Nihai Evrensel İslam Birliğine Giden Süreçteki Dönüm Noktaları
Karanlık ve aydınlık; birbirinin içerisinde, sürekli gizli bir şekilde buluna-gelmiştir. Her karanlık bir aydınlığı; her aydınlık ta bir karanlığı içinde barındırır. Nerede bir ifsât varsa, orada bir ıslâh; ıslâhın olduğu yerde de ifsât varlığını sürdürmeğe devam eder. “Eksi”,“artı”nın var oluş sebebidir. Karanlıklar aydınlıkları; aydınlıklar da karanlıkları takip ederek, zaman akıp gider.
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’inde; “Geceyi gündüzden, gündüzü de geceden çıkarırsın.” dye kendisine hitap etmemizi ister. Allah, gündüzü geceden, geceyi de gündüzden çıkarandır. Karanlık ruhlu insanlar, aydınlığı karanlık göstermeye çalışırlar. Belki bir müddet başarılı olurlar da. Aydınlığın gücü ortaya çıktıkça, karanlık gösterilen aydınlık insanların ufkunu parıldattıkça, karanlıklar yok olur gider. Osmanlı’nın çözülme dönemi ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu akabinde, günümüze kadar akıp gelen olaylara bu açıdan baktığımızda, aslında, karanlık dönemlerin, içlerinde nice aydınlıklar barındırdığına şahit oluruz. Her asırda, insanları, karanlıklardan aydınlıklara çıkaracak kadroların ahlakî kurgu ve yönlendirmelerini yapacak ve Allah’ın insanlığa ikramı olan nadir insanlar bulunur; yenileyici insanlar: “Müceddit”ler.
2. Mahmut’tan itibaren yoğunlaşan yenileştirme hareketleri; beşik ulemasının ilmî unvanları kaptığı, ilmî ehliyete bakılmadığı yıllarda; mezun olmadıkları için de askere alınmayan sözde talebelerin doldurduğu medrese ekolünce, “gavurlaşma” olarak telakkî edilir. Bu ekol mensupları, ikide bir, değişik nedenlerle; “Din elden gidiyor, şeriat elden gidiyor!” söylemleriyle sokaklara dökülürler. Teknik kadroların eğitilmesi için açılan mektepler, medreselilerce sabote edilir. Fennî ilimlerin okutulması için açılan Dâru’l-Fünûn binası bir yangına kurban gider ve ancak fikrî oluşumun üzerinden ortalama elli yıl geçtikten sonra 1900 yılında 2. Abdülhamid döneminde açılabilir. Açılan mektepler ile beraber, ilmî özelliklerini yitiren medreseler de varlıklarını sürdürdüklerinden ortaya, mektepli ve medreseli diye iki ilmiye sınıfı çıkar. Şekli değişse de mahiyeti değişmeyen, son dönemlere kadar belki de birçok muhalif hareketin zımnında yer alan bir mektepli-medreseli ikiliği başlar. Bu ikilik, zamanla toplumda değer yargıları birbirinden farklı grupların ortaya çıkması sonucunu doğurur. Yabancı devletlerin Osmanlı diyarında açtıkları okulların bölücü ve yıkıcı kadroları, bu ikiliği ve bölünmüşlüğü diğer sosyal katmanlara sirayet ettirmekte gecikmezler.
Bazı acı gerçekleri ifade etmeye çalışmak, yazana ve kaleme acı verir… İlim ve ilim adamlarının azîz kılındığı dönemlerde, insanlar ve devletler de azîzdir. İlmi ve ilim adamını azîz bilen insanlar, Osmanlı ve İslâm vakıf medeniyeti çerçevesinde oluşturdukları vakıflar vasıtasıyla, ilmî faaliyetlerin finansmanını karşıladılar.(En iyi dönemlerde; talebelere iki akçe, asistanlara beş akçe, hocalara da medresesine göre yirmi ila atmış akçe arası yevmiye ödeniyordu. İltimasların başladığı dönemlerde, müderris çocukları, yirmi akçe yevmiyeli medreselerde ilk göreve başlatılmaları gerekirken kırk akçeli medreselerde ilk görevlerine başlatılır yani, günümüzün tabiriyle müderris çocuklarına torpil geçilir olmuştu. Bknz: Büyük İslam Tarihi. Çağ Yay.)
İkide bir sokaklara dökülen, dînî ve teknik ilimlerin birbirinden ayrılmadan okutulmasına -bir bakıma, zamanla cahil bırakarak kararttıkları insanların aydınlanmasını, gözlerinin açılmasına- karşı çıkan bu insanların asıl korktukları, vakıf geleneğinin kendilerine sundukları imkânların ellerinden gitmesiydi. Bu akım, tüm yenileşme ve okullaşma çalışmalarını, Osmanlı diyarına; “Osmanlı’nın Frenkleşmesi ve gavurlaşması” olarak lanse ettiğinden, bilhassa Osmanlı tebaası müslüman unsurlarda Osmanlı’ya karşı bir güvensizliğin oluşmasına neden olmuştur. Bu durum, zamanla ortaya çıkan iç isyanlara büyük oranda zemin hazırlamıştır. Osmanlı, ortalama iki milyon evladını, Yemen isyanlarında kurban vermiştir. Yemen İsyanları, aslında, mahiyeti itibariyle bir “Zeydî” isyanıdır. İmam-ı Azam’ın hocalarından biri olan Zeyd b. Ali’nin ictihadları çerçevesinde oluşan Zeydî Ekolüne mensup müslümanlar; “Din elden gidiyor!” sloganlarının etkisiyle, müslüman kardeşleriyle, dinlerini koruma(!) babında yıllarca karşı-karşıya getirilmişlerdir. Elbette bu isyanların sebebi yalnızca bu yanlış yansımalar değildir. Sömürgeci ülkelerin attığı fitne tohumlarının etkisi son derce büyüktür. Malum, odun odunu yakar. Toplumsal yangınlar, birçok unsurun bir araya toplanmasıyla alevlenir. Osmanlı’ya karşı oluşan iç isyanların bir; belki de en temel sebebi, işte bu “Din elden gidiyor!” yaygarasının, hazır yiyici grup tarafından Osmanlı Diyarına yayılmasıdır.
Olayları, günümüz şartlarında değil kendi zaman dilimleri içerisindeki cereyan ediş şekillerine göre değerlendirmek; günümüze kadar uzanan ve İslam düşmanlarına karşı müslümanların ittihadına engel kısır çekişmelerin, bölünmelerin ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmalara ışık tutacaktır. Devletler bazında bakıldığında, karanlığın, yerini aydınlığa terk etmesi, bir-kaç yıl değil, belki de bir asırlık bir zaman dilimini ve takibini gerektirir.
Askerî cenahta yapılmaya çalışılan yenileştirme çalışmaları çerçevesinde açılan okulların akabinde ortaya çıkan, alaylı-mektepli ihtilafı devam ededursun; ilmî cenahta, medreseli-mektepli ihtilafı ilmiye sınıfının sürekli gündem maddesidir. Ancak, çalışmamızın devamında değineceğimiz ve aydınlık medrese geleneğini başlatan; dergâhı, mektebi ve medreseyi bir çatı altında buluşturmayı başaran; vahyi, insanı ve kâinâtı inceleyen bilimlerin aynı ortamda tedrisini yeniden gerçekleştiren, on dokuzuncu asrın müceddidi ve insanlığa Allâh’ın ikramı kabul edilen, Nakşîliğin, İmam-ı Rabbânî’den sonra ikinci ana ekolünü oluşturan Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin halifeleri vasıtasıyla, Osmanlı ve İslâm diyarında, ilmî prensiplerini oluşturdukları medrese ehli bu ihtilafların dışında kalmıştır.
“İttihâd-ı İslâm”a giden yolda rol alacak; idârî, askerî, ilmî, sosyal ve teknik kadroların ahlâkî ve ilmî donanımları bu ekolün ana gündemini oluşturmuştur. Ne acıdır ki, bilhassa Çanakkale ve Millî Mücadelemizi oluşturan savaşlarda; Mektep ve Halidiye Ekolüne mensup medrese talebeleri, cephelerin yolunu gönüllü olarak tutarlarken; bizim öğrencilik yıllarımıza kadar uzanan, belki de, derin gerçeği ifade eden; “Bu milletin hayrını kim yiyecek?” düşüncesindeki unsurlar, ağır Millî Mücadele şartlarında bile günlük yiyecekleri yemeklerin çeşidini düşünmeye devam edebilmişlerdir. Bir zihniyetin tasfiyesi elbette hemen mümkün değildir. Medreselerin kapatılmasına giden süreç bu açıdan ele alındığında durum daha iyi anlaşılacaktır. (Bir daha tekrar etmekte fayda var: Olayları kendi zaman dilimleri içerisinde cereyan ediş şekilleriyle mülahaza etmeyi gündemimize almadıkça, olayların gerçek sebep-sonuç ilişkilerini kavrayamayız. Geçmişimizdeki sebep-sonuç ilişkileri ise, geleceğimizin ışığıdır.)
Yeni kurulan Devlette, toplumun din adamı ihtiyacını karşılamak için, müfredatında; müzik de dâhil, fen, sosyal ve vahyi ele alan derslerin yer aldığı, 1924 yılında açılan İmam- Hatip Okulları, mektepli-medreseli ihtilafına kurban gider. (İmam-Hatip Okullarına tekrar döneceğiz.) İlk açılan İmam-Hatip Okulları, 1929-1930 öğretim yılında öğrencisizlikten dolayı kapanmak zorunda kalır. “Gavurlaşma ve Frenkleşme” ile korkutulan, dînî-muhafazakar toplum fertleri, çocuklarını, şehirlerde 1950’li yıllara, kırsal kesimde ise neredeyse 1970’lere kadar üniversitelere göndermekten büyük oranda çekinir. Bu durumda üniversite ortamının hangi mahfillere kaldığı malum! 1950’li yıllara gelindiğinde şehir insanının dînî-kültür durumunu anlatmak için, Hocaların Hocası, Muhterem Prof. Sabahattin ZAİM Bey’in bir televizyon sohbetinde naklettiği olayı buraya örnek olarak almamız uygun olacaktır: Ankara’da bir sinema, yerli bir film oynatılmakta, filmde bir imam. Seyircilerin arasında bulunan bir hanıma, yanında bulunan küçük kızı sorar:
- Anne, bu kim?
- İmam kızım.
- İmam kimdir anne?
-??!
Anne, uzun-uzadıya kızına “imamın” ne demek olduğunu anlatmaya çalışır. En sonunda, kızı; “Anladıım” der: “Müslümanın papazı!”
Müslümanlar arasındaki geçmişte acı yaşatan ihtilafları konu etmemiz, bu ihtilafları tekrar gündeme taşımak için değil, gelecek kuşaklara “Bu günlere kolay gelmediğimizi” aktarmak ve birliğin kıymetini bilmelerini vurgulamak içindir. Özellikle Türkiye’mizde ve Tüm İslâm Diyarlarında yaşanan derin ayrılıkların büyük oranda yok edilişine şahit olan son kırk yıllık kuşağın yaşadığı tecrübeler, ayrı-ayrı birer çalışma konusudur.
Mektepli-medreseli ihtilafını, zamana yayarak tasfiye etmek, başlı-başına bir devlet siyasetini gerektirecektir. 1930 ila 1949 yılında İmam-Hatip kursları ve 1951 yılında, İmam-Hatip Okulları açılması arasındaki geçen sürede, ilk dönemlerde müftü, vaiz ve imam ihtiyacı, büyük oranda, Halidiye Ekolüne mensup medrese eğitimi alanlar tarafından karşılanır. Yine, Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretlerinin çabalarıyla oluşturulan Kur’an Kurslarında yetişen talebeler arasından, Diyanet İşleri Başkanlığının açtığı müftülük, vaizlik imtihanlarını kazananlar müftü ve vaiz olarak atanırlar. Talebelerin büyük bir kısmı da, köylere dağılarak, fahri imam-hatip olarak hizmetlerini sürdürürler.
Süleyman Hilmi Efendi’nin Kur’an hizmeti adına yaptığı büyük çalışmalar toplumun malumu: Kendisi resmî vaizdir ve aldığı maaşı bile talebeleriyle paylaşmış, Tuna boylarında miras kalan vârîdâtını da satıp, Kur’an hizmetine harcamıştır.
Müslümanlar arasında ihtilaf üretmek için fırsat kollayan unsurlar; gerçekte olmayan, Kurslu-İmam-Hatipli ihtilafını, “mektepli-medreseli”ye benzer biçimde, yapay olarak oluşturmakta gecikmezler. Süleyman Hilmi Efendi ve tilmizleri açısından problem yoktur.[1] Vefatından sonra, iki damadı ve kızı tarafından imzalanan deklarasyonda, Süleyman Hilmi Efendi’nin “İmam-Hatip Okullarına karşı olduğu” iddiasının tamamen iftira olduğu belirtilmektedir.[2]
İki binli yıllara gelindiğinde böyle sun’i ihtilaflar, yerini artık hizmet birlikteliklerine bırakmıştır Elhamdülillâh…
[1] (Şu anda emekli ve ilçemizin ilk Müftîsi -özellikle kelimeyi “müfti” olarak kullandım- Cemal MERMER Hocamız; Süleyman Hilmi Efendi`den bizzat ilim tahsil etmiş ve kendisi de bir-çok imam ve müftü yetiştirmiştir. Cemal Hocamızın iki kızı ve bir oğlu olup, oğlu ve iki damadı da İmam-Hatip Lisesi mezunudur. Hocamız bize, sohbetlerinde Süleyman Hilmi Efendi ile olan hatıralarından bahseder.)
[2] (Deklarasyonun İnternet adresi: http://www.tunahan.org/look.php?bolm=basin&id=3 Süleyman Hilmi Hazretleri hakkında Geniş bilgi için bakınız: http://www.tunahan.org)
