Duyguların Yoğunlaştığı Anlar
Üç kademeli mütevazı bir çağlayandı. Küçük bir dağı yukarıdan aşağıya kesip iniyordu. Sağında solunda koca koca kayalar vardı. Çamlar, meşeler ardıçlarla çevriliydi. Kuşlar uçuyordu bir o tarafa bir bu tarafa.
Suyu çayırlardan, bayırlardan geliyor ve durmadan akıyordu. Bağıra-çağıra, atlaya zıplaya, esire köpüre akıyordu.
Düşünceler içinde mütebessim dolaşıyordu derenin ötesini berisini. Mütebessim dolaşıyordu.
Burası, Marmara bölgesi’nin tek kanyonuydu. Minare yüksekliğinde kayalar sağında ayrı, solunda ayrı yükselirdi. Arka arkaya gelen manzaralar, heybet ve korku uyandıran manzaralardı. Bir değil, iki değil, üç değil… dere boyunca heyûlâ gibi kayalar.
Bir saat yürürdünüz hayretler ve korkular içinde.
Dere zaman zaman direnirdi.
Biz yedi-sekiz kişilik ekip olarak yürüdük o sarp dereyi, bağıra-çağıra yürüdük. Bir yol, bir geçit bulan, arkadakilere ünlerdi: “bu tarafa gelin, bu tarafa!”
Dere çağıltılarıyla arkadaş sesleri birbirine karışırdı.
Ben o anlarda “Ergenekon”dan çıktığımızı sanırdım.
Bir keresinde, seksen yaşını aşmış dernek başkanımız da aramızdaydı. Bir kayaya abanmış vaziyette bizi çağırıyordu:
“Çocuklar, ben kaldım, benden bu kadar” diyordu. Kimimiz elinden asılarak, kimimiz ayağına destek yaparak dernek başkanımızı selamete çıkarmıştık.
Bir saat süren bu dere yolculuğundan sonra sıcak suya varırdık. Burada bol sıcak su çıkıyor ve bir havuzda birikiyordu. Biz orada yıkanır, güzel bir ziyafet çeker, semâver çayı içerdik.
Bu, “Kaya Deresi” gezisiydi. Bu, felekten bir gün çalmaktı.
Bu gezi zaman zaman tekrarlanırdı.
********************
“Oylat Mağarası” derlerdi. Zaman zaman ismini duyardık.
“Gidelim” dedik, gittik gördük.
Uludağ’ın ucuna doğru, beş yüz küsur metre derinliğinde bir mağara. Vaktiyle buradan yeraltı suları gürül gürül akıyormuş. Mağara loş bir ışıkla aydınlatılmış, hafif bir müzikle seslendirilmiş. Demir levhalardan yol yapılmış, kenarına korkuluklar eklenmiş.
Mağara daha ilk girişte bizi etkisine aldı. Tesiri, ilerledikçe arttı, arttı.
Sarkıtlar, dikitler, tabii havuzlar, sayısız manzaralar…
Ben diyeyim, tabiat harikası; siz deyin, Kudret-i İlâhi’nin yansımaları.
Mağaradan çıktığımızda birbirimize soruyorduk:
“Neler gördük biz?”
********************
İmam-Hatip Lisesinin geniş bir bahçesi vardı. Etrafı ihâta duvarı ve örme tellerle çevriliydi.
“Allah güzeldi, güzelliği severdi.”
Kur’an ve sünnetin öğretildiği yerler güzel olmalıydı.
Çam, akasya, ıhlamur ve çeşitli meyve ağaçları olmak üzere dört yüz civarında fidan ve gül diktik. Değişik renkteki güllerin sayısı yüz yirmi ocaktan fazlaydı.
Bir güzellikti ki, deme gitsin.
“İnsanın emeği nereye geçerse, gözü orada dönermiş.”
Sık sık dolaşıyorum bahçeyi. Hangi fidan ne durumdadır, bakıyorum.
Bu ağır seyreden bahçe turu, her bir fidanla ayrı ayrı ilgilenme bir başka güzellik, bir başka saadetti.
********************
Kucağında çocuklar gencecik bir anne ağlıyordu. Çocuk da bir şeylerin farkındaydı. İnsanlar toplandığına, annesi ağladığına göre, bir trajedi yaşanıyor olmalı. Çocuğun gözünden bunlar okunuyordu.
Evet, anne ağlıyor.
Çocuk endişe, baba tabut içindeydi.
********************
Oğlunun ölüm haberini getirmişlerdi bir astsubay, bir subay, bir er, birkaç sivil. Ana evde yoktu. İşyerinden getirdiler. İşin doğrusu söylenmemişti, ama bu saatte aniden eve getirildiğine göre, ciddi bir durum olmalıydı.
Başı örtülü, mütevâzı, kibar bir kadındı. Şöyle bir etrafına, askerlere baktı, oğlunun da geldiğini sandı. “-Geldi mi?” diye sorarken, erin kepinin siperini kaldırarak yüzüne baktı. Bu, oğlu değildi. Acı gerçeği anladı ve feryadı sokaklarda yankılandı.
Bu umudun söndüğü andı.
********************
Evlilik işleri normal gitmiyordu. Hastalıklar, imkânsızlıklar, ufak-tefek geçimsizlikler…
Elinde bir cüzdan vardı, annesinin verdiği cüzdan.
Cüzdan boştu. Gelin mahzun, koca çaresizdi.
Yapılacak bir şey de yoktu ki.
********************
Nuranî bir nineydi. Dînî yönü kuvvetliydi. Başarabildiği kadar dinini yaşıyordu.
Çok ciddi bir namaz kılışı vardı. Tesbihini bitirip duasını yapmadan eve kim gelirse gelsin, ilgilenmezdi. Namazını tamamladıktan sonra gülerek hal-hatır sorar, geliş sebebini öğrenirdi. Sair zamanlarda da elinde tesbih, yarı kambur vaziyette ev işlerini görürdü. Gelenlere de yine gülümser vaziyette ilgilenirdi. O’nun gülümsemesi gelenleri de gülümsetirdi.
********************
Doksan iki yaşında bir “Hacı dayı” idi.
Sûreleri kendi kırâatiyle, tatlı, samimi, önemine inanarak okuyordu.
Envaru-l-Âşıkin, Kara Dâvut, Huccetü-l-İslam gibi kitaplardan kendince önemli bilgiler aktarıyordu.
Hacı dayı dipten tepeye samimiyet, ciddiyet ve gayretti.
Biz onu zaman zaman ziyarete gider, iman tazelerdik.
Cömertlik ve ikram onun tabiatı haline gelmişti. Zahmet etmemesi için bütün ısrarımıza rağmen kahve yapardı. İkramların ardı arkası kesilmezdi.
Biz o ziyaretten, aşk-u şevkimiz artmış olarak, tatlı tebessümlerle dönerdik.
********************
Kiracı olarak evlerinde otururdum. Aile zengindi. Hacı yenge’nin gönlü daha da zengindi. Evi sanki mahallenin genel merkeziydi.
Hacı yenge büyük tencerelerle yemekler pişirir, geleni gideni yemeğe davet ederdi. Yemeği tatlı olmuş, acı olmuş, gelen şuymuş, buymuş umrunda değildi. “Alimallâhi, kız gülüm, pek tatlı olmuş, buyur yiyin” derdi.
O, mahallenin sevgilisiydi.
********************
Ninem zaman zaman ağıtları sesli okurdu.
Ben o zamanlar çocuktum.
Böyle zamanlarda hüzünlenir, ninemin yüzüne bakarak neler olup bittiğini anlamaya çalışırdım.
********************
Kibar, alımlı, görgülü bir kadın, onu baştan çıkarmak için bütün maharetini sergiledi. Kapılar kapanmış, perdeler çekilmişti.
O, zerre kadar yılışmadı. “Bunu bizim vicdanımız kaldırmaz” dedi kalktı, yürüdü.
Bu, ne takdire şâyân bir vakardı.
********************
En önde, dinleyicilere sağını dönmüş vaziyette oturuyordu. Ağarmış saçı-başıyla öğlece oturuyordu. “Bursa temsilcisi” olduğunu söylüyorlardı.
En sonunda ona söz verdiler.
Bir şey söylemedi. Kursta okuyan bir kız çocuğunun hastalığından bahsetti:
“Medine’den doktora telefon açtım. “O çocuğa iyi bak oğlum, tedavisinde kusur etme” dedim.
Doktor bana; “Siz merak etmeyin efendim, gerekeni yapıyoruz” dedi.
Devam etti:
“O kızcağızın anası olsa ihtimam gösterir. Anası yok! Ne olacak şimdi. Anası olsa, üzeri açılsa örter. Anası yok!” dedi ve ağlamaya başladı.
Hâl ve tavrı o kadar güzeldi ki.
********************
Gürül gürül rüzgârdı oralar. Uyku alabildiğine genişti. Biz o mevkiye “Yaylayanı” derdik. Bizden önce atalarımız yaşamıştı oralarda. Onlardan önce de onların ataları. Cümlesi yörüktüler. Yüzlerce koyun ve keçi barınırdı bu yaylada.
Ne zaman yayla yanında, çeşme başında otursam, tabiatın güzelliğiyle tarihin güzelliği, koyun ve oğlak melemeleriyle hüzünler birbirine karışırdı.
İşte ben bu çeşme başında, bu tatlı duygularla dolar taşardım.
