En Büyük Nimet ''İman''

Yazar: 
Mehmet Şentürk
Köşe: 
Kapak

Bizi yoktan var eden ve hayat nimetini veren Allah Teala'nın bize verdiği nimetlerini saymaya çalışsak buna gücümüz yetmez. Çünkü içinde yaşadığımız dünya hayatını bize O verdi. Bu hayatı devam ettirmek için gerekli olan her şeyi veren de O'dur. Bir insanın, bu dünya hayatında ihtiyaç duyduğu nimetler o kadar çok ki saymakla bitiremeyiz. Rasûl-ü Ekrem Efendimizin, Allah Teâla'nın katından getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin hepsini birden, kati olarak kalbiyle tasdik edip bunu diliyle ikrar etmeye iman denir.
“Eğer Allah’ın nimetini saysanız, sayamazsınız. Doğrusu Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Nahl 18)
Bize verilen zahirî nimetlerin yanında bir de Allah Teala tarafından verilen manevî nimetler vardır. Belki de biz, dünyaya gelir gelmez elimizde hazır bulduğumuz için bunların nimet olduğunun farkında bile değiliz. İşte bu nimetlerin başında “iman nimeti” gelmektedir.

Allah Teâlâ’nın kullarına ihsan ettiği en büyük nimeti, imandır yani müslüman olmaktır. Çünkü bu nimeti Allah Teâlâ kime dilerse ona verir. İnsanların iman etmeleri, hidayete ermeleri O’nun dilemesiyledir. Eğer O, imanı birisine dilemezse bütün kâinat bir araya gelse o kişiye iman ettiremez. (Tabii ki kul bu nimeti cüzi iradesiyle istemelidir.) Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, amcası Ebu Talib’in iman etmesini çok istemiş, bir sefer de olsa Kelime-i Şahadeti söylemesini çok arzulamıştı. Bunun üzerine şu ayet nazil olmuştu:
“(Ey Muhammed), Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat Allah dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir.” (Kasas 56)
İşte bunun için sahip olduğumuz “İman” bize Allah’ın en büyük lütfu, ihsanı, in’amı ve ikramıdır. Bütün peygamberler insanları ve insanlığı bu nimete nail olsunlar diye davet etmişlerdir. Çünkü iman sahip olduğumuz hayatın tadıdır.
Eskilerin eskimez ifadesidir: “elhamdulillahi âlâ kulli hâl, sive’l-küfri ve’d-dalâl / küfür ve dalalet olmasın da, onun dışında kalan her hâle hamd olsun!”
Kişi, özgür iradesini imanı tercih sadedinde kullanmış ve bu tercihi sonucunda imana kavuşmuşsa, bu onun için şu dünyada sahip olabileceği en büyük nimettir. İman nimeti dışındaki her nimet, iman nimetinin yan ürünü mesabesindedir. Allah korusun, imansızlık da bu dünyada insanın başına gelebilecek en büyük musibet, en büyük felakettir.
Hz. Ömer radıyallahu anh der ki:
“Bana bir musibet isabet ettiğinde bunda Allah’a hamdetmek için üç sebep çıkartırım. Önce imanımı yoklarım, imanım zarar görmediyse Allah’a hamdederim. Sonra, beterin beteri var derim yine hamdederim. Son olarak da sabrettiğim takdirde günahlarıma kefaret olduğu inancıyla yine hamdederim.”
Bilinmelidir ki, imansız bir hayat amaçsız, tatsız ve boş bir hayattır. Çünkü iman bir ışık, bir nur; onsuz bir hayat karanlıktır. Çünkü iman bir ölçü, onsuz bir hayat ölçüsüzlüktür. Çünkü iman bir ilim, onsuz bir hayat cehalettir. Çünkü iman bir güzellik, onsuz bir hayat çirkinliktir. Çünkü iman bir temizlik, onsuz bir hayat çirkefliktir. Kısaca hayat ve hayatımızı şekillendiren, anlamlandıran bütün güzellikler imanımızın bize kazandırdığı değerlerdir.
İmanın yeri kalptir. İman bir kalbe girdikten sonra o kalp iman nuruyla aydınlanmaya başlar. Bu nur kalbin vücuda pompaladığı kanla beraber bütün vücuda, en ücra yerdeki hücreye kadar yayılır. İşte o andan itibaren insan hayatında ve yaşam tarzında değişim başlar. Olaylara iman nuruyla bakar, onunla tahlil eder. Kâinatta ve hayatında hiçbir kör nokta kalmaz. Her şey anlam kazanmaya başlar. İdaresinde, ticaretinde, aile hayatında, komşuluk ilişkilerinde, işyerinde, sokağında ve bulunduğu her yerde bu ölçü hâkim olmaya başlar. Bunun en güzel örneğini Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin huzurunda iman eden Sahabe-i Kiramın hayatındaki yüzde yüzlük değişimde görüyoruz. İman ettiği ana kadar yaşadığı cahilî hayat tarzını bir anda silip, imanlarının gereğini yaşamaya başlıyorlar. Yani imanları hayatlarını şekillendiriyordu.
Cenab-ı Hak, insanın dünya hayatında sahip olacağı en büyük nimetin iman olduğunu Âl-i İmran 139. ayet-i kerimede şöyle dile getiriyor.
“Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer mümin iseniz mutlaka en üstün sizsiniz.”
Gevşemeyin, Uhud’da Rabbinizin bir imtihanı gereği başınıza gelenlere bakarak gevşeyip, korkup Allah yolunda cihaddan geri durmayın.
Üzülmeyin, Allah yolunda başınıza gelenlere, verdiğiniz kurbanlara, cennete gönderdiğiniz şehitlerinize, kaçırdığınız fırsatlara, elde edemediğiniz zafere, elinize geçmeyen ganimetlere üzülmeyin. Gerçekten inanıyorsanız üstünsünüz. Müminseniz üstün olan sizlersiniz.
Bu âyet müslümanların Allah tarafından desteklendiğini anlatan ayettir. Yeryüzündeki tüm kâfirler, tüm zalimler, tüm tağutlar birleşip müslümanlara tuzaklar kur-maya, komplolar hazırlamaya ve müslümanlara göz açtırmamaya çalışsalar da yine de müslümanlar güçlüdür. Çünkü onların safında Allah vardır. Çünkü müslümanların ellerinde kâfirlerin ellerinde olmayan silahlar vardır. Allah’a karşı hangi güç, hangi silah baş edebilir ki? Müslümanların desteğinde Allah’ın melekleri vardır, meleklere karşı hangi güç durabilecektir? Müslümanların desteğinde dağlar, taşlar, semalar, rüzgârlar vardır. Rüzgârlara karşı, depremlere karşı kim karşı durabilir? Suları kim durdurabilir? Önceki toplumları helâk etmek üzere Rabbimizin gönderdiği o müthiş helâk ayetlerinin önüne kim geçebilir? Kim geçebilmiş bugüne kadar?
Bu ayet-i kerime inananlara moral veren ayetlerden bir tanesidir. "En yüce sizsiniz eğer müminseniz" tabii ki müminliğin şartları yerine getirildiği takdirde yüce olanın biz olduğumuzu, yüce olunca da "üzülmeyiniz de gevşemeyiniz de" diyor. Ancak mümin olabilmenin de gereklerinin neler olduğu yine yüce kitabımızda bizlere bildirilmektedir.
Âl-i İmran suresinin 110. ve 114. ayetlerinin belirttiği hükümleri yerine getirirsek en hayırlı ümmet oluruz. Bunu yerine getirmezsek hayırlı ümmet vasfını yitiriyoruz. Cenab-ı Hak bu ayetlerde mealen şöyle diyor:
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız.” (Âl-i İmran 110)
“Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayır işlerinde de birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar iyi insanlardandır.” (Âl-i İmran 114 )
"Efendim Allah'a çok şükür müslümanız, onun için de en hayırlı ümmet biziz" demeyeceğiz, müslüman olduğumuzu ispat etmemiz gerekiyor. Ne ile?
İmanla. Allah'a çok şükür iman ettik, insanın dünya hayatında sahip olacağı en büyük nimetin sahibiyiz.
İyiliği emrederek. Bütün insanları hayra davet edeceğiz. Rabbimin Kur'an-ı Keriminde emrettiklerini emredeceğiz. Yalnız yaşayacaksınız demiyor, "iyiliği emrederler" diyor. Önce kendimize, hiç değilse kendimize sözümüz geçmelidir. Evvela yaşanacak sonra da iyilik dışarıdaki insanlara emredilecek. Çocuklarımıza, eşimize, anne ve babamıza en yakınlarımızdan başlamak suretiyle komşularımıza ve onların yaptığı kötü şeyleri onlara yanlışlığını bildirmek suretiyle mani olmak tarafına gideceğiz. Müslüman toplumda herkes dinin ayakta durması için kendisini görevli bilmelidir.
Kötülükten alıkoyarak. El ile dil ile kötülüklerden insanları alıkoyma gayretinde olacağız. Bu üçünü yapacak olursak, Rabbimiz bizim hayırlı ümmet olduğumuzu haber veriyor.
Her nimet, nimetin sahibine karşı minneti artırır. Allah’a boyun eğmenin arka planında, O’nun nimetleriyle çepeçevre kuşatılmış olmanın bilincine ermek yatar. Hamd ve şükür, nimetin sahibine minnetin iki tezahürüdür.
Nimetin büyüklüğü bilindikçe minnetin büyüklüğü de artar. Öyle ki, sonunda kişi gereği gibi hamd ve şükürden aciz olduğunu bilir. Bu, minnetin zirvesidir. Secde, bu halin beden diliyle ifadesidir.
O halde, kavuştuğumuz nimetlere şükretmek, elimizden gitmemesi için çok korkmak lazımdır. Bu hâl, vaad-i ilâhidir. Allah Teâlâ ise, vaadinden dönmez, onu mutlaka yapar.
Şunu hiç unutmayalım ki, Allah’ın verdiği nimetin kadri bilinmediği zaman onu alır ve başkasına verir. Bakınız ne buyuruyor:
“Ey İman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” (Maide 54)
Eğer bizim hayatımızın her alanında Allah’ın bize verdiği bu nimet kendini göstermiyorsa; o zaman bu nimetin şükrünü eda edip etmediğimiz ve bu nimetin kadrini bilip bilmediğimizi sorgulamamız gerekir. Allah Teâlâ bu en büyük nimetin şükrünün nasıl yapılacağını, Kur’an-ı Kerimde, “birbirinizi seviniz” buyurarak bildirmiştir.
Allah Teâlâ’nın bir kuluna ihsân ettiği en büyük nimet olan imanın şükrü, bu nimetle şereflenmiş olanları yani müslümanları sevmektir. Bu çok önemlidir.
Müslüman, müslümanı sevmeli, hatta bu sevgi, aşk derecesinde olmalıdır. Çünkü Allah Teâlâ bu kulunu seçmiş, ona imân nimetini ihsân etmiştir. Bu sebeptendir ki, bir müslüman, bir başka müslümanı gördüğünde, karşılaştığında, onun kalbini kırmamak, üzmemek, ona karşı yanlış bir harekette bulunmamak için renginin uçması, sararması gerekir.
İmân nimeti ile şereflenen bir kimsenin, doğru imân nimeti ile şereflenmesi ise, çok daha büyük bir nimettir ve nimetlerde zirvedir. Bunun dışında başka şeylere bakmak, aşağıya bakmak; aşağı, adi olanı istemek demektir ve kendini zelil etmektir.
Allah Teâlâ:
“Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir!” (İbrahim 7) buyuruyor.
Her şey para ile satın alınabilir ama imân asla satın alınamaz. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, sevdiklerine sık sık:
“Allah bir kuluna imân vermiş ise, ne vermedi? İmân vermedi ise, ne verdi?” dermiş.
Hakîm-i Tirmizî hazretlerine;
-Îmânın gitmesine en çok sebep olan günah nedir? diye sorduklarında, şöyle dedi:
-Üç günah vardır: Birincisi, îmân nîmetine kavuştuğuna şükretmemek. İkincisi, îmânın gitmesinden korkmamak. Üçüncüsü, müminleri incitmek ve onlara eziyet etmek.
Netice olarak imân nimetinin gitmemesi için çok korkmalı, imânı muhafaza etmeye çalışmalıdır. Zira imân ve imân nimeti ile şereflenen müslüman, çok kıymetlidir ve bu nimetlerin kıymetini bilmelidir. Zira îmân, çarşıda, pazarda satılmaz, miras kalmaz. İyiliğe elverişli olmayan kişi, Peygamberi görse de müslüman olamaz. İmân nimetine kavuşanları, Allah Teâlâ seçiyor. Müslüman demek, Cenab-ı Hakk’ın seçtiği, dost edindiği insan demektir. Ona göre hareket etmeli, kıymetini bilmelidir.
Yahyâ bin Muâz-ı Râzî hazretleri der ki:
“En çok sevdiğim ve sevindiğim şey, Allah Teâlâ’nın bana ihsân ve ikrâm ettiği îmân nîmetidir. En çok korktuğum şey ise, onun benden gitmesidir.”
Rabbimizden daimi dileğimiz, bizlere, kemal-i iman ve gereği olan salih ameller nasip eylemesidir. (ÂMİN)