İslam Dininin İlim Ve İlim Adamına Verdiği Değer-2

Yazar: 
Zeki Soyak
Köşe: 
Cuma Sohbetleri

Değerli müslümanlar, ilim öğrenmek ve ilim öğretmek çok büyük bir ibadettir. Peygamber mesleğidir. Peygamberimizin izine, yoluna düşmektir. Onun için müslüman hayatının sonuna kadar ilim öğrenmekle mükelleftir. Çünkü bilmediklerimiz ile bildiklerimizi kıyas etsek, bildiklerimiz bilmediklerimizin yanında bir nokta bile değildir. Öyleyse bir kısım bilgileri edindikten, öğrendikten sonra artık "ben yeterli bilgiye sahip oldum" deyip asla ve asla ilim öğrenmekten kendimizi azad etmeyelim. Kendimizi ilim öğrenmekten müstağni kılmayalım. Son nefesimize kadar ilim öğrensek, ilim öğretsek yine de bilmediklerimiz yanında bildiklerimiz bir nokta mesabesinde bile değildir.
Bunun yanında bildiğimiz ve öğrendiklerimizi de başkalarına öğretmek durumundayız. Birisi bizden ilim öğrenmek için gelse veya bir sorusu olsa da cevap istese şayet bunu biliyor isek, öğretmemiz gerekir. Hatta o konu farz ve amel konusunda ise o anda o bilgi verilmezse o insan yanlış bir şey yapacaksa, o bilgiyi ona vermek ve öğretmek farzdır.

Demek ki müslüman ilmin anahtarı olacak asla ve asla kilidi olmayacak. Bir müslüman eğer ilim öğrenir de o ilmi başkalarına öğretmezse o ilmin gardiyanı olmuş olur. Yani onu kendi beden hapishanesinde hapsetmiş olur. Bir müslüman bir ilim öğrenir de onunla amel etmezse o ilmin katili olur. Öyleyse müslümanlar, biz ne ilmin gardiyanı, ne de katili olalım. Biz ilme hayat suyu veren bir insan olalım.
Değerli müslümanlar, bir insan İslamî hakikatlerden bir hakikati öğreniyor fakat amel etmiyor ise bu çok büyük bir vebal, çok büyük bir günahtır. Bu gibilerin akıbeti de kötüdür. Veya kıskanç, ilim noktasında cimrilik yapıyor, öğrendiklerini başkasına öğretmiyor. Ya da kıskanç ve cimri değil de tembel. Öğrendiklerini yaşamakta tembellik yapıyor, öğrendiklerini başkalarına öğretmekte tembellik yapıyor. Her ikisi de mecruhtur, yerilmiştir.
Bakınız Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir insan ilim öğrenip de başkalarına öğretmezse onun akıbeti hakkında ne buyuruyor.
“Herhangi bir kişi bir ilim öğrenir de onu ketmederse o kişi kıyamet gününde ateşten bir gemle gemlenmiş olarak getirilir.”[1] Allah muhafaza buyursun.
Değerli müslümanlar, demek ki bizler İslam’ın yayılması, faydalı ilmin yayılması, zararlı ilimlerin toplumdan uzaklaştırılması için ilim öğrenecek, öğrendiğimizi yaşayacak ve öğrendiğimiz, yaşadığımız İslamî hakikatleri, ilimleri yaygınlaştıracak ve diğer insanlara öğreteceğiz. Bu müslümanlar için vazgeçilmez zaruri bir vazifedir. Ebu Hureyre radıyallahu anhın şu sözüne dikkat edelim:
 “Ben Kur’an’daki şu iki ayet olmasaydı asla ve asla Rasulullah aleyhissalatü vesselamdan işittiğim, öğrendiğim hiçbir şeyi rivayet etmezdim.”[2]
Ebu Hureyre radıyallahu anh Rasulullah aleyhissalatü vesselamın hadislerini en çok rivayet eden sahabidir. Çünkü o dünya işiyle meşgul olmamıştır. Karnını doyurmak onun için kâfi gelmiştir. Hep Rasulullah aleyhissalatü vesselamla beraber olmuştur. Onun dizinin dibinden hiç ayrılmamıştır. Ondan sonra da sahabelerle beraber olmuştur. Kendisinin Rasulullah aleyhissalatü vesselamın huzurunda bulunmadığı zamanlar veya müslüman olmasından önceki devirlerde Rasulullah aleyhissalatü vesselamın buyurduklarını öğrenmek için hep sahabilerle beraber olmuş, işi gücü ilim tahsil etmek, amel etmek ve neşretmek olmuş. Bundan dolayı da kendisine çok hadis rivayet ediyor diye bazı insanlar kınama ve ikazda bulunmuşlar. O da “Eğer Kur’an-ı Kerimde şu iki ayet olmasaydı Rasulullah aleyhissalatü vesselamdan işittiğim hiçbir şeyi asla ve asla başkalarına nakletmezdim. Rasulullah aleyhissalatü vesselamın hadisleri bende mahfuz kalırdı.” demiş.
O iki ayet, Bakara suresinin 174 ve 175. ayet-i kerimeleridir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de bununla biraz para alanlar gerçekten karınları dolusu ateşten başka bir şey yemezler. Kıyamet günü Allah onlara ne söz söyler, ne de kendilerini temize çıkarır. Onlara sadece acı veren bir azap vardır. (Kitabın ayetlerini, Allah’ın bildirdiklerini az bir dünya parası karşılığında gizleyerek satanlar yok mu) İşte onlar, hidayeti verip sapıklığı, affedilmeyi bırakıp azabı satın alan kimselerdir. Bunlar, ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!”
Değerli müminler, bu ayet-i kerimeler yahudi âlimleri hakkında inmiş ancak kıyamet sabahına kadar, Kur’anî hakikatleri gizleyen, Kur’an’ın hakikatlerini söylemekten çekinen ve onları makam, mevki, para, pul, insanlar arasındaki itibar sebepleriyle açıklayamayan insanlar, âlimler hakkındaki Allah’ın hükmünü de ifade etmekte, onları da kapsamaktadır. Çünkü yahudiler Tevrat’ta, hıristiyanlar İncil’de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin isminin yâd edildiğini ve böyle bir peygamber geleceğini gizliyorlardı ve bunu gizlemek için de bir kısım insanlardan maddî yardım görüyorlardı. Şimdi de Kur’anî hakikatleri, İslamî hakikatleri, Kur’an’ın o kıyamet sabahına kadar değişmeyen, değiştirilemeyen gerçeklerini söylemekten çekinen ve yahut da onları tevil eden veya tahrif edenler bu ayet-i kerimedeki aynı hükme tâbidirler. Yani onlar, Kur’an ayetlerini az bir dünya menfaati karşılığında satanlar ve dolayısıyla Allah’ın azabına müstahak olanlardır. Allah onlarla öbür âlemde konuşmayacak ve onları asla tasfiye etmeyecek ve böyleleri cehennem ateşini hak etmiş olacaklardır. Çünkü onlar hidayete karşı dalaleti satın almışlar, Allah’ın af ve mağfireti yerine Allah’ın azabını satın alarak ateşe müstahak olmuşlardır. Allah cümlemizi muhafaza buyursun.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte de şöyle buyuruyor.
“Ben sizi bembeyaz, gecesi de gündüz gibi aydınlık olan (her hükmü açık, berrak) bir din üzere bıraktım. Kim ki benim apaçık bıraktığım o hükümden (yani İslam’dan, Kur’anî hakikatlerden, sünnet-i seniyyeden) dönerse muhakkak helak olmuştur. Benden sonra yaşayan kişi muhakkak pek çok ihtilaflarla karşı karşıya gelecektir. O ihtilaflar (o çekişmeler, o didişmeler) esnasında benim besbelli olan sünnetime ve raşit halifelerimin (yani Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali radıyallahu anhümün) sünnetine (yoluna) tâbi olunuz. (Öyle bir sarılış olsun ki) bir insan azı dişleriyle nasıl güçlü tutarsa siz de Kur’an’a, sünnete ve hidayet üzere olan, o rüştün en zirvesinde olan dört halifenin sünnetine yapışın. (Asla ve asla oradan ırak olmayın. Şayet Kur’an’ ve sünnet çizgisinden uzaklaşırsanız, İslam’ın gerçeklerinden uzaklaşırsanız netice hüsran olur ve netice helak olur.)”[3]
Değerli müminler, işte öyle bir devirdeyiz. Yani ihtilafların fitneye ve tefrikaya dönüştüğü; her türlü kötülüğün, rezaletin, ahlaksızlığın fazilet kabul edildiği; dine karşı olmanın, namaz kılmamanın, oruç tutmamanın, zekât vermemenin, hacca gitmemenin, zina etmenin, içki içmenin, her türlü ahlaksızlığı yapmanın çağdaşlık ve medenîlik kabul edildiği ve yalan yanlış bilgileriyle vahye karşı durmanın, Kur’an’a karşı durmanın bir fazilet kabul edildiği bu fitne döneminde, Kur’an’a sarılanın, Allah Rasûlünün, canımız efendimiz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemin yoluna sarılanın kurtulacağı, dışarıda kalanın helak olacağı bir devirde yaşıyoruz. Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yapmış olduğu teşbih çok calib-i dikkattir. Yani bir insanın azı dişleriyle bir şeyi tutması nasıl kuvvetli olursa siz de sünnete böylece yapışınız. Sünneti böylece sımsıkı tutunuz buyuruyor âlemlerin efendisi, canımız efendimiz Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem.
 Değerli müslümanlar, zamanımız maalesef bir fetret devridir. Bir fitne devridir. Her türlü kötülüğün şüyu bulduğu, revaç bulduğu hatta takdir edildiği, her türlü güzelliğin, faziletin ise dışlandığı bir dönemde yaşıyoruz. Kurtuluşumuz Kur’an ve sünnete, İslamî hakikatlere sımsıkı sarılmakla mümkün. Görüyorsunuz her gün nice nice kötülükler, nice nice ahlaksızlıklar insanlık semasını karartmakta, nice mazlumların, mustazafların ah u figanı afâkı tutmaktadır.
Peki, bu olanlar karşısında müslümanlar olarak biz ne yapmaktayız. Dağınık, bölük pörçük olmuş, birbirimizden habersiz hatta birbirimizle çekişen, hatta birbirimize düşman olan bir topluluk haline gelmişiz. Bunun sebebi cehalettir, bunun sebebi inanç zafiyetidir. Bunun sebebi dünyevîleşmektir.
Bakınız insanlarımız bizim mezhebimizde yani Hanefi mezhebinde yenilmesi kesinlikle haram olan birçok şeyi yiyip içiyorlar. Artık kesin olarak haram olan yiyecekler, içecekler, bugüne kadar tadat edilmiş olanların yanında, bugüne kadar hiç yenilmeyen içilmeyen şeyler de yenilir içilir hale gelmiştir. Sebep, bozulan dünyanın, bozulan insanların bozulan halleridir. Mesela deniz ürünlerinden yengeç, ahtapot, dişi ile başkasına zarar veren köpek balığı ve görünüşünde bir çirkinlik olan, insan tabında bir ürperti doğuran kurbağa, yılan v.b. şeyleri yemek, Hanefî mezhebine göre haramdır. Bugün bunu beş vakit namazlı insanların da yediğini duyuyoruz. Bu gibi şeylerden kesinlikle sarf-ı nazar edelim.
Sebep, sünneti ve Kur’an’ı bilmemek, İslamî ilimlere vâkıf olmamaktır. Bilmiyorsak bilene soralım. Görmüyorsak görene danışalım. İşitmiyorsak işitene danışalım da hiç değilse görmediklerimizi görelim, işitmediklerimizi duyalım, bilmediklerimizi öğrenelim değerli müslümanlar.
Tekrar ifade edelim İslam’la yani vahiyle ilim asla çatışmaz. Ancak ilim diye ortaya konulan bir sürü safsatalar, bir sürü teoriler, bilimle hiçbir alakası olmayan ideolojik düşünceleri ilim sayıyorlarsa İslam böyle rezaletlere, böyle insanî, İslamî olmayan düşüncelere asla rağbet etmez onu reddeder. Ama İslam, faydalı olan, gerçek olan ilmi teşvik eder ve müslümanların böyle bir ilmi öğrenmesini gerekli kılar.
Rabbimiz Teâlâ bizleri İslam’ı en güzel bir şekilde öğrenen, öğreten, faydalı ilimleri öğrenip öğreten ve hayatına yansıtan salih kullar zümresine ilhak eylesin. Âmin.

[1] İbn Mace, Mukaddime 24

[2] İbn Mace, Mukaddime 24; Buhari, Muzaraa 21;

[3] İbn Mâce, Mukaddime 6; Hâkim, Müstedrek, K. İlim 7, I, 321