Şefaat

Yazar: 
Cemil Usta
Köşe: 
Fıkıh

"Son zamanlarda şefaat var mı yok mu uzun uzadıya tartışılıyor. Bu konuda ehlisünnetin görüşünü, ayet ve hadisten delilleriyle açıklarsanız seviniriz." Ahmet AYDOĞDU/NEVŞEHİR
Peygamberlerin ve bizim peygamberimizin müminlerin günahkârlarına ve büyük günah işleyenlere şefaat etmeleri haktır, bu konuda şöyle bir hadis rivayet edilmiştir.
“Benim şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.” (Ebu Davud, "Sünnet", 21; Tirmizî, "Kıyamet", 11; İbn Mace, "Zühd", 37)
Şefaatin varlığına aşağıdaki ayet-i kerimeler de delalet eder.

“Hem kendi günahın için, hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için Allah'tan bağışlanma dile!” (Muhammed 19)
“İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir.” (Bakara 255)
“O gün, Rahmân'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.” (Taha 109)
“Allah’ın huzurunda kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.” (Sebe 23)
“Artık onlara(kâfirlere) şefaatçilerin şefaati fayda vermez.” (Müddessir 48)
Bu ayetin manası müminlere şefaatin fayda vereceğidir. Çünkü kâfirlere şefaatin fayda vermeyeceğini beyan ediyor. Meleklerin şefaatine, ait şu ayet-i kerime delil olabilir:
“O gün Ruh(Cebrail) ve melekler sıra sıra dururlar. Rahmân'ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. İzin verilen de doğruyu söyler.” (Nebe’ 38)
Peygamberlerin ve meleklerin şefaati hak olduğu gibi, veliler, âlimler, şehitler, fakirler ile belalara karşı sabreden müminlerin ölmüş küçük çocuklarının şefaatleri de haktır.
Peygamberimiz aleyhisselam ümmetinin bütün sıkıntılarını gidericidir ve rahmet peygamberidir. Peygamberimizin çeşitli şekillerde şefaat edeceği sabittir. (Fıkh-ı Ekber, İmam-ı Azam, Aliyyü’l-Kârî)
Duha suresinde yine şefaate işaret vardır. Şöyle ki:
“Pek yakında Rabbin sana verecek de tamamen razı olacak, rızaya ereceksin.” (Duha 5)
Rasulullah aleyhisselam şöyle buyurmuştur:
“Ben ümmetime şefaat edeceğim; ta Rabbim bana razı oldun mu yâ Muhammed diye nida edinceye kadar… O vakit, “evet ya Rabbi razı oldum” diyeceğim.” O’nun rızası ümmetinin hepsinin cennete girmesidir. Aleyhissalatü vesselamın ümmetine karşı büyük şefaatinin muktezası da budur. Çünkü o ümmetine hayırlı, müminlere raufu rahimdir. (Elmalılı Hamdi Yazır.)
ŞEFAAT-İ UZMA
Peygamberimizin genel ve kapsamlı şefaati vardır, mahşerde bütün yaratıklar ızdırap ve heyecan içinde hesaplarının görülmesi için bekleşirken, O, Allah’a dua ederek hesap ve sorgunun bir an önce yapılmasını ister. Buna şefaat-i uzma (en büyük şefaat) denilir. Peygamberimizin bu şefaati Kur’an’da, Makam-ı Mahmud (övülen makam) adıyla anılır. (İsra 79)
Şefaat-i Uzma hadisinde geçtiğine göre, insanların nefsî nefsî dediği mahşer gününde mahşer halkı şefaat için önce Âdem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa aleyhimüsselama müracaat edecekler, onlar, “başka bir şefaatçi arayın” diyecekler; en sonunda Peygamberimiz aleyhisselama gelecekler: “Ya Muhammed sen Allah’ın peygamberisin ve nebiler hatemisin. Allah geçmişte ve gelecekte vukuu farz olunan bütün günahlarını mağfiret etmiştir. Rabbin Teâlâ’ya hakkımızda şefaat et, görüyorsun ki ne elem ve ıztırab içindeyiz” diyecekler. Bu hadisin devamında Rasulullah şöyle buyuruyor:
“Bunun üzerine ben gidip Arş-ı Rahman’ın altına varacağım ve Aziz ve celil olan Rabbime secdeye kapanacağım. Sonra secdemde Allah bana kendisine olunacak en güzel hamdü senadan öyle bir mefhum fetih ve ilham edecek ki şimdiye kadar onu benden önce hiçbir peygambere fetih ve ilham etmemiştir. Allah’a hamdü senadan sonra Allah tarafından:
-Ya Muhammed başını kaldır. İste dileğin verilecektir. Şefaat eyle. Şefaatin kabul edilecektir, buyrulur. Ben başımı secdeden kaldırıp:
- Ya Rab, ümmetim! Ya Rab, ümmetim! Ya Rab, ümmetim! diye ümmetim hakkında şefaat edeceğim. Bunun üzerine:
- Yâ Muhammed, ümmetinden hesap ve suale lüzumu olmayanları cennet kapılarından sağ kapıdan cennete koy. Onlar, cennetin bundan başka öbür kapılarından da nâs ile ortaktırlar, buyrulacaktır.
Hayatım yed-i kudretinde olan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki: cennetin kapı kanatlarından iki kanadın arası Mekke ile Himyer, yahut Mekke ile Busra arası kadar geniştir.” (Buhari, Tefsiru’l-Hadis, 394; Müslim, İman 287; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyamet, 2358)
ŞEFAAT MÜMİNLEREDİR KÂFİRLERE DEĞİL
Kâfirlere şefaatçi olmadığını ve putların şefaat edemeyeceğini gösteren ayetler mevcuttur. Kur’an-ı Kerim de Allah Teala şöyle buyurur.
“O gün zalimler için müşfik bir dost, sözü dinlenecek şefaatçi de yoktur.” (Mümin 189)
“Orada putlarıyla çekişerek derler ki: vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik. Çünkü biz sizi âlemlerin rabbine eşit tutmuştuk. Bizi saptıranlar ancak suçlulardır. Şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur. Keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak.” (Şuara 96-102)
“(Allah’a koştukları) ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar ortaklarını da inkâr edeceklerdir.” (Rum 13)
Yukarıdaki ayet-i celileler kâfirlere şefaatin olmadığını açıkça göstermektedir. Ehlisünnet âlimleri ittifakla şefaati kabul ederken, ehlisünnet olmayan, bilhassa Mutezile ve Vahhabîler şefaati inkâr etmektedirler.
Günümüzde bazı yazarlar Kur’an-ı Kerimi getirmekle Rasulullah’ın vazifesinin bittiğini iddia etmektedirler. Hâlbuki Peygamberimiz aleyhisselam, âlemlere rahmettir. Hem diriler hem vefat edenler için de rahmettir. İlim maluma tâbidir. İlim hakkı tarif edemiyorsa bunun adı ilim değil cehalettir, gaflettir.
Başta Diyanet İşleri olmak üzere ülkemizdeki İslam’ı temsil konumunda olan kurumlar; İslamî ilimlerde ihtisas yapanlar ve her şeyden önemlisi toplumda ağırlığı olan âlimler dışarıdan veya içeriden gelen bu bidat görüşlere, ehlisünnete zıt fikirlere karşı mücadele etmelidirler. Tarihte defalarca cevabı verilmiş hususlar da olsa bunları yeni nesle anlatmak gerekiyor. Şefaat meselesi bunlardan sadece birisi. Bir diğer tehlike de muta nikâhına benzeyen sınırlı nikâhların yayılması. Bu hususlarda uyanık olmalı, halkımıza ehlisünnet itikadını ve amelini en güzel şekilde öğretmeliyiz.
Bazı ilahiyatçıların bazı garip açıklamaları da bizi şaşırtmasın. Din adına duyduğumuz şeyler, eğer Kur’an ve sünnete uygunsa, ehlisünnette yeri varsa kabulümüzdür. Aksi halde o fetvaların dînî, ilmî bir değeri yoktur.
Korkarım şefaati reddedenler, şefaate savaş açanlar şefaatten mahrum olurlar. Ümit ederim ki bu yanlıştan rücu ederler, tevbe ve istiğfar ederler de şefaati hak ederler. Rabbim bize rahmeti ile muamele etsin.
Peygamberimiz aleyhisselam, “ümmetim!” derse mahşerde hesabımız kolay olur; değilse zor. Cehennem azabı pek şiddetlidir. Allah muhafaza buyursun.
Beşerî sistemlerin, Allah’a, Peygamberimize, ahiret gününe, mahşere, cennete, cehenneme öldükten sonra dirilmeye imanı, bu sebeple amel-i salih gibi bir düşüncesi yoktur.
Biz ise Kur’an ve sünneti, dinimizi iyi öğrenip imanımızı kuvvetlendirmek, salih amel işlemekle yükümlüyüz. Bilelim ki güneş bir yerlere akşamı bazı yerlere de sabahı müjdeler. Ölüm yok olma değil yeni bir hayatın ve gerçek hayatın devamıdır. İşte o günde de Peygamberimizin şefaatine muhtacız. Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Her peygamberin kabul olunan bir duası vardır ve her peygamber duasını önceden yapmıştır. Fakat ben duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için sakladım. İnşallah bu, ümmetimden Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölenlere olacaktır.” (Müslim, İman; Buhari, Tevhid)
İmanını muhafaza ederek ölen herkes şefaate kavuşacaktır. Şefaate kavuşabilmek için imanlı ölmek şarttır. İmanlı ölen de ebedî kurtuluşa kavuşmuş demektir. Kur’an-ı Kerim’de mealen buyruluyor ki:
“O gün Allah, peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmez.” (Tahrim 8)
Müslümanlara düşen görev, şefaate güvenip dinin gereklerini terk etmek değil, şefaate layık olmak için gayret etmektir.
Allah’ım faydasız ilimden sana sığınırız. Şefaat ya Rasulullah!
Allah’ım ümmet-i Muhammedi Kur’an’a mahkûm et. Âmin.