisine gaybe dair pek çok haber verdiği, Rabbimiz katında çok seçkin bir elçidir.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hem geçmişte meydana gelen ve kimsenin bilmediği olayları, hem de gelecekte gerçekleşecek olan birçok olayı Allah’ın bildirmesiyle öğrenmiştir. Bir ayet-i kerimede Allah bu gerçeği şu şekilde haber verir:
“İşte bu (Yusuf kıssası) gayb haberlerindendir. Onu sana vahye diyoruz. Onlar hile yaparak işlerine karar verdikleri zaman sen onların yanında değildin (ki bunları bilesin)” (Yusuf 102).
Allah Rasulü hem Kur’an ayetleriyle hem de özel olarak kendisine gelen vahiy ile geçmişle, yaşadığı zamanla ve gelecekle ilgili bilgileri Rabbinden almış ve Allah’ın dilemesiyle birçok konuda kimsenin bilemeyeceği gayb bilgisine sahip olmuştur. Bu mucize vesilesiyle başlangıçtan beri müslümanları zorlukta ve çok bunaldıkları anlarda gelecek aydınlık günlerin onların olacağını müjdeleyerek; onların şevklerini, gayretlerini, sebat ve azimlerini artırmıştır. Peygamber Efendimiz, önceden tebşir ettiği bu olaylarla müslümanları teselli etmiş ve dik durarak tam bir mukâvemet göstermeleri konusunda iyi bir eğitim vermiştir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin en zor zamanlarda ashabına haber verdiği ve peş peşe gerçekleşecek olan fetih müjdesi şu şekilde gerçekleşmiştir:
Gelecek Aydınlık Günlerin
Tebşir ve Tekdiri
Mekke'de işkence ve eziyetlerin zirveye çıktığı, baskıdan bunalan müslümanların “Ey Allah'ın Rasulü, bize Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? Bu konuda bizim için Allah'a dua etmeyecek misiniz?” diye inledikleri bir sırada Peygamber Efendimiz, şöyle ümit vererek onların hâkim olacağı aydınlık geleceğe hazırlıyordu:
“Siz çok acele ediyorsunuz. Andolsun ki Allah bu dini tamamlayacaktır ve öyle bir zaman gelecek ki San’a’dan tek başına yola çıkan birinin yırtıcı hayvan korkusu dışında hiçbir korku hissetmeden tâ Hadramevt’e kadar yolculuk yapacağı o aydınlık günler gelecektir.” 1
İşkence ve eziyetlerin inananlar üzerine yağdığı, boykotlarla müslümanların kıskaca alındığı, nerdeyse ümitlerin tükendiği bir sırada böyle diyordu Peygamber Efendimiz.
Yine Medine döneminde şehrin savunulması için etrafa hendek kazılmasına karar verilmişti. Bu istişare kararı uygulanmak üzere hendek kazımı yapılırken Allah Rasulü de çalışıyor ve açlıklarını bastırabilmek için müslümanlar karınlarına taş bağlıyordu. Hendek kazımına bizzat katılan Peygamberimiz de onların dertleriyle dertleniyor, hatta o açlıktan, karnına iki taşı birden bağlamıştı. Ama böyle zorluklarla dolu bir zamanda bile ümidini yitirmiyordu. Câbir radıyallahu anhın rivayetine göre hendek kazılırken Sahabe-i Kiram pek sert bir kayaya rastladılar. Bu kayayı kırmak için herkes bütün gücünü sarf etmiş, fakat hiç kimse onu kıramamıştı. Durum Allah Rasulü’ne bildirildi.
“Ya Rasûlallah, kazı esnasında karşımıza bir kaya çıktı. Onu bir türlü parçalayamadık. Bu hususta emriniz nedir?”
Mevlânâ Muhammed Ali der ki:
“Ashabını aciz bırakan taşı parçaladıktan sonra;
Peygamber Efendimiz, taşa ilk vuruşta Kayser(Bizans)in sarayını, ikincisinde Kisra (İran)’nın sarayını, üçüncüsünde de San'a (Yemen)’nın saraylarını gördüğünü ve bu memleketlerin müslümanların eline geçeceğini müjdeledi.” 2
Merhum Asım Köksal ise şu şekilde ifade ediyor:
“Taşlardan çıkan bu aydınlıklar içerisinde Hîre şehrinin köşklerini, Kisrâ'nın şehri Medâin'i, Rum ülkesinin kızıl köşklerini, San'a beldesinin saraylarını gördüm. Cebrail, oralara ümmetimin hâkim olacağını bana haber verdi.” 3
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, hendek başındaki müslümanlara bu müjdeyi verirken, münafıklardan da orada hazır olanlar vardı. Onlar, Peygamber’in bu müjdesini dillerine doladı ve şöyle dediler: “Biz bugün korkudan tuvalete gidemezken, Muhammed bize Kisrâ ve Kayser'in hazinelerini vaat ediyor!”4
Bu sözleri söyleyen münafıklar, iman şerefi ile müşerref olmamış ve İslâm’ı tam manası ile anlayamamış kimselerdi. Onlar zahiri şartlara bakıyor; geleceği de ona göre değerlendiriyorlardı. Bu sebepten dolayı da yanılıyorlardı. Geleceği yalnız Allah bilir ve Allah’ın gayb haberini bildirdiği elçisi bilir. Müslümanlar da ferasetleriyle bazı şeyleri kestirebilirler. Olaylara münafık gözlüğünden bakanlar ise her zaman umutsuzdurlar.
Onun bu müjdelerindeki espriyi anlayamayan münafıkların tutumunu Ahzab sûresinin 12. ayetinde Allah Teâlâ şöyle ifade ediyor:
''Ve o zaman, münafıklar ile kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) bulunanlar: Meğer Allah ve Rasulü bize sadece kuru vaatlerde bulunmuşlar! diyorlardı.''
Peygamber Efendimiz Bizans, İran ve Yemen'in fethedileceğini müjdeleyince, Muatib İbn-i Kuşeyr, ''Muhammed bize İran'ın ve Bizans'ın saraylarını vaat ediyor, onları alacağımızı söylüyor. Hâlbuki biz kendi şehrimizi bile savunacak durumda değiliz. Korkudan hendek kazıyoruz'' demişti.5
İşte bu söz üzerine yukarıdaki ayet nazil olmuştur.
Rasulullah Efendimizin, haber verdiği fetihler Hz. Ömer ile Hz. Osman zamanında bir bir gerçekleşmeye başladı. Bunları gören Ebû Hureyre radıyallahu anh, müslümanlara şöyle dedi:
"Bu fetihler sizin için bir başlangıçtır. Vallahi, Allah, fethedeceğiniz veya kıyamete kadar fetholunacak şehirlerin hepsinin anahtarlarını önceden Muhammed'e sallallahu aleyhi ve selleme vermiştir."6
Ashab-ı Kiram, zahmetten sonra rahmetin, darlıktan sonra genişliğin var olduğunu biliyorlardı. Canlarını dişlerine taktılar ve davalarına sahip oldular. Yüce Allah da onlara sahip oldu. Biz de Rabbimizin bize sahip olmasını istiyorsak, Peygamber Efendimizin ve Ashab-ı Kiramın yolunu takip etmeliyiz.
Peygamber Efendimiz, Medine’de düşman baskınına uğramış, aç ve perişan olmuş, müslümanlara geleceğe dair müjdeler ve umutlar veriyor, onlara cesaret aşılıyordu. Başka bir deyişle yüzlerce yıl önce bu ve benzeri ümit dolu mesajlarıyla ümmetini geleceğe hazırlıyor, onları büyük düşünmeye ve büyük hedefler uğruna çokça çalışmaya yönlendiriyordu. İşte onun tâ o zamanlar söylemiş olduğu müjdelerden biri de İstanbul'un fethi ile ilgili şu sözlerdi:
“Kostantiniyye (İstanbul) mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden asker ne güzel askerdir!”7
Tüm bu olaylarda Peygamberimizin ne kadar büyük düşündüğünü ve ashabını ne kadar büyük hedeflere yönlendirdiğini görmekteyiz. Müslüman, her zaman büyük düşünen, büyük hedefleri olan, bu hedeflere ulaşmak için çok çalışan kimsedir.
Onun bu müjdeleri doğrultusunda, ilk dönemlerden itibaren fetih ruhunu kavramış pek çok müslüman, İstanbul'un fethi için seferlere çıkmış, bu uğurda mal ve canlarından geçmiş ve nihayet Peygamberin gösterdiği hedefe ulaşmak Fatih Sultan Mehmet Han ve askerlerine nasip olmuştu.
Hep Ümit Var Olmak
Bugün sıranın bizlere geldiğini göz ardı etmemek gerekmez mi? Bir topluluğun sayıca az olması, elindeki imkânların kısıtlı olması, insanların değişik sebeplerle ilgi göstermemeleri, davalarının hak olamayacağı ve o topluluğun zafer kazanamayacağı anlamına gelmez. Zaferi veren Allah'tır. Yeter ki bizler Allah’a verdiğimiz sözlere sadakâtimizi devam ettirelim. Bozguncuların, fitnecilerin ve münafıkların dedikodularına aldırmayalım ve Hak bildiğimiz İslâm yolunda tek başımıza da kalsak, aşk ve şevkle yürümeye devam edelim. İnşallah hem imtihanı hem izzeti hem de Rabbimizin rızasını kazananlardan oluruz.
Şu anda, dünyanın dört bir yanında müslümanları çepeçevre kuşatan olumsuzluklar bizi umutsuzluğa sevk etmemelidir. Bugünler gelip geçicidir. Rabbimiz bizleri imtihan etmektedir, imtihanı kazananların mükâfatı elbette bol olacaktır. İmtihanın ve çalışmaların zorluğundan şikâyet edenler, dayanamayanlar, geri duranlar, hatta kaçıp gidenler kendilerine yazık etmiş olmazlar mı? Hadiseleri mümin feraseti ile doğru değerlendirenler ve Allaha dayananlar gelecekten ümit kesebilirler mi?
Bugün insanlık hidayete susadığından İslâm’a ve Kur’an’a koşarken, bizim üzerimizdeki uyuşukluktan ve tembellikten silkinip haklı olduğumuz davamız için şaha kalmamız gerekmez mi?
Geleceğe umutla baktığımızda, büyük hedeflere çok çalışarak azim ve ümitle koştuğumuz sürece güzel akıbetleri yaratacak olan Allah Teâlâ bizlere yardımını sağanak sağanak indirecektir. Kuran-ı Kerimde şöyle buyrulmaktadır:
“Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yusuf 87)
“Yardım Allah'tandır ve zafer yakındır. İnananlara müjdeler olsun.” ( Saf 13 )
“Gevşemeyin ve üzülmeyin. Eğer inanmışsanız, en üstün sizsiniz.” (Âl-i İmran 139)
Rabbimizin bu kadar açık yardımı ve desteği karşısında içinde bulunduğumuz kötü durumlar ve olumsuzluklar bizleri Allah yolunda atalete ve gevşekliğe sevk etmemelidir. Müminler en üstün insanlardır ki hep ümit var olurlar ve bu ümit içinde istikbâlin, İslam’ın olacağına inanırlar. Ne mutlu bu sırra erenlere...
Kaynakça:
1) Buhari, Menakıb 25, İkrah 1, Ebû Dâvûd, Cihad 97
2) Konrapa, Zekai, Peygamberimiz, s. 185, Erkam Yayınları, İstanbul, 1987
3) Köksal Asım, İslam Tarihi, XII, 220
4) İbn Kesîr, Tefsîr, III, 472
5) Sahih-i Buhârî, c. 10, s. 218, 1589 no'lu hadisin izahı
6) Buharî, c. 5, s. 46-47; Müslim, c. 3, s. 1611
7) Buhari, Et-Tarihûl Kebir I, 81, Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 335
















