Dine Yardımcı Olmak
Muhterem müslümanlar, Bugünkü sohbetimizde dine yardımcı olmak konusunu işlemeye çalışacağız inşallah. Allah Teala bu konuda bizlere şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler, eğer siz Allah'a (yani O'nun dinine) yardımcı olursanız Allah Teâlâ da size yardımcı olur ve ayaklarınızı sabit kılar." (Muhammed 7)
Bu ayet-i kerimeyi müslümanlar olarak çok iyi bir şekilde tefekkür etmemiz gerekir. Allah Teâlâ’nın bize yardım şartı, O’nun dinine yardımdır. Yani Allah Teâlâ, biz din-i mübin-i İslam’a yardımcı olursak kendisinin de bize yardımcı olacağını vaat ediyor.
Allah Teala’nın dinine nasıl yardımcı olunur? Elbette ki yardımcı olmanın ilk şartı nasıl yardım edeceğimizi iyi bilmemizdir. Biz müslümanlar öncelikle din-i mübin-i İslam’a nasıl yardımcı olacağımızı iyice öğrenmeli, sonra da öğrendiğimizin gereğini yapmalıyız. Müslüman her şeyden önce Allah’ın dinine yardımcı olmak için dinini iyi bilmelidir. Dinini iyi tanımalıdır. Bu hususta yapması gerekenleri acilen, vakit kaybetmeden yapmalıdır. Çünkü dinimizde öğrenmemiz gereken bazı hususlar vardır ki öğrenmek her müslümana farz-ı ayndır, bazı hususları öğrenmek farz-ı kifayedir. Bir takım hususları da bilmek vaciptir, bazı hususlar da sünnettir. Çocuklarımıza, öncelikle, yaşlı, genç hepimize lazım olan farz-ı ayn olan hususları öğretmemiz lazım.
Değerli müslümanlar, elbette ki dinin vâzı-ı Allah Teala’dır. Hüküm koyucu Allah Teala’dır. Öyleyse öncelikle Rabbimizi tanımamız gerekir. Rabbimizi tanımadan O’nun dinini tanımak da, Kur’an’a muttali olmak da mümkün değildir. O’nun vazı-ı hakikisi olan, onları bize bir nizam olarak gönderen Allah Teâlâ’yı çok iyi tanımamız, çocuklarımıza da çok iyi tanıtmamız lazımdır. Buna marifetullah denilir. Marifetullah, bütün ilimlerin temelidir. Marifetullaha ermek bütün müminlerin asgari gayesi olmalıdır.
Rabbimizi çocuklarımıza çok iyi tanıtmamız lazım. Onlar daha yeni dillenirken bile ilk kelimelerinin “Allah” olmasını sağlamaya çalışmalıyız. Bizim salih, muttaki ecdadımız bu konuda çok hassastı. Yavrularının ilk sözlerinin “Allah” olmasını çok arzu ederlerdi ve ilk sözleri “Allah” olduğu zaman dünyalar onların olurdu.
İkinci olarak nâşir-i şeriat olan yani İslam’ı bütün insanlığa tebliğ eden âlemlerin efendisi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemi iyi tanımalı ve tanıtmalıyız.
Hepimizin gönlünde Allah sevgisi, Rasulullah sevgisi çiçek çiçek açmalıdır. Çocuklarımızın Allah Teâlâ’dan sonra en çok sevmesi gereken kişinin canımız, efendimiz, Allah Rasulü Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem olduğunu, onlara çok iyi bir şekilde öğretmeliyiz. Onun için çocuklarımıza Rasulullah aleyhissalatü vesselamın çocukluğunu anlatmalıyız. O’nun çocukluk hayatının nasıl geçtiğini anlatmalıyız. O’nun bir yetim olarak nasıl büyüdüğünü anlatmalıyız. O’nun dedesi Abdulmuttalib’in yanında nasıl bir sevgi ile kucaklandığını, sonra amcası Ebu Talib’in yanında nasıl itina ile yetiştirildiğini ve O’na yetimliğinin unutturulduğunu, hatırlamaması için gayret sarf edildiğini, yakınlarının nasıl bir ana bir baba gibi davrandıklarını çocuklarımıza anlatmalıyız. Böylece onların kalbinde bir merhamet duygusu, bir şefkat duygusu, bir sevgi, muhabbet duygusu geliştirmeye çalışmalıyız. Böylece Rasulullah aleyhissalatü vesselamın çocukluğu, çocuklarımızın çocukluğuna da rehber olur. O’nun gençliği gençlerimize, O’nun tebliği hepimize bir örnek teşkil eder.
Rasulullah aleyhissalatü vesselamı ve Allah Teâlâ’yı sevmek, onları kalbimize yerleştirmek hepimizin öncelikli gayesi olmalıdır. Sonra çocuklarımıza İslam’ın nizamını öğretmeliyiz. İslam’ın hükümlerini öğretmeliyiz ki çocuklarımız başka sapık ideolojilerin telkinatı altında kalarak inançlarını, o güzelim imanlarını kaybetmekle karşı karşıya kalmasınlar.
Bakınız bu konuda Allah Teâlâ ne buyuruyor:
“Allah indinde din ancak ve ancak İslam’dır.” (Âl-i İmran 19)
Ondan başka bütün dinler iptal olunmuştur. Hükümleri geçersiz kılınmıştır. Peygamberimiz aleyhissalatü vesselam İslam’ı tebliğ etmeden önce Hıristiyanlık vardı. Ondan önce de Yahudilik vardı. Fakat ne Hıristiyanlıkta ne de Yahudilikte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin İslam’ı tebliğ ettiği zamanda ve şu anda Musa aleyhisselama indirilen Tevrat ve İsa aleyhisselama indirilen İncil’in hükümleri kalmıştı. Her ikisi de çeşit çeşit insanların fikirleri, düşünceleri hatta asla ve asla bir din salikine yakışmayacak şekilde nice hikâyeler karıştırılarak tahrif edilmişti. Onun için Allah Teâlâ son dinini, ekmel dinini en sevgili, en güzeller güzeli olan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla bize gönderdi.
Allah Teâlâ Âl-i İmran suresi 85. ayeti kerimede şöyle buyuruyor.
“Kim ki İslam’dan gayrı bir din ararsa, (bu dinin adı ne olursa olsun) asla o Allah Teâlâ tarafından kabul görmeyecektir. Onlar ahirette de en büyük hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”
Zamanımızda birçok sapık ve aşağılık ideoloji nerdeyse din haline getirildi. Tahrif edilmiş olan dinler, hakiki din olarak insanlara benimsetilmeye çalışılıyor. Kim ki onları din olarak kabul ediyorsa, İslam’dan başka bir din, bir nizam arıyorsa Rabbimiz tarafından kabul görmeyecektir.
Değerli müslümanlar, İslam’da öğrenmenin, öğretmenin, tek kelimeyle ilmin çok büyük önemi vardır. Fakat ilim deyince gerçek ilim anlaşılmalıdır. Yoksa bugün piyasada ilim adına ortaya konulan bir sürü sapık düşünceler, aklın, mantığın kabul etmeyeceği şekilde orta yere konulan fikirler asla ilim değildir. Elbette ki ilmin temeli dînî ilimlerdir. Ondan sonra da diğer müspet ilimler gelir. Fakat bu müspet ilimler mutlak surette İslam’la uyum halinde olurlar.
Eğer bir ilim ki İslam’la uyum halinde değilse bilelim ki ilim değildir. Bugün ilim adına insanlığa yutturulmak istenenler sapık ideolojilerdir. Mesela bunlardan biri insanın maymundan geldiği iddiasıdır. Bugün maalesef adına şu veya bu, ikinci bir isim takılarak insanların arasında dolaşanlar bu safsataları müspet bir ilim olarak insanların, özellikle üniversite gençliğinin beynine nakşetmeye çalışıyorlar. Oysa Allah Teâlâ bize bildirmiştir ki insanlığın ceddi Âdem aleyhisselamdır. Yoksa insanlık bir hayvandan bir maymundan türetilmiş, değiştirilmiş değildir. Bu, insanlığa, dine, gerçek ve hakikate apaçık bir iftiradır. Siz bunları getirip de ilim adına orta yere koyarsanız, bunun ilimle bir alakası olmadığı için reddedilmeye mahkûm olduğunu hepimiz bilmeliyiz.
Allah Teâlâ, Tevbe suresi 122. ayette bakınız ne buyuruyor:
“Bununla beraber müminlerin hepsinin birden topyekûn savaşa katılmaları uygun değildir. Her kabileden bir kısım insanlar da din ilimlerinde derinleşmeli ve kabileleri savaştan dönüp gelince onları uyarmalıdır ki, böylece Allah'ın azabından sakınırlar.”
Bütün müminlerin, genç-ihtiyar, âlim-cahil toptan savaşa gitmesi gerekmez. Her topluluktan bir kısım insanlar bu savaşa katılmamalıdır. Onlar dini derinlemesine öğrenecekler. Dînî hakikatleri öğrenecekler. Savaşa giden insanlar savaş halindeyken tabiatıyla ilim tahsil edemeyecekler, dini öğrenemeyeceklerdir. Çünkü cephede düşmanla savaş halindeler. Savaşan gaziler memleketlerine, vatanlarına döndükleri zaman savaşa katılmayıp da dini derinlemesine öğrenenler onlara dinlerini öğretecektir. Böylece onlar da kötülüklerden korunabilecekler. Çünkü dini bilmek insanı kötülüklerden alıkoyar.
Evet, muhterem müslümanlar; şu güzelliğe bir bakınız. Allah Teâlâ can pazarında bile, vatan mevzubahis olduğu zaman bile, düşman istilası mevzubahis olduğu zaman bile -eğer toptan savaşa katılmayı gerektiren büyük bir tehlike söz konusu değilse- müslümanlardan bir kısmı geride kalacak, dinini öğrenecek, bir kısmı da savaş yapacaklardır buyuruyor.
Bu nedenle bizim ecdadımız, Osmanlılar, Selçuklular ve daha öncekiler mecbur kalmadıkça medrese talebelerini, ilim tahsili yapan talebeleri ve ona ilim öğreten hocaları savaşa götürmemişlerdir.
Şimdi şu hadiseye bir bakınız. Allah Teâlâ’nın şu emrine ve İslamî belleklerde uygulanışına bir bakınız. Siz o zaman İslam’la ilimin çatıştığını düşünebilir misiniz? Bırakınız İslam’la müspet ilimler çatışır kanaatine varmayı; düşünemezsiniz bile. Eğer samimi isek, cidden bu konuda art niyetimiz yoksa teslim olmaktan başka çare yok. Çünkü bizim İslam’ı yaşadığımız zamanlar, İslam’ın ahkâmına tâbi olduğumuz zamanlar nasıl yükselmişiz, nasıl bir dünya devleti kurmuşuz. Bunu herkes kabullenmektedir.
Bir büyük Selçuklu Devletini düşününüz, bir Osmanlı Devletini düşününüz, daha önceki devletleri düşününüz ki bunlar birer dünya devleti olmuşlar. Girdikleri her toprakta adaleti, hakkaniyeti hâkim kılmışlar. Zamanımızın devletleri gibi oraların zenginliklerini sömürmek, insanlarını köle edinmek, tahkir etmek için o ülkelere gitmemişler; bilakis oralara ilim, irfan, medeniyet götürmüşler.
Değerli müslümanlar, demek ki Allah’ın dinine yardım etmenin öncelikli şartı o dini iyi öğrenmektir. Öğrenmekte de sıralamaya baktığımız zaman müslüman Allah Teâlâ’nın çok iyi tanıyacak, sonra sevgilisini, canımız efendimiz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemi çok iyi tanıyacak, sonra da İslam nizamını tanıyacak. İslam nizamıyla tanışan, ciddi şekilde İslam’ı öğrenen bir insanın başka bir din araması, başka bir fikre saplanması asla mümkün değildir. Eğer bugün toplumumuzda genç yaşlı birçok insan bilerek veya bilmeyerek dine karşı tavır alıyorsa veya başka yerlerde, başka düşüncelerde hatta sapık mı sapık düşüncelerde huzur, saadet arıyorsa bunun tek sebebi din-i mübin-i İslam’ı bilmemeleridir.
Peki din-i mübin-i İslam’ı öğrenmek için bundan sonra takip etmemiz gereken yol nedir? Elbette ki önce itikadımızı ilgilendiren konularda bilgi sahibi olmamız lazımdır. Çünkü itikat, iman esasları bizim İslam sarayımızın, İslam binamızın temelini oluşturur. Eğer o temel çok sağlam olursa o bina muhkem olur. Her türlü manevî depreme karşı sağlıklı bir bina vücuda getirmiş oluruz. Her evde itikadımıza taalluk eden bir kitap bulunmalı, sadece bir süs olarak kitaplığımızı işgal etmemeli, onu hepimiz iyice öğrenmeliyiz. Biz öğrenebilecek durumda değilsek muhakkak bize öğretecek birilerini bulup öğrenmeliyiz.
Sonra Kur’an-ı Kerimi, asgaride yüzüne okuyabilmeyi, her müslüman fert öğrenmeli ve namazını sahih olarak kılacak şekilde Kur’an’dan bazı sureleri ezberlemelidir. Çünkü Kur’an okumak, Allah Teâlâ ile konuşmaktır. Kim Allah Teâlâ ile konuşmak istiyorsa, huzur duymak istiyorsa Kur’an’ı okumalıdır. Onun için en az günde beş sayfa yani bir hizip Kur’an okumalıyız. Ve bunun da mealine bakmalıyız. Müslümanlar Kur’an neyi emrediyor, neyi nehyediyor, Kur’an’ın içeriği nedir gibi konulardan en az bir meal okuyaraktan haberdar olmalıdır.
İkinci sırada öğrenmemiz gereken husus fıkhî bilgilerdir. Bunun asgarisi de ilmihal bilgileridir. Yani bir müslümanın günlük hayatında yapması gereken ibadetler, hizmetler, kullukla ilgili bütün vazifeler ilmihal bilgisi adı altında öğrenilmelidir. Bu ilim bize farzdır. Hem Kur’an’dan ibadetimizi yapacak kadar ezber yapmak, hem itikadımızı öğrenmek, hem de fıkıh ilmini öğrenmek farzdır.
Sonra Ahlak ilmi. Ahlak deyince elbette ki bir müslümanın aklına gelen ilk şey Peygamberimiz, canımız efendimizin ahlakıdır. O’nun ahlakı bizim ahlakımız olmalıdır. O’nun yolu bizim yolumuz olmalıdır. O’nun ahlakını öğrenmek de bizim için farzı ayndır. Öğrenmezsek nasıl O’nun ahlakıyla ahlaklanacağız?
Sonra beşerî münasebetlerle ilgili ilimler. Aile içindeki fertlerin karşılıklı vazifeleri, karı koca münasebetleri, çocuklar arası münasebetler, anne baba ile çocuklar arası münasebetler, sonra komşuluk hak hukuku, müminlerin arasındaki hak ve hukuk; aileler arasında yani bir mahalle içerisindeki aileler arasında karşılıklı münasebetler, akrabalık münasebetleri ve karşılıklı vazifeler gibi beşerî münasebetlerle ilgili bütün meseleleri öğrenmek de bize farzdır. Çünkü Allah Teâlâ, beşerî münasebetlerde bizlere nasıl davranmamız gerektiğini bildirmiş, Rasulullah aleyhissalatü vesselam da hayat-ı pakinde bunu en güzel bir şekilde yaşayarak bize göstermiştir.
Sonra hangi işle, hangi meslekle meşgul isek o işimiz, o mesleğimizle ilgili hususlarda dinin emirlerini öğrenmek de bizim için bir farîzadır. Diyelim ki siz ticaret yapıyorsunuz. Peki, ticaret konusunda Allah celle ne buyurmuş? Rasulullah aleyhissalatü vesselam ne buyurmuş? Bu husustaki İslam’ın hükümleri nedir? Hangi ticaret yapılır, hangi ticaret yapılmaz? Mesela içki ticareti yapabilir misiniz? Yapamazsınız. Kumarhane işletebilir misiniz? İşletemezsiniz. Peygamberimiz aleyhissalatü vesselam içki içeni, içki sofrasında bulunanı asla ve asla tasvip etmiyor:
“Kim ki Allah ve ahiret gününe inanıyorsa içki içmesin, içki sofrasında bulunmasın” buyuruyor.
Günümüzde maalesef, “işsizliği önleyecekmişiz de, birçok işsize iş bulacakmışız da onun için içki fabrikası kurmamız gerekiyor” diyenleri görüyoruz. Peki, behey gafil kardeşim işsize iş bulmak için başka iş sahası yok mudur? Mademki paran var, sen insanlığa faydalı olacak bir meta üreten bir fabrika kursan ve meşru bir şekilde onu çalıştırsan daha iyi olmaz mı?
Bugün İslam ülkelerinin perişanlığı hepimizin bilgisi dâhilinde. Bunu kim inkâr edebilir? Zillet ve meskenet içerisindeyiz. Hâlbuki Allah Teâlâ bize “cihat için atlar bağlayın ve besleyin” buyuruyor. Evet, dün at idi. Bugün tanktır, toptur, uçaktır, helikopterdir. Peki, bunların fabrikasını kursan, hem binlerce insanın rızkını temin edeceği bir kapı açsan ve hem de izzetini, şerefini koruyacak bir güç, kuvvet edinsen, Allah Teâlâ’nın emrini yerine getirmiş olsan bu daha güzel değil mi? Böyle bir çirkinlik düşünülebilir mi? İçki fabrikası açacaksın, kumarhane işleteceksin v.s. v.s. ve işsizlere iş bulacaksın... Öyleyse her müslüman kendi işiyle ilgili konuda sağlam dînî bilgilere sahip olacak. Hangi ticaret yolları helaldir, hangi ticaret yolları haramdır bilecek. Helal ticaret yollarından bir yolu tercih etmişsek bu ticareti yaparken nelere dikkat etmemiz lazım? Veya mesleğimizde ne gibi vazifelerimiz var? Bu hususta da bir müslümanın sağlam bilgilere sahip olması lazımdır. Bu da onun için farzdır.
Sonra değerli müminler, Peygamberimiz aleyhissalatü vesselamın hayatını konu alan bir kitabı muhakkak okumamız lazım. Bir ciltlik de olsa bir kitabı okumamız lazım. Sık sık ifade etmeye çalışıyoruz. Rasulullah aleyhissalatü vesselam tanınmadan, O’nun ahlakıyla ahlaklanılmadan İslam’ı yaşamak, İslam’ı anlamak mümkün değildir. Çünkü Rasulullah aleyhissalatü vesselam canlı bir Kur’an’dır. O’nun hayatı Kur’an’ın arı duru bir tefsiridir.
Hülasa edecek olursak, birincisi müslüman dinini çok iyi öğrenecek. İkincisi tarihini çok iyi bilecek. Üçüncüsü çağını iyi tanıyacak. Dördüncüsü de hangi branşta iş yapıyorsa o hususta da muhakkak işinin ehli olacak. Fert fert böyle olan bir toplum elbette ki bir güzel toplum haline gelir. Böyle bir toplum zillet ve meskenetten kurtulur. İzzet ve şerefe kavuşur.
















