Yokluğuna Alışamadık

Yazar: 
İdris Arpat
Köşe: 
Tefekkür Ekseni

Büyük insanlar, toplumun orta yerinde bir ağırlık merkezi gibi durarak toplumu sabit tutarlar, savrulmaktan korurlar. Yirmi birinci asrın bu kanlı kinli dünyasında insanlara, kurda kuşa, cümle yaratılmışlara rahmet olacak fazilet abidelerine ne kadar muhtacız. Onların yokluğuna rağmen huzur bulmak ne mümkün. Yıllar yılı denedik onlarsız olmuyor.
 İnsanlar toplu halde yaşarlar. Toplumda her çeşit insan bulunur. Kuvvetli, zayıf, kabiliyetli, kabiliyetsiz, faziletli faziletsiz, becerikli, beceriksiz v.b. Toplum içinde her bir insanın kendine göre bir yeri, yapacağı iş, dolduracağı bir iş vardır. Yeter ki taş yerini, dere yatağını bulsun. İdarecilerin görevi, her bir insanı yerinde istihdam edip yerinde değerlendirmektir.
Ne var ki yüksek vasıflı insan, değerli, faziletli insan dediğimizde, toplumda apayrı yeri olan insandan bahsediyoruz demektir. Toplum onlar sayesinde hayatın mahiyetini anlar, prensipler edinir, “yaşama sevincine” ulaşır. Onlar insanlık hayrına yaratılmıştır.

Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimize hitaben, “sen onların içindeyken Allah onlara (Mekke Müşriklerine) azap edecek değildir” buyurur. Şu halde sağlığında Rasulullah Efendimiz, irtihalinden sonra da vârisleri rahmettir, azaba engeldir.
Yüce kitabımız ayrıca, bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağını, mesuliyet şuurunun, dini yaşamada titizliğin kişiye değer kazandıracağını söyler. Aralarında rahip ve keşişler olduğu için hıristiyanların müslümanlara yahudilerden daha yakın olduğunu ifade eder.
Server-i Enbiya Efendimiz; “Ben insanlık kalitesini yükseltmek için gönderildim” buyurur; “Sıradan insan çok bulunur da, aranan insan nadiren bulunur” der. O’na göre insan her gün kendi rekoruna kırmaya çalışmalı, iki günü birbirine müsavi olmamalıdır. İnsanların en hayırlısı Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerdir, insanlara en çok faydalı olanlardır. “Âlimin ölümü âlemin ölümü” demektir. İlkelerin çiğnenmesi hakkın hukukun çiğnenmesidir.
Hz. Ebubekir Efendimiz halife seçildiği zaman, ilk hutbesinde, “Ben Hakka itaat ettiğim sürece siz de bana itaat edin, isyan edersem, artık bana itaat etmeniz gerekmez” buyurur.
İşte bu hukukun üstünlüğü ilkesidir.
Hz. Ömer Efendimiz büyük insan özlemiyle yanıp tutuşuyor, var olanları takdir edip kıymetini biliyordu. “Muaz bin Cebel, Ebu Ubeyde bin el-Cerrah, Abdullah bin Mesud gibi bir oda dolusu insanım olsa da iş başına getirsem” diyordu. O’na göre, göklerin yeryüzüne en büyük armağanı kıymetli insandır. Kıymetli insan, ilim, ibadet ve cihadla gönül rahatlığına erer, zindeliğini korur, hayata tutunur.
Hz. Ali efendimiz, gergin ve huzursuz bir dünyada faziletin, büyüklüğün mücessem bir abidesi gibi yaşadı. Adalete olan sarsılmaz bağlılığı onu, insanlık semasında parlayan nadir yıldızlar arasına yükseltti. O göz kamaştıran faziletiyle, dünya durdukça, ehl-i vicdan için yüksek heyecanlara vesile olacaktır.
Ertuğrul Gazi, Şeyh Edebali’yi, “dirhem şaşmaz bir adalet terazisi” olarak görüyordu.
Fatih, Akşemseddin gibi büyük insanları milletinin güneşi olarak kabul eder, hürmette kusur etmezdi.
Musa Topbaşı rahmetullahi aleyh, ölümüne yakın dakikalarda iki uyarıda bulunur:
“Allah’a kulluğun dışında her şey boştur.”
“Müslümana yakışan kıymetli insan, kaliteli insan olmaktır.”
Ondokuzuncu asır ve yirminci asrın başları, “madde her şeydir” sandı. Eşyayı kutsalından soyutlamak istedi. Allah’ı ve metafiziği devre dışı bırakıp madde eksenli bir dünya kurdu. Buna bazen hümanizm, bazen laiklik dedi. İnsan fıtratını, bir bütün olarak insanı aklına bile getirmedi. Neticede maddesiyle yaşayan gönül ve ruh dünyasında ölüm baygınlıkları geçiren insanlar türetti. “Yanlış hesap fıtrattan döndü” ama nice bin acılardan sonra.
Şimdi yeniden göklerle bağlantı kurma lüzumu hâsıl oldu. Lakin bu iş nasıl başarılacaktır? Dünyayı değerlerden soyutlamakta kararlı görünen etkin güçlere rağmen bu irtibat nasıl kurulacaktır?
Para, teknik ve konfor insanın maddesini rahatlatsa da gönül ve ruh dünyasına bir şey verememektedir. Gönül, Allah ve sonsuzluk istemektedir. Bu da âlemdeki ilâhîliği sezen fazilet erbabı aracılığıyla gerçekleşecektir. Allah Teâlâ onlar aracılığıyla karanlık gönüllere nur, huzursuz ruhlara huzur bahşedecektir.
İnsanlık ailesinin büyük evlatları samimi insanlardır. Rol yapmazlar, kendilerini yaşarlar. Bu tabii hal, bu kendini yaşayış hem hayatı renklendirir, hem de güzelliklere güzellik katar. Bu güzellikler zamanla toplumun diğer fertlerine sirayet eder.
Büyük insanlar mütemadiyen düşünürler. İnsanlığın büyük meselelerini; doğumu, ölümü, nereden gelip nereye gittiğimizi, ölümlü dünyada işimizin ne olduğunu, çocukların ve diğer canlıların çektikleri acıları, aşkı, sevgiyi düşünürler. Düşünme onlarda tabiat haline gelmiştir. Düşünceler derin bir mesuliyet duygusuna kapı aralar. Bu da onları, acılar çeken bir vazife insanı haline getirir.
Her büyük insan hakiki bir sanat ruhu taşır. Bu dünyada olup-bitenler, bilhassa insanlar dünyası onların ruhlarına bir serinlik sunmamaktadır. Onların kolay mutmain olmayan gönüllerine bu dünya yetmemektedir. Sonsuzluklara ve gerçek dosta duydukları bu hasret onları içten içe ağlatır durur. Onların içinde bir ağıtçı sürekli bir ağıt okumaktadır. Sanat onlar için bir teselli arayışı, bir sığınaktır.
Büyük insanlar sevgi insanıdırlar. Sevgi dünyamızın ikinci güneşi gönlümüzün gıdasıdır. Sevginin kaynağı Allah’tır. Sevgi olmasaydı dünyamız donar, kaskatı kesilirdi.
Büyük insanlar adalet ve hakikati gaye edinirler. “Hayat, adalet uğruna, hakikat uğruna yaşanmalıdır, ötesi vesairedir” diye düşünürler.
Büyük insanlar, toplumun orta yerinde bir ağırlık merkezi gibi durarak toplum sabit tutarlar, savrulmaktan korurlar. Toplumun kritik durumlarda zor zamanlarda önemli kararlar arefesinde hep onlara doğru bakar. Onlar, bu zor dayanılır numune insan olma yükünün altına girmeye kendilerini mecbur hissederler.
Onların gözlerinin nereye baktığı gönüllerinin hangi heyecanla çarptığı, nelere sevinip, nelere üzüldükleri, neleri gerçekleştirmek için çırpınıp durdukları hep birer sinyaldir. Onlar olmasaydı toplum yüksekliğin, faziletin, feragatin ne demek olduğunu bilemeyecek, rotasını çizemeyecek, elbise giyip ekmek yemekten öteye geçemeyecekti.
Büyük insanlar kendi acılarıyla beraber toplumun acılarını da yüreklerinin derinliklerinde hissederler. Bu misafir hanede, bu dünya gurbetinde içlerindeki ağıtçıyı susturmazlar, susturamazlar.
Yirmi birinci asrın bu kanlı kinli dünyasında insanlara, kurda kuşa, cümle yaratılmışlara rahmet olacak fazilet abidelerine ne kadar muhtacız. Onların yokluğuna rağmen huzur bulmak ne mümkün. Yıllar yılı denedik, onlarsız olmuyor.
Yıldızların yokluğuna alışamadık vesselam.