Okuyamama
Birkaç yıl süren bir okuyamama hikâyesi anlatacağım sizlere. Bu hikâye benim hikâyem. Bu hikâye sizin de hikâyenizdir belki. Bu hikâye fetrete alışmış; fetret dönemleri ile kendini geliştirmiş, fetretler sayesinde dünya milletleri arasında mümtaz bir yer edinmiş bizim milletimizin hikâyesi.
Bu hikâye son fetretin ezikliğini, mahrumiyetlerini üzerinden bir türlü atamayanlardan bir tanesine ait bir hikâye. Bu hikâye unutulmaya yüz tutan acı gerçeklerin yeniden hatırlanış hikâyesi belki de…
Zamanın behrinde yakın bir akrabamın evine bayram ziyareti için ailecek gittik. Eve vasıl olup salonun köşelerinden birine ilişince, salonun en geniş duvarında bir değişiklik fark ettim. Dikkatlice bakınca çok mesrur oldum. Orada hüsn-i hat levhaları var idi. Malum, son yıllarda seküler anlayışın sarıp sarmalamadığı ailelerin sayısı da azalmaya başladı. Artık evlerimizin duvarlarını hilye-i şerifler, kelime-i tevhid yazıları, kıymetli tezhip örnekleri, ebru levhaları veya hiç olmazsa karınca dualarının yazılı olduğu minnacık levhaların yerine, maalesef Batı kültürünü hatırlatan modern resim örnekleri süslemektedir. Duvardaki levhaların bu gerçeğe rağmen orada bulunuşu beni sevince gark etmişti.
Önceki yıllarda alelâde levhaların yer aldığı duvar sathında beş adet hüsn-i hat levhası taht kurmuştu. Hüsn-i hat levhaları yerleştirilirken renklerin uyumuna azami gayret gösterilmişti. Levhaların alttan üste doğru sıralanışı bir çatı gibi, Selçuklu türbelerinin şeklini andırıyordu. En üstte faizle ilgili bir âyet levhası çatının en sivri ucunu oluşturmuştu. Sol tarafta iki adet aynı hadis-i şerifin iki değişik muhteşem istifinden oluşan levhalar yer almıştı. "Allahü fi avni’l abdi mâ dâme’l abdü fî avni ahîhi.(Kişi kardeşine yardım ettiği müddetçe Allah o kişiye yardımcıdır.)" Sağ tarafta en üstteki âyet çerçevesinin hemen altında, Fatiha suresi âyetlerinin meşk edildiği başka bir levha var idi.
Gelelim birkaç yıl zihnimi yorarak beni meşgul eden, çatının sağ en altını oluşturan levhaya: Hattat koyu yeşil bir renk tercih ederek sülüs bir örnek meşk etmişti. Gerçekten harika bir örnekti. Bu arada akrabalarla hoş beş faslını geçtik. Diğer levhaları okuduktan sonra ben bu güzel yazıyı okumaya başladım. Velâkin, üstten başladım, okuyamadım. Alttan denedim, sökemedim. Tam ortadan denedim, yine olmadı. Sağa, sola baktım benim bu gayretimi fark eden yoktu, herkes kendi halinde dertleşiyordu. Rahatladım. Hane halkının bu levhaları okumadan sırf zevk olsun diye oraya asmaları işime gelmişti(!). Bir levhayı okuyup diğerlerini bana soracak birinin olmayışı iyi bir şeydi.
Gerçekten iyi bir şey mi idi? Birisi “Hadi bakalım hoca efendi şu levhada ne yazıyor bir okuyuver!” dese ne derdim! Bu konularda mürekkep yalamış olduğumuzu akrabalarıma hissettirmiştim. Zaman zaman yazı türleri ve hattat hikâyeleri anlattığım da oluyordu. Sonra kimliğim ve mesleğim bunu gerektiriyordu. Hem geçmişe sahip çıktığını, köklerimize bağlı kalmamız gerektiğini ilan edeceksin; hem de bakar bakmaz Kadim Kültür’ümüzü hatırlatan en basit bir hüsn-i hat örneğine “ben bunu okuyamam” diyeceksin. Ayıp hoca, ayıp demezler mi adama! Birisi bu lafları bana söylese ne yapardım! Ben okuyamadım siz okuyun mu derdim! Yanımda merhum Nasreddin Hoca’nın kavuğu gibi bir kavuğum da yoktu ki, alın başınıza geçirin de siz bu işi halledin diyeyim! Bu duygular beni “neden bazı şeyleri bildiğini hissettiriyorsun” kabilinden bir pişmanlığa itti. Lakin gerçeğin rahatlatıcı olması başka bir pişmanlığı sudur ettirmişti. Neden öğrendiğini tam öğrenmiyorsun? Neden ortalığa çıkıp büyük laflar ediyorsun? Peki, böyle bir pişmanlık neye yarar? Neden kaçıyorum? Sen ortaya çıkma, ben ortaya çıkmayayım da kimin sırtına kalacak bu işler? Kaplumbağa bile yürümek için başını çıkartarak risk almak zorunda değil midir? Başlamak bitirmenin yarısı değil midir? O zaman hata başladığımız işin sonunu getirmemektir.
Tabii ki bu duygular beni terk etmedi. Ne zaman sağ en alttaki hat örneği beni görse, mahzun mahzun yüzüme bakıp, “beni oku, beni oku, ayıp oluyor” diyerek okumaya davet ediyordu. “Beni oku” davetine muhatap olanlar iyi bilir ki, okumaya davet sıradan bir davet gibi olmuyor.
Gel zaman, git zaman levhayı karşıma alıp, yazıları okumaya çalıştım. Adeta harfleri yeni yeni sökmeye çalışan öğrenciler gibiydim. Bu arada etrafımdakilere de durumu anlama fırsatını vermemeye azami gayret sarf ediyordum. Elifle başlıyorum arkası gelmiyor, “ha-sin-nun” bitişiğini “hasen” teleffuz ediyorum bir bütünlük arz etmiyor, elif ile başlayan yerden “ileyke” gibi bir şey çıkıyor; kelime yalnız kalıyor, sonradan “kema” olduğunu anladığım kelimeyi hep “keda” okuyordum, tam okuyabildiğim tek kelime ise, “Allah” lafzı oluyordu. Yazıyı aşk ile meşk eden hattat, o kadar girift bir istif yapmış ki, yazıyı önceden ezbere bilmeyen ya da bir yerlerde görmeyen kimsenin, taşlı tarlada at ile çift sürer gibi pat-küt etmekten başka çaresi olmazdı. Hatta harflere “marş marş herkes yerine” deseniz bile harfler birbirinden sıyrılıp, yerlerinden çıkamaz bir haldeydi. Demek ki, yazı, zihnimdeki levhalara meşk edilmiş âyetlerden ve hadislerden değildi. Zihnimi nelerle doldurmuşum!
Ramazan ayında bir derginin sahifelerini rast gele karıştırırken, bir sayfanın üst kısmında orijinal düz (istif yapılmamış) bir hat örneği gözüme çarptı. Gözüme bir şey olmadı, lakin yüreğim sızladı. Bu yazı 3-4 yıldır sökmeye çabaladığım cümle idi. İstifteki kelimeler aslî yerlerine oturmuş bir halde karşımdaydı. Hepsi yerli yerinde idi. “Ahsin kemâ ahsenallahu ileyke(Allah sana nasıl iyilik yapıyorsa, sen de öyle iyilik yap)” (Kasas 77). Bende bir şaşkınlık aldı yürüdü. Kendi kendime kelimelerle konuşmaya başladım: Sen miydin bre “ahsin”? Sen neden keda gözüküyordun “kema”? “İleyke” seni nerdeyse tam bilmişim! Ah be hattat üstadım! Hata sende! Nerden bileceksin yüzyıllar sonra muhteşem sanat eserlerinin bizler gibi, gözleri göremeyen, dilleri, nutukları, dimağları olduğu halde okuyamayan; sadece bakakalan ahfadına yadigâr kalacağını.
Okuyamama, başka okuyamamayı çağrıştırdı. Acaba Allah’ın Kitabını, sahibinin murat ettiği gibi okuyabiliyor muyuz? Kâinatı okuyup künhüne vâkıf olabiliyor muyuz? Tarihi okuyabildik mi? İnsanı okumak diye bir derdimiz var mı?
Ne bileyim okumamız gerekenleri okuyabiliyor muyuz? Yoksa okuyamama, bizleri kuşatan genel geçer bir vakıa mı olmaktadır?
Hal böyleyse, maslahat ne olur?
Traverten Tehlikesi
Gençlik, aynı zamanda sağlamlığın tecessüm etmiş şeklidir. Belli bir yaşa kadar insan daima alır. Bu dönem gençlik dönemidir. Aldıklarının nimet olduğunu insan ancak kaybederken anlar. İnsan kaybetmeye başladığında yaşlılık insana “hoş bulduk” demiştir.
Yaşlanma sızlanmanın sessiz halidir. Sızlanmaların en büyük sebebi, kaybetmeye razı olmamaktır.
Kemiklerin sertleşmesi ve damarların kireçleşmesi elastikiyetin, yumuşaklığın yok olması anlamına gelir. Bu yüzden yaşlılarımızın çoğunluğu çok kırılgan olur. Aslında her yaşlanan esnekliğini kaybetmektedir. Ancak bunu herkes yansıtmayabilir.
İnsan zihni de, bedeni gibidir. Hafıza ilk yıllarda ne kadar bilgi hıfzederse o bilgilerin yaşa göre kaybolma oranı o derece fazla, ya da az olur. Yani az bilgi daha çabuk zamanda kaybolabilir.
Kayıpları en aza indirmek için insan zihnen kendini “yeni” ile daima yenilemelidir. Çünkü zihinler de kireçlenmekle maluldür. İdeolojiler de kireçlenir. Onlar da insan zihninin ürünüdür.
Kireçlenme fiziken arttığında insan bedenini, zihnen arttığında insan aklını ve zekâsını, devlet yönetimi olarak fazlaştığında ise ideolojiyi bitirir.
Kireçlenme oranı üst seviyede olduğunda travertenleşme gerçekleşir. İşte bu, hafızalar ve gönüller için çok tehlikelidir. Bugün insan ideolojilerinin travertenleştiğine şahit olduğumuz gibi… Her şey dışardan akar gider, hiçbir şey içeri nüfuz etmez…
Bütün gayretler boşunadır…
