Sorumluluk
Allah'ın yeryüzünde halifesi olması hasebiyle büyük bir sorumluluk yüklenen insanoğlunun bu durumu Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır:
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de, onlar onu (emaneti, yerine getiremeyecekleri korkusuyla) yüklenmekten yüz çevirdiler ve bundan endişeye düştüler. (Bunun için de üzerlerinden alınmasını rica ettiler). Fakat onu (emaneti) insan yüklendi. Böylelikle o, (nefsine) çok zulmetti ve (akıbetinden) cahil oldu.” (Ahzab 72)
Âyet diyor ki; eğer, dağa inseydi Kur'ân;
Paramparça olurdu dağ Allah korkusundan.
Hangi insan durup da, ibret almaz ki bundan?
Sen ki, bir dağ yanında, ne kadar da cücesin,
Haddini bilmen için, DAHA KUR'ÂN NE DESİN!
Vücut olarak zayıf ve ömrünün kısalığı sebebiyle fani olan insanın yüklendiği sorumluluk gerçekten büyüktür. Eğer bu sorumluluğun farkında olur ve kendisini Allah’a götüren ilmi öğrenirse Allah yolunda yürüyerek O’na ulaşır. Bu da Allah’la kendi arasındaki tüm engellerin kaldırılması ile mümkündür. Şüphesiz ki Allah insanın bu sorumluluğunu yerine getirebilmesi için aciz bırakmamış ve onu ilim, irade ve akılla destekleyerek yaratılmışların en üstünü kılmıştır.
Kaliteli insan; bilgiyle donanımlı, ne yaptığını bilen, özgüven sahibi ve bilgiyi gerçek anlamıyla uygulayan kişi demektir. Zaten insanın sorumluluğu bahsedilen bu üç özellikten dolayıdır. Yoksa Allah, insana, gücünün yetmeyeceği ve aklının alamayacağını yüklememiştir.
İnsan, yaratılış olarak İslam’a meyillidir. Bu konuda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin, “Her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğar (Allah’ın insana verdiği yetkileri kullanarak İslam’ı benimseyebilecek kabiliyette). Ancak onu ebeveyni (veya çevresi) hıristiyan, mecusi veya yahudi yapar.” sözleri bunu teyit etmektedir. Yine insanın en güzel biçimde yaratılması Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır:
“Biz, şüphe yok ki insanı ahsen-i takvimde (düzgün bir şekilde, güzel bir suretin mükemmel bir mizacın ve çeşitli duyuların sahibi, pek çok gizli kabiliyetlere malik ve ilâhî emanetin yüklenicisi olarak) yarattık.” (Tin 4)
Yaratılış Gayesi
Yaratılmış her şey bir amaç ve gayeye yönelik olarak yaratılmıştır. Eşref-i mahlûkat olan insan da bu dünyaya boşuna gelmemiştir. Kâinatta ne varsa hep sana hizmet edecek, senin emrine verilecek, senin bir hedefin olmayacak… Bu, aklın kabul edemeyeceği bir şeydir. Akıl ve iz’an sahiplerinin de zaten bunu kabul etmesi mümkün değildir. Yeryüzüne halife olarak gelen insan, halifeliğinin gereğini yapmalıdır. O nedir? Ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluktur. Çünkü insan başıboş, keyfine göre hareket etsin diye yaratılmamıştır. Nitekim Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“İnsanoğlu kendini başıboş bırakılacak mı sanıyor?” (Kıyamet 36)
İnsan, akıl, ilim ve iradeyle beden ve ruhtan ibaret olan bir varlık olduğu için bu yaratılışın bir gayesi olması da doğaldır. Bizim, bir insan olarak her şeyden önce bir “kul” olduğumuz, yani birinin kayıtsız şartsız emrinde olduğumuz şuurunu kendimizde geliştirmemiz gerekiyor.
“Cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat 56)
Vücudum benim değildir. Allah tarafından bana verilmiştir. Ben onda emaneten duran bir kiracıyım, diye düşünmeli. Hayata gelme kararını ben vermediğim gibi, gitme kararını da ben veremiyorum, boyum, rengim, annem, babam ve daha birçok şeyler benim dışımda bir güç tarafından bana sorulmadan belirleniyor.
Dünyaya baktığımızda, olan hiçbir şeyin tek sebebi ben değilim, belki sebepler zincirinde son sebep benim. Güneşin sıcaklığına, gecenin gündüzün uzunluğuna ben karar veremiyorum. Etrafımda ve üzerimde hissettiğim öyle bir güç var ki, nefes alış verişimi bile o ayarlıyor. Nefesimi alırken geri vermeye, verirken de geri almaya bir garantim yok. Her an verdiğim veya aldığım nefes son olabilir. Kalbimin çalışmasını ben ayarlamadığım gibi, kanımın içinde milyonlarca bulunan kan hücrelerine de vazifelerini ben öğretmiş değilim.
Kısaca içte ve dışta nereye bakarsam bakayım bana hâkim olan ben değil, benim dışımda bir güç. Allah, içte ve dışta bana hâkimiyetini gösterirken, yine aynı noktalarda müthiş bir merhamet ve şefkat de gösteriyor. Benim hiç hakkım olmadığı halde, kendisine bir şey vermediğim halde bana sonsuz lütuflarda bulunuyor.
Vücuduma ait hangi organ olursa olsun o bana O’nun tarafından bir hediyedir. Hem de öyle değerlidir ki, hiçbir hakkım yokken bana verilmiş. Onlardan daha değersizini elde etmek için aylarca, günlerce çalışırken, onların bana bir ikram olarak verilmesi karşısında ikram sahibine karşı kayıtsız kalamam.
Ayet-i kerimede Rabbimiz bizden nasıl bir kul olmamızı tarif ederken şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler, Allah’tan korkup sakının ve (sizi) O’na (yaklaştıracak) vesile arayın, O’nun yolunda cihad edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Maide 35)
İbadetin anlamı doğrudan doğruya insan varlığının gayesini teşkil etmektedir. Allah’a ibadet, insanoğlunun şartları aşıp O’na yönelmesi ve O’nun kanunları çerçevesinde tavizsiz, engellemelere aldırmadan, yalnız Allah’ın kulluğu şuuruna ererek yapılabilir…
Başka bir ayet-i kerimede ise yüce Allah şöyle buyuruyor:
“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minun 115)
İnsan en basit bir aleti yaparken, bir gaye için yapar. Ondan nasıl yararlanacağını ve niçin yaptığını tasavvur ederek bir gayeye yönlendirir. Bu dünya yeme, içme ve eğlenme yeri değildir. Gününü gün etme yeri hiç değildir. Kaliteli ve karakterli bir insan, bu âleme geliş sebebinin öbür âleme, yani ahiret gününe birtakım hazırlık yapmak olduğunu bilecek ve yaptığı her hâl ve hareketinden inceden inceye hesaba çekileceği idraki içinde olacaktır. Kul, ahiretin imtihan tarlası olan şu fani âlemde, nefsini devamlı muhasebe altında tutacak ve ona her zaman; hesap var, mizan var, sırat var, cennet var, cehennem var vs. telkinlerinde bulunarak onun günahlara boğulmasına mani olacaktır. Böyle devamlı tefekkür halinde olan insanın ahlakı güzelleşir, kalbi rakikleşir, merhameti ve şefkati gelişir. Dolayısıyla topluma faydalı bir fert haline gelir.
Sorumluluk bilincinde olan şuurlu insanın Yaratan’ı unutması mümkün mü? O’ndan gafil olması düşünülür mü? Asla… İşte kaliteli insan olmanın özünde bu yatıyor: Sorumluluk… Yaptığı her işi bir amaca yönelik yapmak ve sonunda hesap verme duygusunu taşımak. Sorumluluk duygusunu taşımayan, gününü gün etme çabası içinde olan kişiye acıyarak bakmak lazımdır. Hatta kurtuluşa ermesi, insan olduğunu bilmesi için de böylesi zavallılara dua etmek lazımdır.
İnsan, seçiminde özgür olduğuna göre onun özgürlüğünü anlamlı kılacak olan sorumluluk fikridir. İnsana seçiminin sonuçlarıyla ilgili olarak hesap soracak otorite, onu belli bir görevle imtihan etmek üzere yeryüzüne indiren yüce kudretle aynıdır. Yükümlülük sorumluluğu, sorumluluk da yaptırımı gerektirmektedir. Temelde bu yaptırımları koyan da aynı otoritedir. İnsanı ve onun tabiatını en iyi bilen Allah olduğuna göre, onun varlık şartlarının bütünlük ve realitesine en uygun olanı da Allah bilir ve temel değerleri buna göre belirleyerek kuralları koyar.
Yaptığı hiçbir şeyin yanına kâr kalmayacağı, bir gün mutlaka bütün efalinden hesaba çekileceği, zerre kadar iyiliğin karşılıksız kalmayacağı ve zerre kadar kötülüğün de cezasız kalmayacağı şuurunda olan insan, elbette sorumluluğunu bilen, olgun ve kaliteli insandır.
















