İşte Böyle
Kamil ağa ailenin fertlerine tembih ederdi: ''Hacet için eve gelenleri boş çevirmeyin. Çok veremezseniz az verin. Lakin gelen eli boş dönmesin. Belli olmaz gelen Hızır olabilir.'' "Bu anlatılanlar aynıyla vakidir." Emiroğlu Ailesi, Bursa'nın Orhaneli Kazasının Karesi Köyünde yaşamaktadır. Üç nesil (dede, baba, torun) yardımseverlik ve misafirperverlikleriyle tanındılar.
Baba Hacı Necib; “Hocam bunları yazıp da bizi reklâm etme, bu işler Allah rızası için yapılır, O’nun bilmesi kâfidir” dediyse de, biz gelecek nesillere “güzel bir misal” olsun istedik. Hacı Necib Efendinin kalp güzelliğine, ihlâsına ve ısrarına rağmen, bu meziyetlerin tarihe geçmesini münasip gördük.
Haziran 2008 sonlarında, bir Perşembe günü, akşamla yatsı arasında Emiroğlu Ailesine misafir olduk. Yemek ikram etmek istediler, biz sofra başından az önce kalktığımızı söyledik. Kiraz getirdiler. Bir taraftan kirazları yerken, bir taraftan da anlatılanları zevkle dinledik. Osmanlı köylü ruhunu bir daha derinden hissettik. Alacağımızı aldıktan sonra müsaade istedik. Ev halkı hep beraber bizi arabamıza uğurladılar. Poşetlere hazırladıkları kirazları arabanın bagajına koydular. Biz onlardan ayrılırken çok güzel duygular içindeydik
Efendim, Emiroğlu Ahmed, Hacı Necib’in babası, Kamil Ağanın gayını, Ramazan ve Ahmet, oğulları olur. Cömertlik ve yardımseverlik bu ailenin genlerine işlediğinden aile boyu sürmekte, nesilden nesile intikal etmektedir. Öyle anlaşılıyor ki bu aile, köy içinde, çevre içinde Allah’ın rahmetidir. Bunun böyle olduğuna dair burada birkaç pırıltı arz edelim:
Nice zamandır, Ailenin kendine mahsus bir misafirhanesi bulunmaktadır. Yaz ve kış, ne zaman bir misafir gelse aile tarafından burada ağırlanmakta, köyün diğer hanelerine yük düşürülmemektedir. Yılın üç yüz altmış beş günü odaya misafir gelse Emiroğlu Ailesi ikrama hazırdır. Özelliği olan misafirler, bilhassa Emiroğlu Ailelerine havale edilir.
Gelip geçen yolcular misafir edildiği gibi, “romanlar” da misafir edilir. Bir keresinde gelen “Romanlar” üzerlerinde para olduğunu, odada kalamayacaklarını söylerler. Bunun üzerine eve getirilip misafir edilirler.
Hacı Necib, “bir kış kıyamet günü bir “hanım roman” atıma bindirdim, kazaya kadar götürdüm” dedi. Köy şehre on beş kilometre kadar uzaklıktadır. Gelenlerin aç açık kalmaması için, Emiroğlu Ailesine haber verilmesi yeterliydi. Cömertlik, iş görme, hacet giderme bu ailenin tabiatı haline gelmişti. Kamil Ağa sigara içecekse tabakasını çıkarır, ortaya koyar, isteyen o tütünden sigara sarardı. Kamil Ağa ailenin fertlerine tembih ederdi: “Hacet için eve gelenleri boş çevirmeyin. Çok veremezseniz az verin. Lâkin gelen eli boş dönmesin. Belli olmaz gelen Hızır olabilir.”
Hacı Necib Efendi’nin oğlu Ahmet DEMİR de bu minval üzere hayatını sürdürür. Minibüsçülük yapan Ahmet DEMİR köylünün Kazadan görülecek her işinde, sanki emre âmâdedir. Elektrik parası mı ödenecek, alınıp satılacak bir şey mi var? Hepsi Ahmet DEMİR’e havale edilir, o da, “bıktım artık alacağınızdan, satacağınızdan” demez. Yıllar yılı köyün kahrını çeker durur.
Hacı Necib, “yardımseverliğimiz sayesinde az ekinimizin çok bereketini gördük. Ambarımızın dibini görmedik. Yokluk nedir bilmedik” dedi.
Aşağıda okuyacağınız olay, bir Bursa yolculuğunda, Hacı Necib’in büyük oğlu Ramazan tarafından bizzat şahsıma anlatıldı:
Çocukluğumda (yaklaşık olarak kırklı yıllar) sisli bir kış günü, akşamüzeri evde otururken birkaç el silah sesi işittik. Kamil Dedem (!) “gidelim bakalım bu saatte bu silah sesi nedir?” dedi. Gittik. Köyün dışında on iki avcı, on iki de köpek. Hoş beşten sonra hâlu ahvâli sorduk. Anlattılar:
Keles yolunda (Keles komşu ilçemiz olur) köpekleri salmışlar, avlanmışlar, yorulmuşlar. Sis de yollarını şaşırıp kaybolmuşlar. Gele gele bizim köye kadar gelmişler. Çaresiz bizim köye sığınma lüzumunu hissetmişler ve birkaç el ateş etmişler.
Misafir ettik. Ertesi gün yolcu edecektik. Fakat o gece öyle bir kar yağdı ki, ne gitmek mümkün ne gelmek. Yollar, bugün yarın derken on iki gün sonra açıldı. Dolayısıyla biz misafirlerimizi on iki gün ağırladık. Derken yollar açıldı, uğurladık.
Aradan belki elli sene geçti. Bir gün Çekirge’de (Bursa’nın bir semti) parkta oturuyordum. Yanıma bir adam geldi, selam verdi. Nereli olduğumu sordu. İlçemi, köyümü söyleyince
“Yahu!” dedi, “o köyde bir Kamil Ağa vardı, ne oldu o ?”
“Kamil Ağa sizlere ömür” dedim. “O benim dedemdi” Adam:
“Desene Köyün direği yıkıldı.”
“Siz Kamil Ağayı nereden tanıyorsunuz?” dedim.
Yukarıdaki hadiseyi anlattı. On iki avcıdan birisi de oymuş. Kendilerine gösterilen sıcak alakadan, dedemin fedakârlığından bahsetti. Çok memnun kaldıklarını söyledi.
Aradan zaman geçti. Aynı kişi yanında üç kişi daha olduğu halde yine geldi. Bana, dedemin misafirperverliğine karşılık bir iyilik yapmak istiyorlarmış. Israrla benden ne istediğimi sordular. Ben de sağlıklarını istediğimi, başka bir şey söylemediğimi söyledim. Halimin vaktimin yerinde olduğunu, hiçbir şeye muhtaç olmadığımı ifade ettim. Çok ısrar ettilerse de “şu” dedirtemediler.
İçlerinden biri:
“Ramazan, mademki sen bizden bir iyilik, bir bedel istemiyorsun, öyleyse sen bize bir iyilik yap!” dedi.
Ben “Hay hay, buyurun” dedim.
“Sen bizi o köye bir daha götür. Herhalde o “kabuklu kuru fasulye” yine vardır” dedi?
“Var” dedim.
“Pişirecek kadın da var mı?” dedi?
“Ninem öldü ama annem sağ” dedim.
Anneme telefon ettim: “Yarın köye dört misafirle geliyorum, kabuklu kuru fasulyeyi pişir” dedim.
Gittik, babamda bir gece misafir kaldık, döndük. Memnun kaldılar.
Bir zaman geçti, aynı adam geldi.
“Ramazan dedi, “bizim boya fabrikamız var, oğlanlar müştereken işletiyorlar. Fakat bir zamandan beri anlaşamıyorlar. Gel sen bizim aramızı sulh et.” dedi.
“Benim öyle, arabuluculuk diye bir maharetim yok ama gidelim, belki Allah bir çıkış yolu gösterir” dedim.
Gittik. Çocuklara çok yalvardım. Dilimin döndüğü kadar dost nasihati, ağabey nasihati ettim. Ne dediysem ikna edemedim.
Sonunda:
“İlle de siz bu fabrikayı satacak mısınız?” dedim.
“Evet” dediler “satacağız”
“Tutun elimden!”
Tuttular.
Ve ben fabrika sahibi oldum.
“Şimdi sen bu olaya ne buyurursun hocam?” dedi Ramazan.
Ben hayretler içinde dinliyordum.
Söze hacet yoktu. İlm-i İlâhî, adl-i ilâhî, kudret-i ilâhî apaçıktı.
















