İslam Hukuku Ve Beşerî Hukuk
İslam hukuku, cemiyet hayatını tanzim etmek, insanların ve devletlerin birbirleri ile ilişkilerini düzenlemek gayesindedir. Bu söylediğimiz hususlar diğer hukuk sistemlerinin de amaçlarını oluşturur. Ancak İslam hukukunu diğer hukuklardan özellikle de beşerî hukuktan ayıran bazı hususiyetler vardır:
1- İslam hukuku ilâhî kaynaklıdır:
İslam hukukunun kaynağı, Allah Teala’nın yeryüzüne indirdiği son kitabı Kur’an ve insanlığa gönderdiği son peygamberi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetidir. İslam hukukunun diğer kaynakları olan icma ve kıyas bunlara tâbidir.
Bu özellik İslam hukukunun beşerî hukuktan ayrıldığı en belirgin özelliktir. İslam hukukunda ictihad yapan müctehidler vardır. Bunların ictihad çabalarına büyük mükâfatlar vaat edilmiştir. Kur’an ve sünnetin açıkça belirtmediği yerlerde müctehidler ictihad yaparlar. Ancak bu icithadlar hiçbir zaman Kur’an ve sünnetin naslarına aykırı olamaz; Kur’an sünnetin çizdiği çerçevenin dışına taşamaz. Böyle bir durumda o ictihadın muteberliği kalmaz.
Ayrıca Kur’an ve sünnetin açık hüküm koyduğu yerlerde ictihad faaliyeti yapılamaz. “Nas olan yerde ictihada mesağ yoktur” (Mecelle, mad. 14) kaidesi bunu ifade eder.
Beşerî hukuk ise adı üstünde beşer kaynaklıdır. Meşruiyetini topluma dayandırır. Ancak bunun pratikteki uygulaması çeşitlidir. Genellikle birkaç hukukçu bir araya gelir ve uygun olduğunu düşündükleri çeşitli maddeleri kanun tasarısı olarak yazarlar. Sonra bu tasarı, hukukçu olan veya olmayan insanlardan oluşmuş bir meclise gelir ve sayı çokluğuna göre kanun çıkar. Bu kanunlar çıkarken kanunu çıkaranların menfaatlerine olacak şeylerin eklenmesi hiç de az görülen şeylerden değildir. Mesela, 12 Eylül ihtilali yapanlar, kendi yaptırdıkları anayasaya, o dönemde yaptıkları her şeyi yargı denetimi dışında bırakan bir maddeyi ekletmeyi ihmal etmemişlerdir.
Beşerî hukukta, yasama yetkisi elinde olanları sınırlayan (nas gibi) kesin çizgiler yoktur. Önce bir anayasa yapılır. Bu anayasa kanunların sınırlarını gösterir. Anayasa (neredeyse) istenildiği zaman değiştirilebilir. Anayasaya diğer kanunların aykırı olup olmadığını denetleme bir mahkemeye verilir. Bu mahkeme sık sık birbirine zıt kararlar alabilir. Bu da çok garip karşılanmaz.
2- İslam hukuku hem dünyaya hem de ahirete yöneliktir.
İslam hukukunda bir fiil için iki karşılık vardır: Dünyevî ve uhrevî. İslam hukukuna göre suç kabul edilen bir fiili işleyen bir kişi, bir şekilde dünyada ceza almaktan kurtulsa bile ahirette ceza almaktan kurtulamaz. Bu sebeple müslümanlar vicdanlarını da terbiye ederler. Polisin görmediği yerde de kanunlara uymakla kendilerini yükümlü hissederler. Dünyevî olarak hiçbir ceza almayacaklarını bilseler bile İslam hukukunun kurallarına uymakta hassasiyet gösterirler.
Beşerî hukukta ise böyle bir durum yoktur. Sadece dünyevî cezalar vardır ve bu cezalar sadece yakalanıldığında söz konusudur. Bu sebeple polisin kendisini yakalayamayacağı durumlarda kişiler hemen kanunu çiğnerler. Russo’nun, “kanunlar örümcek ağı gibidir. Güçlüler onu deler geçer, zayıflar ise ona takılır” sözü beşerî kanunlar için geçerlidir. Zamanımız bu sözü doğrulayacak yüzlerce örnekle doludur. Birkaç baklava çalan çocuklar 10 yıldan fazla hapse mahkûm edilirken, ülkeyi milyarlarca soyanlar ya hiç hapse girmemiş ya da birkaç yıl ile kurtulmuştur. Ziya Paşa’nın dediği gibi:
“Milyonla çalan mesned-i izzette serefrâz
Birkaç kuruş murtekibin cây-i kürektir.”
(Milyonla çalan baş tacıdır. Birkaç kuruş götüreni ise kürek mahkûmu yaparlar.)
Beşerî hukukta insanların hakkına riayet de ancak kanun gücü ile mümkündür. Bir ülkede kanunlar güçlü olarak uygulanıyorsa orada görünüşte insanlar birbirlerinin hukukuna dikkat ederler. Bu durum zayıfladığı anda veya kanunun bir açığı bulunduğu anda hak hukuka riayet diye bir şey kalmaz, güçlülerin hukuku başlar. Avrupalılar kendi ülkelerinde birbirlerinin haklarına gayet saygılı davranırken nedense başkaları olunca bu durum ortadan kalkmaktadır.
1920’li yıllarda Amerika’da içki yasaklanmış ancak istenildiği gibi uygulanamamıştır. Kanun o kadar çok ihlal edilmiş, içki kaçakçılığı o boyutlara ulaşmıştır ki yasak kaldırılmak zorunda kalınmıştır.
3- İslam hukukunda güzel davranışlara mükâfat da vardır.
İslam hukukunda sadece ceza yoktur. İyi, güzel davranışlarda bulunanlara, İslam hukukunun kurallarına uyanlara, bu yaptıklarına karşılık olarak manevî mükâfat(sevap) konulmuştur. Bir müslüman, İslam hukukunun kurallarına sadece ceza korkusu ile değil aynı zamanda sevap beklentisi ile de uyar. Bunun da ötesinde Allah’ın rızası vardır. Bu sebeple bir müslüman kurallara seve seve uyar. Onu çiğnemek ya da esnetmek için uğraşmaz.
Beşerî hukukta ise böyle bir durum yoktur. Bu hukuka sadece işimize geldiği müddetçe uyarız. Bizi kârlı çıkardığını düşündüğümüz yerde bu kurallara uyar, zarar verdiğini düşündüğümüz yerde çiğnemenin yollarını ararız. Hemen her iş adamı devletten nasıl vergi kaçırılacağını araştırır. Bunu kanunî olan veya olmayan yollardan yapar. Hâlbuki dindar bir müslüman tüccar, zekât kaçırmaya uğraşmadığı gibi, vebale düşmeyeyim diye çoğunlukla farz olan zekâttan fazlasını vermeye çalışır.
4- İslam hukukunda niyetin yeri önemlidir.
İslam hukukunda pek çok husus niyete bağlanmıştır. İbadetler ancak niyet ile makbul olduğu gibi muamelelerde de niyetin önemli olduğu pek çok husus vardır. Bu sebeple kanuna karşı hile diyebileceğimiz, sureta kanuna uymak ama hakikatte kanunun ruhuna aykırı davranmak gibi bir durum müslümanlar arasında nadir görülür. Meselâ, kocanın sahip olduğu malı bir yıl dolmadan karısına devretmesi durumunda zekât mükellefiyeti düşer. Aynı şekilde bir yılın dolmasına az bir zaman kala kadın malı tekrar kocasına devrederse ondan da zekât mükellefiyeti düşer. Bu böylece her yıl yapılabilir. Bu, kanuna karşı hile diyeceğimiz bir durumdur. Ancak aklı başında hiçbir müslüman buna tevessül etmez.
Beşerî hukukta ise sadece kanun maddelerine uyulması yeterlidir. Birilerine borçlanan, iflas eden ya da düpedüz dolandırıcılık yapan kişiler üzerlerindeki malları hemen yakınlarının üstüne geçirmekte ve böylece borçlarını ödeme yükümlülüğünden kurtulmaktadırlar.
5- İslam hukuku insan hayatının tamamını kapsar.
İslam hukuku insanın her davranışı, yapacağı her işi için hüküm koymuştur. İbadetinden alışverişine, insanî ilişkilerinden devletlerarası ilişkilere kadar hüküm konulmayan madde yoktur. Yeme içmede, oturup kalkmada bile uyulması gereken kurallar vardır. Evin içine kadar İslam hukuku karışır.
Beşerî hukuk ise insan hayatının sadece belli bir bölümüyle ilgilidir.
6- İslam hukukunda teşrî hakkı ehliyete dayanır.
İslam hukukunda hükümlerin kaynağı Kur’an ve sünnettir. Bunları açıklama, bunlara istinaden çeşitli hükümleri ortaya koyma salahiyeti ise müctehid ulemaya aittir. Çünkü “Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” (Buhârî, İlim 10; Ebu Davud, İlim 1) Teşrî salahiyetine bir müctehid ancak ilmi ile ulaşabilir. Müctehidler yoğun çaba ve gayretlerle Allah Teala’nın muradını ortaya koymaya uğraşırlar. Hükümleri formülleştirirler. Devlet başkanı ve şurası bunları alıp kanun yapar. Müctehid olmayan bir devlet başkanı müctehidlerin ictihadlarına aykırı bir hüküm vaz’ edemez, kanun koyamaz. Hiçbir kanun ve ictihad da Kur’an ve sünnete aykırı olamaz.
Beşerî hukukta ise bu hak genellikle seçimle veya atama ile gelen bir meclise verilir. Seçimle gelen meclislerde liyakate değil seçilmiş olma durumuna bakılır. Seçime girme şartları arasında (demokrasiye aykırı olduğu iddiası ile) ilmî ehliyet aranmaz. Yaş, eğitim, suç işlememek gibi şartlar aranır. Eğitim de genellikle ilköğretim ile sınırlıdır. Ayrıca yasama meclisini oluşturanların hukukçu olmasına da bakılmaz.
Kanunlar oy çokluğu ile çıkar. Yasama meclisini bağlayan herhangi bir sınır da bulunmaz. Teorik olarak yasama meclisi her konuda istediği gibi kanun çıkarma yetkisine haizdir. İsrail, Filistinlilere zulmü kendi kanunlarına dayanarak yapmaktadır. Keza Amerika da başka ülkelerde yaptıkları zulümleri kanun zoruyla yapmakta hatta bunlara teorik temeller de bulmaktadır.
7- İslam hukuku ıslahatçı ve inkılâpçıdır.
İslam hukuku insanlar arasında var olan ilişkileri düzenlemekle yetinmez. İnsanların davranışları ve ilişkilerini ideal olana göre değiştirmelerini, düzeltmelerini hedefler. İnsanları bir yerlerden alıp bir yerlere götürmek, onları yeniden şekillendirmek ister. İçki içilmesi bir toplumda yaygın diye İslam hukuku içkinin yasaklanmasından vazgeçmez. Ya da bir toplumda ekonominin temeline faizin konulmuş olması İslam hukukunun faiz yasağını kaldırmayı veya yumuşatmayı gerektirmez. İslam hukuku belirlediği yasaklara uyulmasını, toplumun kendi ilkelerine göre yeniden düzenlenmesini ister.
Beşerî hukukta ise var olan ilişkilerin düzenlenmesi ile yetinilir. Zaman ve mekân değişir, insanlar arası ilişkiler farklılaşır, yeni şeyler ortaya çıkar; beşerî hukukta buna uygun kanun yapmaya çalışılır. Çoğunlukla da hukuk toplumsal değişmenin gerisinden gelir.
8- İslam hukuku esnektir.
İslam hukukunda hiç değişmeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen hükümler vardır. Hadler, kısas, haramlar böyledir. Ancak bunlar insanın değişmeyen özellikleri ve değişmeyen ya da değiştirilmemesi gereken ilişkileri ile alakalı hükümlerdir. Bunun haricinde zaman ve mekâna göre değişebilen pek çok hüküm İslam hukukunun her dönemde uygulanabilmesini mümkün kılmıştır.
“Zaruretler memnu olan şeyleri (haram ve yasakları) mubah kılar.” (Mecelle, mad. 17)
“Meşakkat teysiri celbeder.” (Mecelle, mad. 21)
“Hacet umumi olsun hususî olsun zaruret menzilesine tenzil olunur.” (Mecelle, mad. 32) gibi genel kaideler bazı durumlarda nassa müstenit hükümlerin bile terk edilebileceğini ifade eder. Bu sebeple Hz. Ömer, kıtlık olduğu bir yılda, açlık sebebiyle deve çalan gençlere hırsızlık haddini uygulamamıştır.
Beşerî hukukta ise böyle bir esneklik yoktur. Bir kanun yapılır kısa süre sonra eskir o kanun toptan çöpe atılır ve yeni bir kanun yapılır. Kanun daha yapılırken eskimeye başlar. Bundan 50 yıl önce yapılmış bir kanun genellikle artık uygulanma imkânı bulamaz. İslam hukukunda ise 1000 önce yapılmış ictihadlar bile uygulama alanı bulabilmektedir.
Beşerî hukukta hâkim, karşısına gelen ekmek çalmış birinin aç olup olmadığına bakmaz. Kanunda yazılan şartlar şekil olarak varsa cezayı verir.
İşte bu saydığımız özellikleri sayesinde İslam hukuku bin yıldan fazla bir zamandır İslam âleminde kısmen veya tamamen tatbik edilmiştir. Bu hukukun zamanımızın ihtiyaçlarına cevap veremeyeceği iddiası koskoca bir yalandır.
Zamanımızda İslam hukuku çok az ülkede uygulandığı, dünya beşerî hukuka kurtarıcı olarak sarıldığı için buhranlar, zulümler dehşetli boyutlara ulaşmıştır. İnsanoğlu kendi ilahlığını ilan etmiş, her şeyin ölçüsünü kendisi (hevası) olarak görmektedir. Bu da insanlığın toptan irtifa kaybetmesine ve helake sürüklenmesine yol açmaktadır. İnsanlığın kurtuluşu ilahî kaynağa dönmektedir.
Not:
Maddelerin oluşturulmasında Hayrettin Karaman Hoca’nın “Mukayeseli İslam Hukuku” (İrfan Yay. İst, 1978, c. 1, s. 31) adlı kitabından istifade edilmiştir.
