Varolma İşaretleri: Sevgi, Ümit, Tevekkül

Yazar: 
Muhammed B. Ayaz
Köşe: 
Kapak

İbrahim'in atılacağı ateşe; "kûnî berden ve selamen" emri verildi. "Serin ve selamet ol." Sonu ateş olsa da doğru sözü haykırdı İbrahim aleyhisselam... Putlarına dokunduğu için ateşi boylamıştı. Ancak hakikatin sözü ve eylemi, bir mucizeye; ateşten gülistana dönüşüverdi.
Serin ve selametlik, bir tutku halinde, bugün de ateş gibi daralmaların sığınağı… Her inanç ve düzen, selametlik iddiası ile farklı tezler ortaya koyuyor. Bu çağdaş düzenler dinleri klasik bularak insanı çıkılmaz noktalara itmekteler. Batı medeniyeti merhametten uzak kalarak güç üzerine ikbal kurdu.

Bu sahte parıltı, inançlıların gözünü büyüledikçe üstünlük elden gitmekte… Bu tarzı hayattan etkilenen müslümanlar, kendi inanç referanslarını unutarak afakî iddialara kulak veriyorlar. Gözlerin Lut aleyhisselamın karısının bakışına karışması gibi… Geride kalan bir şey mi var? Nübüvvetin ışığı önümüzü aydınlatırken, cahiller zümresinin yediği sadmeye bakakalmak…
Said Nursi bu taklidi şöyle ele alır: İnsan eğer kesrete dalıp kâinat içinde boğulup dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fanilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasarete düşer. Hem fena, hem fani, hem ademe düşer. Hem manen kendini idam eder. Eğer insan, Kuran’dan kalb kulağıyla iman derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubudiyetin miraciyle arş-ı kemalata çıkabilir. Baki bir insan olur.
Müslümanın kalbinin daraldığı nokta “sebepler” üzerinden sorunlarını çözebileceği yanılgısıdır. Her yaratılmış vakıa bir imtihandır. Örtülü cilvelerle önümüze gelmektedir. Cilve ya da sebep; aşılması gereken örtüdür. Buna takılanlar önlerinde aşılması güç engellerle karşılaşırlar. Sebepler örtüsünü aşanların hakikat bilgisi ile kalpleri mutmain olur.
Sebep denilen hadiselerin misali insan bedenine yerleştirilmiş iştahları da kapsar. Hayatın idamesi için verilmiş zevkler ve lezzetlerin ardındaki müsebbibi aramak yerine kabuğa takılmak, ağır imtihanları celbetmektedir. Ulvî gayeye matuf yaratılan insan bu iştahlara, ömrünün sonuna kadar iniş ve çıkışlarla sürekli düşmektedir.
İnsanı Rabbine kulluktan beşeriyetin kaotik yarışına sokan bugünkü yaygın sekülerlik müslümanın alanını daraltmaktadır. Hayatın kırılgan ve çalkantılı sebepler kavgasında müslüman benliği erimektedir. Derin bir direniş ruhu taşımadan insanın “kul” kalabilmesi zorlaşmaktadır. Zaaflar ve nefsin örtülü yönelişi içinde, hem inançlı hem de dünyacı karakterli yeni bir insan modeli yaygınlaşmaktadır.

Ayetlerden Müjde İşaretleri:
Dünyanın içinde Rahman’ın kulları kadar sağlam bir kulpa tutunmuş kimse yoktur. Onların başına ne gelirse gelsin bahtiyardırlar. Kendini yeryüzüne fırlatılmış bir et parçası gibi görenlerin hayat tasavvuru karamsarlık ya da vurdumduymazlık içinde geçmektedir. İlâhî bir nefha ile ruhları mücessem olanların ise huzur bulacakları çok sebepleri vardır:
“İman edenler ve salih amel işleyenler… Rahman onlar için gönüllerde bir sevgi yaratacaktır.” (Meryem 96)
Sevgi fıtrattandır. İnsanın yaratılış donanımında Rabbine karşı sevgi kaynağı vardır. Bu sevgiyi keşfedip muhabbetullaha varanlar mahzun olmazlar. Sevgiyi sadece beşerî boyutta tutanların adı müslüman da olsa içlerindeki eksiklik duygusu ile moral çöküntü yaşarlar. İnsana bahşedilen umut ve sevgi, varolma mücadelesi göstermek için yeniden keşfedilmelidir. Bu ancak fıtratları bozulmamış olanlar için sağlam kaynağa bağlıdır.
“Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakikaten inanıyorsanız, muhakkak üstün olan sizsinizdir.” (Âl-i İmran 139)
Seyyid Kutub bu ayetin tefsirinde der ki: Uğradığınız zayıflıktan dolayı gevşemeyin. Başınıza gelen musibetlerden ve kaçırdığınız fırsatlar yüzünden üzülmeyin. Üstün olan sizsiniz. Her şeyden önce akide üstündür; çünkü siz sadece Allah'a secde edersiniz. Onlarsa, O'nun yarattıkları şeylerin kimine ya da bazısına secde ederler. Hayat metodunuz üstündür; çünkü siz Allah'ın gösterdiği metoda göre hareket ediyorsunuz.
“Muhakkak ki Rabbin sana verecek de mutlu olacaksın.” (Duha 5)
Rahman’ın rahmet nefhası ile başa gelen musibetlere karşı tevekkülle sabır sürecine girilir. Azmedenler kendilerini beklemedikleri bir anda ve büyüklükte nimete kavuşurlar. Tevekkül, varlık ve genişlikte de devam eder, kendini kaybetme yerine toparlanma sağlar.
Vel akibetü lil muttakin (Araf 128)
Yazılışta, zahmet ve rahmet arasında bir noktalık fark vardır. İmtihan sırrı kimi zaman açık kimi zaman kapalıdır. İstikamet üzere olanların dünya tasavvuru sabır, tevekkül ve umutla selamete varır. Adı zahmet olsa da içinden rahmet çıkıverir.
Dünyada var olmanın muhtemel bir karşılığı olarak sorun ve bunalımlarda müslümanlar her zaman daha ileridedir. Çünkü her durumda mutlaka “umut” vardır. Umudun kaynağı ilâhîdir ve sevgi ile ilintilidir. Allah’tan gerçekten sakınanların bugünkü durumları sıkıntılı olsa da gelecekte yüzleri gülecek onlardır. Zulümler, baskılar, sindirmeler ve hak ihlalleri bugün yenilgi gibi görülebilir. Ancak bu zahirdedir. Eğer hakikate sımsıkı bağlanma varsa; bugün ve yarın ikbal “sakınanların” olacaktır.
Müslümanlar ilâhî sevgiyi keşfettikleri kadar moral bulurlar. Sevginin içinde saklı, sabır, ümit ve tevekkülle her hal içinde huzurlu kalırlar. Bu sevgi onlara birbirlerine “merhamet” etmeyi öğretir. Bireyden topluma sağlam bünye tesis edilir. Merhamet, hakkı yukarıda tutmayı esas alır. Rahman hiçbir kuluna rahmeti esirgemez. Dünyanın selameti merhamete talip kulların omzunda yükselecek. Merhamet, mümin ve mazlum içindir. Zulümata ise ancak karşılığı vardır.