Sabır

Yazar: 
Fatih Yılmaz
Köşe: 
Tefekkür Ekseni

Sabır, lügatte tutmak, dayanmak, sebat etmek, göğüs germek gibi anlamlara gelir. Bütün ahlakî güzellikleri içine aldığı için sabrın dinimizdeki yeri çok büyüktür. İlâhî rızayı mucib mübarek bir kıymettir.
Din ve ahlakta sabır, hoşa gitmeyen ve ızdırap veren hadiseler karşısında muvazeneyi bozmadan sükûnete bürünmek, Hakk’a teslim olmaktır. Sabır güzel ahlakın ağırlık merkezidir. İmanın yarısı, ferah ve saadetin anahtarıdır. Cennet nimetlerine kavuşturan büyük bir nimettir.
Varlık içinde elinde her imkân olduğu halde, sabredenlere “ağniya-i şakirin” denir. Darlıkta, gönlünü Rabbine bağlayarak hiç şikâyet etmeden şükür halinde bulunanlara da “fukara-i sabirin” denir.
Abdurrahman bin Avf radıyallahu anhın önüne, oğlu birkaç çeşit yemek koyunca, hüzünlendi ve şunları söyledi:

 “Mus’ab bin Umeyr şehid olduğu zaman, cesedini örtecek bir kefen bulunamadı. Üzerine sarılan kefen kısa geldi; başı örtülse ayağı, ayağı örtülse başı açık kalıyordu. Sonunda kefeni başına doğru çektik ve ayaklarını da kokulu ot ile örttük.
Hazreti Hamza radıyallahu anh şehid olduğunda da, üzerini ihtiyar bir kadının giydiği bir hırka ile örtmüşlerdi!
Bana ise Cenab-ı Hak dünyada bu kadar nimet bahşediyor. Acaba ukbada azaltacak mı? Acaba ahiretteki hakkımı bu dünyada mı tüketiyorum? Yarın huzurullahta bu nimetlerin hesabını nasıl vereceğim?” diyerek yaşlı gözlerle sofrayı terk etti. İşte darlıkta ve bollukta sahabinin gösterdiği eşsiz bir örnek. (Osman Nuri TOPBAŞ, Nebiler Silsilesi,  c:1, s.133)
 
Sabırdan üstün rızık yoktur
Müslüman, rızkından dolayı asla endişeye düşmemeli, maneviyatta kendisinden yukarıdakilere bakıp sabretmeli, maddiyatta ise kendisinden aşağıdakilere bakıp şükretmesini bilmelidir.
Babasının şehâdetiyle evin bütün yükü Hz. Ebû Sa’îd-i Hudrî’nin omuzlarına yüklendi. Evin geçimini sağlayacak kimse olmadığı için, ailesi bir hayli sıkıntıya düştü. Annesi ile birlikte, çok sabırlı olduklarından dertlerini, sıkıntılarını kimseye söylemezlerdi. Aç kaldıkları zaman karınlarına taş bağlayarak açlıklarını gidermeye çalışırlardı.
Bir gün annesi dayanamamış ve: “Evlâdım, Rasûlullah Efendimiz kendisine başvuranları hiç geri çevirmiyor, onlara yiyecek bir şey bulup veriyor. Sen de git, belki hakkımızda hayırlı olur.” diyerek Ebû Sa’îd’i, Rasûlullah’a gönderdi.
Ebû Sa’îd, Rasûlullah’ı Ashâbına nasîhat verirken buldu. Oturup dinlemeye başladı. Bir ara Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdu ki:
-“Kim Allah Teâlâ’dan başka her şeyden yüz çevirir ve her şeyi Allah Teâlâ’dan beklerse, Allah Teâlâ onu ganî eyler, zengin kılar. Sabırdan üstün bir rızık yoktur. Eğer sabra râzı değilseniz isteyiniz, vereyim.”
Bu mübârek sözleri işiten Hz. Ebû Sa’îd-i Hudri, Peygamber Efendimizden bir şey isteyemedi. Eve gelip durumu annesine olduğu gibi anlattı.
Ebû Sa’îd-i Hudrî’nin bu hareketinden sonra işleri yolunda gitti. Medîne’nin en zenginlerinden oldular.
Sabır, Allah'ın rızasını kazanabilmek için bütün sıkıntılara sebatla katlanma, nefse hâkim olma, her türlü zorluğa göğüs gerip ilâhî buyrukları yerine getirmektir. Haramların bolluğuna ve nefsin hevasına kapılmadan, Allah'a kul olmanın zevkini tatmaktır. Dünyanın aldatıcılığına, servete ve şöhrete tapanların çokluğuna rağmen hak yoldan ayrılmamak, iman ve ihlâsla iflas geçitlerini aşmaktır.
Sabır, nefsin hazlarını yenmenin, iman yolunda azimle yürümenin, fesat ve zulme karşı cihad etmenin külfetine katlanma gücüdür. Bunun için sabır, sıfatların en güzeli, ahlakın en yüksek derecesi ve hepsinden öte müminin, imanını ihlâs terazisinde tartma eylemidir. Öyleyse insan, sabrı itiyat edinmeli ve nefsini sabırla terbiye etmelidir. Başarının ve yenilmezliğin en başta gelen faktörünün sabır olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır.
Sevabı en çok olan sabır, musibet ateşinin insana hücum ettiği zamanda gösterilen sabırdır. Bu gerçeği Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “En makbul sabır, ilk sadme anındaki sabırdır.” buyurarak açıkça dile getirmiştir. Çünkü bu durumda gösterilen sabır, kalpteki iman gücünü ve sabır makamındaki sebatı gösterir. Musibetin ateşi sönüp olayın şoku geçtikten sonra genelde herkes sabreder. Önemli ve makbul olan sabır, Allah'ın takdirine itiraz etmeden O'nun tasarrufuna rıza göstermektir. Sabrın ölçüsü Kur'an'dır.
 “Ve onlar Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir” (Ra’d 22)
“Sabredenler”, kendilerine hâkimdirler; tüm arzu ve şehvetlerini kontrol ederler, haddi aşmazlar; bir çıkar temin etmek ve arzularını tatmin etmek için Rablerine itaatsizlik gibi bir dalalete düşmezler. Allah’a teslim olmanın zorunlu sonucu olan keder ve kayıplara mütevekkil bir cesaret ve metanetle göğüs gererler.
Eğer biz bir müminin hayatına bu açıdan bakarsak, yaşadığı tüm hayatın sabır ve tahammülle geçen bir hayat olduğunu görürüz. Çünkü o, Rabbinin rızasını kazanmayı ve ahiretin ebedî nimetlerine kavuşmayı umar; bu dünyadaki en amansız şartlarda bile kendini kontrol altında bulundurur.  Bu yüzden o, her günah kışkırtıcısına karşı sabırla savaşır. Sabrı hiçbir zaman terk etmez. Çünkü onun sonunun selamet olduğunu çok iyi bilir.
 “Sabredenler”, bir tarafta doğru ve hakkın, diğer tarafta da aç gözlülük ve nefsin bulunduğu savaşta daima sebat gösterenlerdir. Onlar doğruluk uğruna her kaybı göğüsleyip haram yollarla elde edebilecekleri her türlü kazancı reddederler. Aleyhine dahi olsa hak’tan ve doğruluktan taviz vermezler. Onlar yaptıkları iyi amellerin karşılığını ahirette almak için sabırla beklerler.
Peygamberimiz:
“Acelecilik şeytandan, akıllıca ve ihtiyatla düşünerek hareket etmek ise Rahman’dandır.”  buyurur.
Acelecilik tabiatın işleyişine, kâinatın düzenine, kısacası yaratılışa ters düşer. Kışın ortasında baharın gelmesini isteyeceğimize, gelişini beklemek zorunda olduğumuz gibi, işlerimizin zamanında bitmesi için de beklememiz lazımdır. Buna sabır diyoruz.
Acelecilik, bir işin vaktinden önce olmasını istemek; sabır ise zamanı beklemek demektir. Burada Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin sabrından birkaç satır yazmadan geçemeyeceğiz.
O bir sabır kahramanıdır. Hayatına baktığımızda daha doğmadan babasını, altı yaşında annesini, sonra dedesini ve amcası Ebu Talib’i kaybediyor. Kızı Fatıma hariç bütün çocukları kendisinden önce ölüyor. Türlü türlü sıkıntılar çekiyor, hakaretler yiyor, aç kalıyor, hastalıklar geçiriyor da O, sabrediyor.
Çalışmalarımızda da sabra ve devamlılığa çok muhtacız. Sabır belki başlangıçta zor gelecek, ama acı ilaç gibi faydasını sonra gösterecektir.
Hz. İsa, “Hoşlanmadığına sabretmedikçe hoşlandığını ele geçiremezsin.” der. Gerçekten hoşlanmadığımız zora katlanmadıkça, hoşlandığımız sonucu elde edemeyiz.
Özellikle ilmî çalışmalarda sabrın büyük önemi vardır. Çalışmalarımızda elbette bir kısım sıkıntı ve darlıklarla  karşılaşacağız. Hiç ummadığımız engeller, engebeler karşımıza çıkabilir. Bunların üstesinden ancak sabırla gelebiliriz. Çünkü “Sabır ferahlığın anahtarıdır” demişler. Zorluklara katlanmadan huzura ermek biraz zordur. Bir çaba sarf etmedikçe hiçbir şeye kolayca ulaşılamaz.
Bir anda birçok şeyleri anlamaya, öğrenmeye kalkmak sabırsızlıktır. Sindire sindire, anlaya anlaya hareket etmek ise akıllılıktır.
Devamlılık sabırdır. Az, fakat devamlı olan işin hayırlı olduğunu bildiren Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, netice alıcı ve devam edici olmamızı ister. Devamlı yanan kandil bir anda parlayıp sönen yıldızdan daha iyidir.
Devamlılık başarının ilk adımıdır. Sonuca götürücü bir adımdır. Eserleriyle başlar üstünde tutulan tanınmış İslam bilgini İbni Hacer’i başarıya ulaştıran sebep de, sabırla, sebatla okuluna devam edişi olmuştu. “Kafam almıyor. Ben beceremem.” diye köyüne dönerken uğradığı mağarada gördüğü olay ona kamçı olmuştu. Görmüştü ki, mağaranın tavanından sızmakta olan damlalar alttaki taşa vurmaktaydı. O sert taş zamanla bu damlalarla delinmişti. Bu yumuşak damlanın sert kayaya karşı zaferi idi. Bunun üzerine İbni Hacer, “Benim kafam taştan daha sert, daha kalın olamaz!” demiş, didinip çırpınmış, sebat etmişti. Ve nihayet bu kararlılığı onu bir numaralı öğrenci haline getirmiş, sonraları da ciltlerce eser vermesini sağlamıştı.
“Sabır-sebat gösterenler” hayatın dalgalanışlarına rağmen amaçlarında sabit-kadem olanlardır. Onlar şartların değişmesinden etkilenmezler; aksine benimsedikleri haklı, makul ve doğru tavırlara sıkı sıkıya yapışırlar. Güç, refah ve isim kazandıklarında kendilerine bir hava vermezler, sarhoş olmazlar, şımarıp kibirlenmezler. Buna karşılık işler tersine dönüp şartlar olumsuzlaştığında da şartlara yenilmezler, onların altında ezilmezler. Şartlar iyiyken nasıl davranıyorlarsa, aleyhlerine döndüğünde de aynı şekilde davranırlar. Her türlü musibete göğüs germeyi bilirler. İşte bunun adı sabırdır.
Mükerrem insanlar sabrı şükür ve yüce Yaratan’ı hamdle takviye ederler. Dillerinden ve gönüllerinden bir an olsun O’nun adını eksik etmezler. Kalplerini şekilden şekle asla sokmazlar. Onlarda, bu hallerinden dolayı müthiş bir vakar görünür. Bu insanlarda, uğursuz ve bedbaht insanların isyanı, cedeli ve kabalığını görmemiz mümkün değildir.
Kısacası her iki durumda da sabır ve sebat gösterip bu ilâhî imtihandan alınlarının akıyla ve gönül huzuruyla çıkarlar. Her zaman Rabbin emir ve nehiylerine teslim olmuşturlar. Herkese şefkatli ve merhametli olarak insanlığın ulaşabileceği olgunluğun zirvesine ulaşırlar.
Şeyh Edebali Hazretleri, Osman Gaziyi ve onun şahsında gelecek olan devlet adamlarını istikametlendirecek tavsiyelerde bulunurken sabır konusunda şöyle diyor:
“Oğul! Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın… Ama bunları nerede ve ne nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgârlarında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkâr ve iradene sahip olasın!”
“Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir.”