Sevgi Aşktan Üstündür
Aşk konusunda kalem oynatmak deveye hendek atlatmaktan daha zor olmalı. Bizim anladığımız anlamda aşk, elbette maddî olmaktan öte bir anlam taşır. Aşkın başlangıcı maddî olsa da sonu bitmez tükenmez manevî ufuklara dayanır. Aşk'ın sırlarla dolu bir olgu olduğunu söyleyebiliriz. Aklımıza geliveren Allah aşkı ise, tamamen tasavvufun konusudur. Bu konuda da söz edecek durumda değiliz.
Çağımızın modernleşmesinin bir neticesi olarak birçok kavramın içi boşaltıldı, alabildiğince müşahhaslaştırıldı; sırlardan ve manevî özelliklerinden uzaklaştırıldı. Şimdi söz konusu kavramlar oldukça yalın ve sadece kelime hükmündedir. Tarihin aralıklarında mümtaz numuneleriyle temayüz eden aşk terimi de bu faaliyetten nasibini aldı. İnsanlar parçalanmış ruhların tekrar birleşmesini ifade eden aşkı anlayabilme irfanını kaybettiler. Aşk önce ilâhîlikten insanîliğe, sonra da insanîlikten cismanîliğe indirgendi.
Birbirlerinin gözlerini, yüzlerini gördüğünde âşık olduğunu zanneden, sonra da karşıdakini değil sadece kendini sevdiğini fark edip soluğu mahkeme kapılarında alan günümüz gençliğine ve çocuklarımıza sahte aşklar yerine sevginin tercih edilmesi gerektiğini söylememiz gerekir. Kendilerine çevrelerinden adeta dayatılan, kökü Hümanizm’e kadar uzanan, şehvetle karışık duyguların aşk olmadığını, bunun yerine, Kadim Geleneğimizin bizlere takdim ettiği Sevgi Medeniyeti’ne yeniden sıkıca sarılmak gerektiğini hatırlatmamız gerekir.
Biz bu hatırlatma işini düşünce dünyamıza katkıları inkâr edilemeyecek mütefekkirlerimizden üstad Ali ŞERİATÎ ‘ye bırakıyoruz.
Aşk, görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağdır. Oysa sevgi, bilinçlice bir bağ; apaçık, duru bir görmenin sonucudur. Aşk içgüdüden su içer. Oysa sevgi ruhun içinden doğar.
Aşk, gönüllerin genelinde benzer biçimler ve renklerde gözlenmekte olup, ortak nitelik, durum ve görünümler taşır. Oysa sevgi her ruhta kendine özgü bir albeni taşır. Ruhun kendisinden rengini alır.
Aşk, kimlikle ilişkisiz değildir. Dönemlerin ve yılların ilerleyişinden etkilenir. Oysa sevgi; yaş, zaman ve kişiliğin ötesinde yaşar.
Aşk, her renkte, her seviyede, somut güzellikle, gizli-açık, bağlantılıdır. Oysa sevgi, ruhun içinde öyle bir dalgınlıkla dalar; ruhun güzelliklerine öyle tutulup kendinden geçer; somut güzellikleri bambaşka bir biçimde görür.
Aşk, uzaklık ve yakınlığa göre değişir. Uzaklık uzun sürecek olursa azalır. İlişki sürecek olursa değerini yitirir. Oysa sevgi bu durumları bilmez. Dünyası başka bir dünyadır.
Aşk, tek yönlü bir coşkudur. Sevgilinin kim olduğunu düşünmez. Bu yüzden hep yanlış yapar. Seçimde hızla sürçer. Ya da hep bir yönlü kalır. Yine de yer yer benzeşmeyen iki yabancının arasında bir aşk kıvılcımlanır gibi olur, olay karanlıklar içinde geçip birbirlerini görmedikleri için ancak bu yıldırımın düşüşünden sonra onun ışığında birbirlerini görebilirler. İşte burada aşkın kıvılcımlanışından sonra seven ve sevilen birbirlerinin yüzüne bakınca birbirlerini tanımadıklarını anlarlar. Oysa sevgi, aydınlıkta kök salar. Işığın gölgesinde yeşerir. İşte bu yüzden hep tanışıklıktan sonra ortaya çıkar. Gerçekte, başlangıçta, iki ruh birbirinin yüzünde tanıma çizgilerini okur. “Biz” oluşları ise “tanışım”dan sonra olur, iki ruh, iki kişi değil-bir anda iki kişinin gerektirimleri sonucunda biz olma duygusunu taşımaları mümkündür.
Aşk, çılgınlıktır. Çılgınlık ise “anlayış” ile “düşünüş”ün bozulmuşluk ve yıpranmışlığından başka bir şey değildir. Oysa sevgi, tırmanışının doruğunda, beyin ötesini aşar; anlamayı ve düşünmeyi de yerden çekip, doğuşun zirvesine götürür.
Aşk, sevgilide içinin çektiği güzellikleri yaratır. Oysa sevgi, içinin çektiği güzellikleri sevgilide görür, bulur.
Aşk, büyük güçlü bir kandırmacadır. Oysa sevgi, sonsuz saf bir doğruluktur.
Aşk, denizin içinde boğulmaktır. Oysa sevgi denizin içinde yüzmektir.
Aşk, görme duyumunu alır; oysa sevgi, verir.
Aşk, kabadır, şiddetlidir. Bununla birlikte dayanaksız, güvensizdir. Oysa sevgi, tatlıdır, yumuşaktır. Bunun yanı sıra dayanıklı, güven içindedir.
Aşk, hep kuşkuyla bulunur. Oysa sevgi baştanbaşa kesin inançlıdır. Kuşkuya yer vermez. Aşktan içtikçe kanarız, sevgiden içtikçe susarız.
Aşk, sevenin içinde var olan bir güçtür. Kendisini maşuka çeker. Oysa sevgi sevilende var olan bir albenidir. Seveni sevilene götürür. Aşk, sevgiliye egemenliktir. Oysa sevgi, sevilende yok olma susuzluğudur.
Aşk, tabiatın kemendidir. Tabiattan aldıklarını kendi elleri ile geri verip; ölümün aldıklarını-ölümün güç kaynağı olan-aşkın oyunları ile ellerinden bıraksınlar diye başkaldıranları yakalar. Oysa sevgi, kişinin, tabiatın gözlerinden uzak, kendi ürettiği, kendi ulaştığı, kendi “seçtiği” bir hakikattir.
Aşk, içgüdünün tuzağında tutsak olmaktır. Oysa sevgi, isteklerin baskısından kurtulmaktır.
Aşk bedenin görevlisidir. Oysa sevgi, ruhun elçisidir.
Aşk, tat aramaktır. Oysa sevgi sığınak aramaktır.
Aşk, aç bir düşkünün yemek yiyişidir. Oysa sevgi, “yabancı bir ülkede dildaş bulmak”tır.
Aşkın yer değiştirdiği olur, soğuduğu olur, yaktığı olur. Oysa sevgi; yerinden, sevdiğinin yanından kalkmaz. Soğumaz, kızgın değil; yakmaz, yakıcı değildir.
Aşk, kendinden yanadır. Bencildir, kendisi için ister. Kıskançtır. Âşık olduğuna kendi için tapar, onu kendi için över. Oysa sevgi, sevilenden yanadır. Sevdiği için ister. Kendini sevdiği kişi için ister. Onu, onun için sever. Kendisi ortada değildir. (Ali Şeraitî, KEVİR, sayfa: 105-116 arası özetlenerek)
-------------------------------------------------------------------------------------------------------
Çocuk Deyip Geçmeyin!
Teravih namazını merkezi bir camide kılmak istedim. Araba parkı, şu, bu derken ezanla birlikte ancak camiye girebildim. Camide birinci katta yer kalmamıştı. 2. kattan 3. kata kalabalık nedeniyle zor çıkabildim. Bu bölümdeki cemaatin ekseriyeti çocuklardan oluşmuştu. Arka safta namaza başladım. Teravih namazına sıra geldiğinde her Fatiha’nın sonunda çocukların yüksek sesle “âmin” diye bağırdıklarını duyduğumdan huzursuz olmaya başladım.
2. Dört rekâtta da aynı şeyler olunca selamdan sonra çocuklara kibarca bunun yanlış olduğunu ve sessizce “âmin” demek gerektiğini hatırlattım.
Uyarı görevini yerine getirmenin iç huzuru ile 3. dört rekâtlık bölüme başladık. Ne var ki Fatiha’dan sonra sanki daha yüksek sesle “âmin” demeyi sürdürdüler. İyice sinirlendim. Sert bir üslupla çocukları yine uyardım.
……………………………………………………….
Son rekâtlara doğru bir de baktım ki, ben de bütün çocuklarla beraber avazımın çıktığı kadar “âmin” demeye gayret sarf ediyorum!
