Huzur Veren Sanat Hüsnü Hat

Yazar: 
Hamit Haksever

 Yazı manasına gelen hat, İslamiyet sayesinde sanat payesine ulaşmış, çizenlere ve bakanlara huzur veren ruhanî bir sanat olmuştur. Hat sanatı ancak İslam harfleri ile yapılabilir. İslam harflerine Arap harfleri demek her ne kadar menşeini göstermesi bakımından düşünülse bile uygun bir isimlendirme değildir. Çünkü bu sanatın gelişmesine kavmi unsurlar değil dinî saikler vesile olmuştur. Bu sanat yüce Kur’ân-ı Kerim’i güzel yazma gayretinin bir mahsulü olup, farklı kavimlere mensup pek çok müslümanın katkısı ile vücut bulmuştur. İslam coğrafyasının tamamına yakınında yüzyıllar boyu kullanılmış ve sürekli geliştirilmiştir.

İslam’ın ilk yıllarında Mekke ve Medine’de kullanılan iki çeşit yazı vardı. Birisi Nebat yazısından gelen ve Şamî diye isimlendirilen yuvarlak yazı, diğeri de köşeli aletlerle çizilen, abide yazısı olarak kullanılan köşeli Ma’kılî yazısı. Mahmud Bedreddin Yazır’ın “Kalem Güzeli” eserinde belirttiğine göre Kur’ân ayetlerini yazmak için başlangıçta Ma’kılî yazı tercih edilmiş, fakat onun köşeli olmasının el ile yazarken verdiği zorluk sebebiyle bu yazıya diğer Şamî yazının yuvarlaklık unsurları da katılarak yeni bir yazı türü vücuda getirilmiştir. Mensub denilen bu yazıyı Hz. Ali ıslah etmiştir. Hz. Ömer zamanında Kûfe’de kurulan Kur’ân-ı Kerim’i yazma heyeti bu yazıyla yazdıkları için Mensub denilen yazı Kufî olarak isimlendirilmiştir. Bu sebeple Hz. Ali, Kufî yazının kurucusu olarak kabul edilir. İlk Kur’ân nüshalarının yazıldığı Kufî yazıdan çıkarılan diğer yazı çeşitleri, asırlar içerisinde gelişmiş ve çeşitlenmiş. İlk 5 asır içerisinde gelişen ve Aklam-ı Sitte (6 Kalem) olarak isimlendirilen Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhani, Tevki, Rikaa hatlarını etkileyici bir estetik üslupla ortaya koyan kişi, son Abbasi hükümdarı Mutasım’ın kölesi olan Yakut-ı Mutasımî’dir. Onun uslubunu Süleymaniye Caminin hattatı olan Ahmed Karahisarî doruk noktaya çıkarmıştır. Fakat Karahisarî’den önce gelen Amasyalı Şeyh Hamdullah, Sultan II. Beyazıt’ın teşvikiyle Yakut-ı Mutasımi’nin eserleri üzerinde çalışarak öyle mükemmel bir tarz geliştirmiştir ki artık Yakut-ı Mutasımî’nin üslûbu kullanılmaz olmuş, Karahisari’den sonra da büsbütün terk edilmişti. Artık “Kur’ân, Mekke-Medine’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” darbı meselinin söylenmeye başladığı asırlara gelinmiştir. 17. asırda Hafız Osman, Aklam-ı Sittedeki hatlar için öyle bir üslup geliştirdi, yazıya öyle sıcak bir görünüm kazandırdı ki artık Şeyh Hamdullah’ın üslûbu da geride kaldı.

İranlıların bulduğu Talik ve Divanî yazı da Osmanlı hattatlarının elinde bambaşka bir görünüm kazandı. İranlı İmadü’l Hasanî’nin muhteşem talik üslûbu, Mahmud Esad Yesari ve oğlu Yesarizâde Mustafa İzzet’in elinde tekamül etti. Yine İranlıların bulduğu Divanî yazı da Osmanlı sahasında gelişti ve resmi evrakların yazımında kullanıldı. Maliye kayıtları için kullanılan Siyakat yazısı ile hızlı not alma amacıyla kullanılan Rik’a yazısı, kültür alemine Türklerin kazandırdığı yazı türleridir. Rik’ada harflerin dişleri tamamen kaybolmakta, iki nokta çizgiye, üç nokta külaha dönmekte, böylece çok seri bir şekilde not alabilme imkanı hasıl olmaktaydı. Cumhuriyetin ilanından sonra Nazım Hikmet, Abdullah Cevdet gibi fikren İslam yazısına karşı olan kişilerin bile Latin harflerini kullanmayıp notlarını Rik’a ile almaya devam ettikleri kaydedilir. Çünkü Latin harfleriyle hem Rik’a kadar seri yazılamaz hem de çok yazınca kol yorulur. Çünkü kolun sağdan sola (dışarıdan içeriye) doğru gelmesi tabiîdir. İçeriden dışarı doğru yani soldan sağa doğru yazma uzviyeti bozduğu için kolu yorar.

İslam harflerinin bir başka üstün yönü de gözü yormamasıdır. 1950’li yıllarda bir Rum göz doktorunun muayenehanesinin duvarına “Gözlükten kurtulmak isteyen Hüsnü Hatla uğraşsın” yazısını asması sebebsiz değildir. Zira dikkat edilirse, çocukluk yıllarından itibaren sürekli Kur’ân-ı Kerim okuyanlarda göz bozukluklarına pek nadir rastlandığı kolaylıkla müşahede edilebilir. İslam harflerinin kıvrımlı yapısı gözü dinlendirir ve güçlendirir.

İslam harflerinin bir diğer özelliği de gönle huzur vermesidir. Zaten hüsnü hat yazabilmenin yegâne şartı, imanlı ve huzur dolu bir gönle sahip olmaktır. Böyle bir gönlün eseri de elbette insana huzur verir. Nitekim Mahmud Bedreddin Yazır, I. Cihan Harbi esnasında tanıştığı Macaristanlı bir ressam arkadaşı ile savaştan sonra İstanbul camilerini gezerken Sultan Ahmed Camiinde Celi Talik yazı ile yazılmış “El kâsibu Habiballah” yazısının önünde dururlar. Macaristanlı Ressam, Mahmut Yazır’a şunları söyler:“Dostum! Bu sizin yazılarda bir hâl var. Çok dikkat ediyorum, ilk bakışta sâde bir renk, geometrik bir sessizlik, baktıkça harekete geliyor, canlanıyor, cilveleniyor. Önce bir tatlı bakış, arkasından yavaş yavaş içe süzülen canlı bir akış, sessiz bir armoni içinde rûhu oynatan metafizik bir mûsıki var. Lakin ondaki ahengi kulaklar duymuyor, içler dinliyor, dinledikçe bir başka âleme yükseliyor. Bakarken ne oluyor anlamıyorum, içimi içine çeken büyüleyici bir çehre, bir güzellik denizi, sevimli titreşimlerle gönlümü ferahlatan bir hava, derken bir melek sesi ve nefesi kadar gizli ve ılık bir okşayış ve sarılış içinde kalıyorum; o, ben; ben o oluyoruz gibi bir şeyler oluyor, sizde de böyle şeyler olur mu?”

 Yazı manasına gelen hat, İslamiyet sayesinde sanat payesine ulaşmış, çizenlere ve bakanlara huzur veren ruhanî bir sanat olmuştur. Hat sanatı ancak İslam harfleri ile yapılabilir. İslam harflerine Arap harfleri demek her ne kadar menşeini göstermesi bakımından düşünülse bile uygun bir isimlendirme değildir. Çünkü bu sanatın gelişmesine kavmi unsurlar değil dinî saikler vesile olmuştur. Bu sanat yüce Kur’ân-ı Kerim’i güzel yazma gayretinin bir mahsulü olup, farklı kavimlere mensup pek çok müslümanın katkısı ile vücut bulmuştur. İslam coğrafyasının tamamına yakınında yüzyıllar boyu kullanılmış ve sürekli geliştirilmiştir.

İslam’ın ilk yıllarında Mekke ve Medine’de kullanılan iki çeşit yazı vardı. Birisi Nebat yazısından gelen ve Şamî diye isimlendirilen yuvarlak yazı, diğeri de köşeli aletlerle çizilen, abide yazısı olarak kullanılan köşeli Ma’kılî yazısı. Mahmud Bedreddin Yazır’ın “Kalem Güzeli” eserinde belirttiğine göre Kur’ân ayetlerini yazmak için başlangıçta Ma’kılî yazı tercih edilmiş, fakat onun köşeli olmasının el ile yazarken verdiği zorluk sebebiyle bu yazıya diğer Şamî yazının yuvarlaklık unsurları da katılarak yeni bir yazı türü vücuda getirilmiştir. Mensub denilen bu yazıyı Hz. Ali ıslah etmiştir. Hz. Ömer zamanında Kûfe’de kurulan Kur’ân-ı Kerim’i yazma heyeti bu yazıyla yazdıkları için Mensub denilen yazı Kufî olarak isimlendirilmiştir. Bu sebeple Hz. Ali, Kufî yazının kurucusu olarak kabul edilir. İlk Kur’ân nüshalarının yazıldığı Kufî yazıdan çıkarılan diğer yazı çeşitleri, asırlar içerisinde gelişmiş ve çeşitlenmiş. İlk 5 asır içerisinde gelişen ve Aklam-ı Sitte (6 Kalem) olarak isimlendirilen Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhani, Tevki, Rikaa hatlarını etkileyici bir estetik üslupla ortaya koyan kişi, son Abbasi hükümdarı Mutasım’ın kölesi olan Yakut-ı Mutasımî’dir. Onun uslubunu Süleymaniye Caminin hattatı olan Ahmed Karahisarî doruk noktaya çıkarmıştır. Fakat Karahisarî’den önce gelen Amasyalı Şeyh Hamdullah, Sultan II. Beyazıt’ın teşvikiyle Yakut-ı Mutasımi’nin eserleri üzerinde çalışarak öyle mükemmel bir tarz geliştirmiştir ki artık Yakut-ı Mutasımî’nin üslûbu kullanılmaz olmuş, Karahisari’den sonra da büsbütün terk edilmişti. Artık “Kur’ân, Mekke-Medine’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” darbı meselinin söylenmeye başladığı asırlara gelinmiştir. 17. asırda Hafız Osman, Aklam-ı Sittedeki hatlar için öyle bir üslup geliştirdi, yazıya öyle sıcak bir görünüm kazandırdı ki artık Şeyh Hamdullah’ın üslûbu da geride kaldı.

İranlıların bulduğu Talik ve Divanî yazı da Osmanlı hattatlarının elinde bambaşka bir görünüm kazandı. İranlı İmadü’l Hasanî’nin muhteşem talik üslûbu, Mahmud Esad Yesari ve oğlu Yesarizâde Mustafa İzzet’in elinde tekamül etti. Yine İranlıların bulduğu Divanî yazı da Osmanlı sahasında gelişti ve resmi evrakların yazımında kullanıldı. Maliye kayıtları için kullanılan Siyakat yazısı ile hızlı not alma amacıyla kullanılan Rik’a yazısı, kültür alemine Türklerin kazandırdığı yazı türleridir. Rik’ada harflerin dişleri tamamen kaybolmakta, iki nokta çizgiye, üç nokta külaha dönmekte, böylece çok seri bir şekilde not alabilme imkanı hasıl olmaktaydı. Cumhuriyetin ilanından sonra Nazım Hikmet, Abdullah Cevdet gibi fikren İslam yazısına karşı olan kişilerin bile Latin harflerini kullanmayıp notlarını Rik’a ile almaya devam ettikleri kaydedilir. Çünkü Latin harfleriyle hem Rik’a kadar seri yazılamaz hem de çok yazınca kol yorulur. Çünkü kolun sağdan sola (dışarıdan içeriye) doğru gelmesi tabiîdir. İçeriden dışarı doğru yani soldan sağa doğru yazma uzviyeti bozduğu için kolu yorar.

İslam harflerinin bir başka üstün yönü de gözü yormamasıdır. 1950’li yıllarda bir Rum göz doktorunun muayenehanesinin duvarına “Gözlükten kurtulmak isteyen Hüsnü Hatla uğraşsın” yazısını asması sebebsiz değildir. Zira dikkat edilirse, çocukluk yıllarından itibaren sürekli Kur’ân-ı Kerim okuyanlarda göz bozukluklarına pek nadir rastlandığı kolaylıkla müşahede edilebilir. İslam harflerinin kıvrımlı yapısı gözü dinlendirir ve güçlendirir.

İslam harflerinin bir diğer özelliği de gönle huzur vermesidir. Zaten hüsnü hat yazabilmenin yegâne şartı, imanlı ve huzur dolu bir gönle sahip olmaktır. Böyle bir gönlün eseri de elbette insana huzur verir. Nitekim Mahmud Bedreddin Yazır, I. Cihan Harbi esnasında tanıştığı Macaristanlı bir ressam arkadaşı ile savaştan sonra İstanbul camilerini gezerken Sultan Ahmed Camiinde Celi Talik yazı ile yazılmış “El kâsibu Habiballah” yazısının önünde dururlar. Macaristanlı Ressam, Mahmut Yazır’a şunları söyler:“Dostum! Bu sizin yazılarda bir hâl var. Çok dikkat ediyorum, ilk bakışta sâde bir renk, geometrik bir sessizlik, baktıkça harekete geliyor, canlanıyor, cilveleniyor. Önce bir tatlı bakış, arkasından yavaş yavaş içe süzülen canlı bir akış, sessiz bir armoni içinde rûhu oynatan metafizik bir mûsıki var. Lakin ondaki ahengi kulaklar duymuyor, içler dinliyor, dinledikçe bir başka âleme yükseliyor. Bakarken ne oluyor anlamıyorum, içimi içine çeken büyüleyici bir çehre, bir güzellik denizi, sevimli titreşimlerle gönlümü ferahlatan bir hava, derken bir melek sesi ve nefesi kadar gizli ve ılık bir okşayış ve sarılış içinde kalıyorum; o, ben; ben o oluyoruz gibi bir şeyler oluyor, sizde de böyle şeyler olur mu?”

İslam yazısının bir diğer üstün yönü de zihni dinlendirmesidir. Nitekim II. Abdülhamid, ağır devlet işlerinden bunalınca ve yorulunca hüsnü hat meşk ederek rahatlar ve dinlenirmiş. Üniversitelerde, özellikle zihni yoran zor derslerin okutulduğu bölümlerde okuyan kardeşlerimize tavsiyemiz hüsnü hat veya ebru gibi insanı dinlendiren bir sanatla uğraşmalarıdır. Ders çalışmaktan yoruldukça bol bol meşk ederek zihinlerini dinlendirebilirler.

Hüsnü hat sanatında usta olabilmenin de birtakım şartları vardır. Bunlardan ilki müslüman olmaktır. Nitekim gayri müslimlerden pek çok kişi bu sanata merak salmış fakat hiç biri usta bir hattat olamamıştır. İkinci husus huzurlu ve sakin bir tabiata sahip olmaktır. Zira asabi bir insanın yazısı testere dişi gibi keskin ve ruhu tırmalayıcı olur. İnsana huzur veren bu sanat ancak huzuru kalp ile icra edilebilir. Üçüncü husus her sanat için geçerli olan husustur ki o da bir üstaddan ders almak ve sürekli meşk yapmaktır. Düzenlilik ve devamlılık esastır. Nitekim meşhur hattat Hafız Osman’ın hat dersi için kar kış demeden sürekli Haseki’den Eyüp’e gittiği hatta bir defasında ayakkabısı parçalandığı halde yalın ayak derse geldiği rivayet edilir.

Rabbim gönüllerimizi, gözlerimizi Kur’ân’ın ve İslam harflerinin nuruyla aydınlatsın. Kur’ân yazısı ile yazabilmeyi ve bir evlat olarak hiç değilse dedelerimizin mezar taşlarını okuyabilmeyi bizlere nasip etsin. Evlerimizi hüsnü hatlar, dimağlarımızı da bu hatlarda yer alan mesajlar süslesin. Amin.