Nihai Evrensel İslam Birliğine Giden Süreçteki Dönüm Noktaları-13
Kur'ân ve Sünnetin içerisinde sarmal biçimde yer alan; itikâdî, ahlâkî, fıkhî (uygulamaya yönelik) unsurları, bir eğitim süreci içerisinde, müminlerin ruh ve beden dünyalarına aktarmak ve bütün Ümmet-i Muhammed'i, aynı usûlle, "ümmet bilincine" ulaşacak doğrultuda eğitmek...
Bir yapı düşünün: Hem tekke ahlâkî değerleri üstün tutan bir anlayış ve inanç yapısını, çatısı altında, nefis tezkiyesinden geçme iradesiyle mürîd olanlara aktarıyor; hem de medrese itîkâdî, ahlâkî ve fıkhî bilgileri, sahih ve muteber kaynaklara dayalı olarak öğretiyor ve uygulamalı eğitimle hayata geçiriyor… İşte, ümmet bilincinin yok olmaya yüz tuttuğu, Osmanlı’nın dağılma sürecine girdiği zaman diliminin başlarında, Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, ilerleyen süreçte, inananları, tekrar, “ümmet bilinci” içerisinde, sosyal, ekonomik, askerî ve siyâsî birliğe taşıyacak yapının ilk harcını atıyor ve öncelikle tekke ve medrese arasındaki ayrılığı kaldırıyordu. Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin, halîfeleri vasıtasıyla İslâm Diyârında şekillendirdiği yapılar, aynı zamanda birer mektep konumundaydı. Zîrâ, kendisi, fizik, matematik gibi ilimlere de vâkıf bir insandı. Özellikle son yüz yılda, müslümanlar arasındaki ayrılıkları birlikteliğe inkılâp ettiren; İslâm Âleminin siyâsî, ekonomik ve kültürel gelişiminde rol alan aktörlerin büyük çoğunluğunun, “Hâlidiyye Ekolü”nün ahlâkî tedrîsinden geçmiş kişilerden oluştuğunu göz önüne aldığımızda: “Evvel zamanı (Asr-ı Saâdet ortamını), Âhir zamanda da oluşturmaya gayret etmek suretiyle İttihâd-ı İslâm’a ulaşma” stratejisi doğrultusunda yol alan insanların beslendiği kaynağı ve bu kaynağın “damarlarını” iyi kavramamız gerektiği gerçeği açıktır…
1779 yılında, bugün, Irak’ın kuzeyinde bulunan Şehrezur’a bağlı Karadağ’da doğan Mevlânâ Hâlid, ilk olarak, dînî ve dünyevî ilimleri öğrenir. 1805 yılında, hac yolculuğu sırasında tanıştığı Dayf adlı sûfî dervişin anlattıklarıyla hayatı yeni bir döneme girer. 1809 yılında, Abdullah ed-Dehlevî’nin mürîdi olmak için Hindistan’a yönelir. 1811 yılında; “Nakşîbendiliğin” ahlâkî eğitiminden geçmiş, gönül problemi çözülmüş durumda Hindistan’dan döndükten sonra, ed-Dehlevî’nin halîfesi olarak, Süleymaniye’de, mektep, medrese ve tekke sentezindeki merkezini kurar. “Bu milletin hayrını kim yiyecek?” zihniyetindeki zevâtın taarruzları O’nu yıldırmaz. Bağdat’taki karışık ortam, kendisini, faaliyetleri için daha uygun olan Şam’a yerleşmeye sevk eder ve hayatının geri kalan kısmını Şam’da geçirir.
Nakşîbendiliğin, İmam-ı Rabbânî’den sonra yeni bir ivme kazanması, Hâlid-i Bağdâdî hazretleri vasıtasıyla olur. Hem ilim, hem fikir, hem de gönül adamı özelliklerinde, aynı zamanda kâinâtı da okuyabilecek donanımdaki halîfeleri; Şam ve Bağdat dışında da, Kafkasya, Kırım, Güney Doğu Asya, Balkanlar, İstanbul; özellikle, Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde “Hâlidiyye Ekolü”nü kurumsallaştırırlar. Kurumlarını, ilmî, fikrî, irşâdî ve diğer sosyal hareketlerin merkezleri konumuna getirirler.
Tanzîmat da dâhil, II. Mahmut’la başlayan yenileme faaliyetlerine, Mevlânâ Hâlid Hazretleri bizzat destek vermiş; II. Abdülhamid’den itibaren de, “Hâlidiyye Ekolü”nün düşünce tarzı, “devlet siyaseti” haline dönüştürülmüştür. Bu siyaset, Cumhûriyet Dönemi de dâhil, iki bin yirmili yıllara uzanan süreçteki tarihî olayları adım-adım etkileyecektir. Osmanlı’nın son dönemi, Cumhûriyet’in ilk yılları ve devamında rol alan ilim adamlarındaki “Balkan” ağırlığı, son Osmanlı savaşları ve “Millî mücadele”de aktif görev yapan “askerî erkân”daki “Kafkas” ağırlığı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunun ön aşamaları, “Büyük Taarruz”un planlanması ve ikmal desteğindeki “Doğu ve Güney Doğu Anadolu” ağırlığı dikkat çekicidir. “Yıllarca süren savaş şartları ve yeni bir Devletin kuruluşu aşamasında, “Hâlidiyye Ekolü”nün sağlamış olduğu psiko-sosyal moral ortamı son derece etkili olmuştur” denilebilir.
Kafkaslarda, İslâm dinamizminin sembolü haline gelen Şeyh Şâmil, Hâlidiyye ekolündendir. Son devrin, Necip Fazıl ve Nurettin TOPÇU gibi dava ve fikir adamlarına yön veren, Abdülaziz Bekkine ve Abdülhakîm Arvâsî hazretleri gibi mürşîd-i kâmiller yine aynı ekole mensuptur. Fâtih tarafından bütün haklarıyla faaliyetlerinde özgür kılınan Fener Rum Patrikhanesi’nin, Osmanlı’nın son dönemlerindeki yayılmacı faaliyetleri, özellikle İstanbul Fatih semti yoğunluklu olarak tekkelerini kuran ve devletçe de desteklenen Hâlidî şeyhlerin gayretleri vasıtasıyla engellenmiştir.
Hâlidiyye Ekolü talebeleri, mektepli-medreseli ihtilafı içerisinde yer almamış; seferberlik yıllarında gönüllü olarak vatan savunmasına katılmışlardır. Tekke ve medreselerin kapatılmasından sonra, Hâlidî mürşidler, kimileri binalarını birer minare ilave etmek suretiyle câmiye dönüştürerek, kimileri zaten imam-hatip olarak görevli oldukları câmilerinde eğitim ve irşâd faaliyetlerine devam etmişlerdir. (Tekkelerin kapatılmasını olayını Abdülhakim Arvâsî hazretlerinin: “Hükümet, tekkeleri değil, boş mekânları kapattı. Onlar, kendi kendilerini çoktan kapatmışlardı.” şeklinde yorumlamasını not etmekte fayda var…) Bu mürşîdlerin büyük çoğunluğu, aynı zamanda, resmî imam-hatip olarak görevli idiler.
Özellikle, medreselerin kapatıldığı, açılan İmam-Hatip Okullarının da mektepli-medreseli ihtilafına kurban gittiği dönemin akabinde ortaya çıkan müftü, vâiz, imam gibi din adamı ihtiyacı, büyük oranda işte bu, câmi görünümlü, mektep-medrese hüviyetli Hâlidiyye Ekolü kurumlarının eğittiği kişiler arasından karşılanmıştır. Olayları kendi zaman dilimi içerisinde ele aldığımızda, o dönemlerde, toplumu kasıp-kavuran mektepli-medreseli ikilemini, en azından soğutmak için belki de böyle bir ara çözüm gerekiyordu.
Uzun seferberlik yıllarını yaşayan, savaş şartları içerisinde doğup-büyüyen kuşakların sevip-saydığı, itibar ettiği kişiler, elbette büyük oranda, savaş şartlarını her an yaşayan ve bu şartları çok iyi bilen askerî erkân olacaktır. Bir vefâ borcu veya zorunluluk olarak toplumlar, genelde, savaş şartlarının yaralarını sarıncaya, hayatın günlük akışı ve ülke şartları normalleşinceye kadar; işte bu itibar ettikleri, adlarından çok sık bahsettikleri, hatta çocuklarına isimlerini verdikleri kahramanlarını, siyasî arenaya taşırlar ve ülke yönetiminde söz sahibi yaparlar. Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş aşaması ve devamında da böyle olmuştur.
Ülkenin, İkinci Dünya Savaşının oluşturduğu psikolojik ortam ve payına düşen Osmanlı borçlarını ödeme yükünden kurtulduğu, kalkınma dönemine girdiği andan itibaren, “teknik adamların” daha çok gündemde ve söz sahibi olacağı âşikârdır. İşte, Türkiye’nin son kırk yılına damgasını vuran teknik adamlar, yine bir Hâlidiyye Ekolü mensûbu olan Mehmet Zâhid KOTKU Efendi’nin ahlâkî tedrîsinden geçmiş kişiler arasındandır. İnsanlar, artı ve eksileri ile bir bütün olarak kabul edilmelidirler. Amacımız, bazı isimleri özellikle ön plana çıkarmak değildir; yalnızca, İslâm Birliğine giden süreçte, hasbelkader az veya çok emeği geçmiş kişileri ve bu sürecin önemli kavşak noktaların aktarmaya çalışmaktır. Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapan rahmetli Turgut ÖZAL, -ki, bağımsızlıklarına kavuşan Türk Cumhûriyetlerinin İslâm ülkeleriyle bütünleşmeleri konusunda hizmetleri malumdur- yine, siyâsî hayatı boyunca, “İslâm Birliği” söylemini sürekli gündemde tutan; Başbakanlığı döneminde, sekiz büyük İslâm Ülkesinin birlikteliğinde kurulan D8 oluşumuna öncülük eden Muhterem Prof. Necmettin ERBAKAN Hoca, M. Zahit KOTKU Efendi’nin yön verdiği liderlerdir.
Çok partili dönemde bir-çok siyasî parti Hâlidiyye Ekolü mensubu kişileri kadrolarında TBMM’ne taşıdılar. Bu şahsiyetler, ön planda muhâlif ve hasım gibi görünen siyâsî yapılanmaları, arka planda, bir çimento gibi birbirlerine bağlamaya ve Millî birlik söz konusu olduğunda birlikte hareket etme noktasında buluşturmaya devam ettiler.[1]
[1] Alıntılar ve geniş bilgi için bakınız: Dr. Muhammet ÇAKMAK; “Elazığ ve Siirt Bölgesi’inde Naşîbendîliğin Sosyolojik Evreni.”, Kamil ŞENOCAK; “İsmailağa Cemaati” Yeni Şafak 16.09.2006, Abdurrahman MEMİŞ; Halid-i Bağdadî ve Anadolu’da Halidîlik.
