İslam Hukukunda Kaza (Yargı) Sistemi

Yazar: 
Yunus Keleş
Köşe: 
Kapak Dosyası

Kaza (Yargı), devletin bir organı ve aynı zamanda mahkemenin icraatlarından biridir. Organ olarak yargı, yasama ve yürütme gibi, devletin en önemli fonksiyonlarındandır.
İslam Hukuku'nda kaza (yargı) önemli bir yer tutar ve bu "kaza" ve "hüküm" kavramları ile ifade edilir. Bu iki kelimenin sözlük anlamları farklı olsa da, terim olarak aynı manayı ifade ederler
 
KAZA (YARGI)NIN TANIMI
İslam hukukçuları kaza (yargı) kavramını derinlemesine incelemişlerdir.
Kaza lügatte emir, hüküm, ahkâm, imza, takdir, infaz, vahiy, bir hadiseyi söz veya fiil ile ayırmak, kesmek, bir hakkı sahibine ödemek, vacip kılmak, bir şeyi lazım kılmak, arzu edilen şeye isteyerek razı olmak gibi manalara gelmektedir.(Demirkol, Ferman, Yargı Bağımsızlığı, İstanbul, 1991, s.3.)
Istılahta ise insanlar arasında çıkan hukukî ihtilafları, Kur'an ve sünnetten alınan şer'î hükümlere göre çözümleyip karara bağlamaktır. Mecelle’de, kaza hüküm ve hâkimlik manalarına gelir, denmektedir. (Berki, Ali Himmet, Açıklamalı Mecelle, İstanbul, 1978, s.405; Mecelle, md. 1784.)

İslam hukukçuları kendilerine göre bir kaza tarifi yapmışlarsa da, bütün bu hukukçuların birleştikleri tarif, şer'i delillere uygun olarak hasımlar arasındaki husumeti gidermek ve hukukî ihtilafları çözümlemektir, şeklinde yapılan kaza tarifidir.
 
KAZA (YARGI)NIN İSLAM’IN GEREĞİDİR
Kaza (yargı)nın İslam Dini'nin bir gereği olduğu hususu, Kitap, Sünnet ve icma' ile sabittir.
Kaza, Cenab-ı Allah’ın farzlarından bir farz olup mutlaka yerine getirilmesi gerekir. Ancak bu farz, kifaye bir farz olup bazı müslümanların yerine getirmesiyle diğerlerinin üzerinden sakıt olmaktadır. Kazanın farziyeti Kur'an, sünnet ve icma' ile sabittir. Şimdi bu konudaki delilleri görelim.
1. Kur'an’dan Deliller
"Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adaletle hükmet. Heva ve hevesine uyma"(Sa’d 26)
"Ey Muhammed! Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma!” (Maide 49)
“Ve aralarında hüküm verirsen adaletle hükmet. Allah adaletli olanları sever" (Maide 42)
Diğer yönden Allah tarafından gönderilen bütün peygamberler kaza ile memur edilmişlerdir. Zira insanlar arasında adaleti tesis etmek Semavî dinlerin en önde gelen hedeflerinden birisidir.
2. Sünnetten Deliller
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Allah'ın kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde, kendi gölgesinde barındıracağı kişilerden birisinin de adaletle hükmeden, insanlar arasında hüküm verirken sanki kendisi için hüküm veriyormuşçasına hareket eden kişi olduğunu, bildirmiştir. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 439)
Diğer yönden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bizzat kazaî faaliyette bulunduğu gibi, sahabileri de kazaya teşvik ettiğini, bazı davaları huzurunda onlara gördürdüğünü ve zaman zaman değişik yerlere hâkimler gönderdiğini ve bu hâkimlerin hüküm vermeleri esnasında ictihad etmelerini tavsiye ettiğini; ayrıca Hz. Ali radıyallahu anhı Yemen'in Necran Bölgesi’ne hâkim olarak tayin ettiği zaman tereddüt etmesi üzerine ona bazı tavsiyelerde bulunduğunu, kazaya ehil olmayanların bu göreve tayin edilmemelerini istediğini görüyoruz.
3. İcma
Kazanın, insanlar arasında çıkan hukukî ihtilafların çözülüp bir karara bağlanabilmesi için zaruri ve mutlaka ifa edilmesi gereken bir fariza olduğu konusunda bütün İslam hukukçuları ittifak etmiştir.
4. Akıl
Akıl, kazanın meşruiyetini ve zaruretini idrak etmektedir. Cemiyet nizamının korunması ve zalimin zulmüne engel olunması için hukuk kuralları vaz' edilmiş ve kanunlar konulmuştur. Eğer bu kanun ve nizamlar olmasaydı, kuvvetli olan elde eder, zayıf ise daima ezilen olurdu. Böylece topluma zalimler hâkim olurdu.
 
KAZA (YARGI)NIN UNSURLARI
Hukukçuların geneline göre tespit edilen kazanın rükünleri şunlardır:
1.Hâkim,
2.      Hükme Konu Olan şey (Mahkûmun bih),
3.      Hüküm,
4.      Lehine Hüküm Verilen (Mahkûmun Leh),
5.      Aleyhine Hüküm Verilen (Mahkûmun Aleyh),
6.      İspat vasıtaları.
 
1. Hâkim
Hâkim, insanlar arasında meydana gelen hukukî ihtilafları şer'î hükümlere uygun olarak çözümleyip karara bağlamak üzere devlet başkanı tarafından tayin edilen kişidir.
Mecelle'de hâkim, “insanlar arasında vuku bulan dava ve husumetleri şer'î hükümlere uygun olarak sonuca bağlamak ve ortadan kaldırmak için Devlet Başkanı tarafından nasp ve tayin edilen zattır" diye tanımlanmaktadır.
2. Hükme Konu Olan şey (Mahkûmun Bih)
Mahkûmun bih, hâkimin yapılan muhakeme sonucunda, davacının hak ettiği şeyi vermesi için davalıyı mecbur tutup ilzam etmesidir. Muhakemeye konu olan bu şey, maddî olduğu gibi manevî de olabilir. Muhakeme sonucunda mahkûmun bih hak sahibine teslim edilir.
3. Hüküm
"Hüküm" kelimesi, Arapçada, "men etmek" anlamına gelir. "Sefihe hüküm verildi" demek, "sefihin tasarruftan men edilmesi" demektir. Zalimi zulmünden men ettiği için, bunu yapana "hâkim" denilmiştir. "Hâkim hüküm verdi" demek, hakkı ehline verdi, yani hakkı sahibine verdi, demektir. Mecelle'de hüküm, hâkimin muhakemeyi kesmesi ve bir sonuca bağlamasıdır, şeklinde tarif edilmektedir.
4. Lehine Hüküm Verilen (Mahkûmun Leh)
Hâkimin yaptığı muhakeme sonucunda lehine hüküm verdiği kişiye mahkûmun leh denir. Mahkûmun leh genelde dava açan şahsa verilen isim olarak anlaşılmakla birlikte bu bazen aleyhine dava açılan kişi de olabilir.
5. Aleyhine Hüküm Verilen (Mahkûmun Aleyh)
Hâkimin yapılan muhakeme sonucunda aleyhine hüküm verdiği kimseye mahkûmun aleyh denir. Mahkûmun aleyh, gerek amme hukukunda ve gerek hususî hukukta mutlaka şahıstır. Bu bir kişi olabileceği gibi, devlet, cemiyet, vakıf, şirket gibi birden fazla kişinin bulunduğu topluluk da olabilir.
İspat Vasıtaları
İslam hukukçuları, hüküm vermede delil olarak alınan ispat vasıtalarını yedi olarak tespit etmişlerdir. Bunlar; beyyine (şahadet, senet, açık beyan vs.), ikrar, yemin, yeminden nükûl (çekinme), kasame, ilmu'l-kadi (hâkimin bilgisi) ve karine-i katiadir (açık işaret).
 
YARGI TARAFSIZLIĞI
Peygamberimiz, yaşamış olduğu dönemde birçok toplumda sıkça rastlanan yargı imtiyazını şiddetle reddetmiş, “Sizden önceki milletlerin helak olmalarının bir sebebi de aralarında makam ve mevki sahibi birisinin hırsızlık yapması halinde cezalandırılmaması, makam ve mevki sahibi olmayan birisinin hırsızlık yapması halinde de derhal onu cezaya çarptırmalarıydı.” (Ebu Davud, Hudut,4) sözleriyle İslam’da nesil, soy, bölge ve sınıf ayrımının bulunmadığını, herkesin kanun önünde eşit haklara sahip olduğunu beyan etmiştir. İslam hukukuna göre idareciler halktan ayrı, imtiyazlı bir statüye sahip değildir. (İbn Hazm, el-Faslu fi’l-Milel, Beyrut, 1996, III, 1-6 )
İslam hukuk tarihinde Devlet Başkanları dahi sıradan halk gibi mahkemeler önüne çıkmış, zaman zaman mahkeme aleyhlerinde karar vermiştir.
İslam hukukunun temel kaynaklarından ilki olan Kur'an-ı Kerim'de idarî ve adlî sorumluluk taşıyan kimselerin hüküm verirken adaletli davranmaları ısrarla emredilmektedir. Bunun içindir ki idarî yükümlülük taşıyan kişiler, yargıya müdahale anlamına gelebilecek her türlü hal ve hareketten uzak dururlar ve ayrıca telkin, ima ve tavsiyede bulunamazlar. Hâkim, yargıyla ilgili bu görevi devlet başkanının vekili sıfatıyla îfâ eder. Hâkimin görevine yapılabilecek her türlü müdahale, adaletin tesisini engelleyeceğinden İslam hukukuna göre suç teşkil eder.
Hâkime naslarla tanınan tarafsızlık onun hem hakkı ve hem de görevidir. Hâkimin her tür müdahaleden uzak olarak görev yapmasının sağlanması bir lütuf değil, onun naslardan doğan hakkıdır. Bu hakkı hâkimin elinden kimse alamaz. Yöneticilerden herhangi birinin hâkimin görevine müdahale etmesi dinen de uygun değildir.
 
Not: Bu yazı çoğunlukla İslam Hukukunda Devlet-Yargı İlişkisi adlı Hüseyin ÇELİKER’in doktora tezinden özetlenmiştir.