İlkadım'dan
İslam'ın ilme ve âlime ne kadar önem verdiği izahtan vâreste bir durumdur. İslam'ın ilk emrinin oku olmasının yanında öğrenmeyi, düşünmeyi, derinlemesine tetkiki emreden pek çok ayet vardır. Müslümanlar açısından ilk eğitim müessesesi diyebileceğimiz darul-erkam, rivayetlere göre Nübüvvet'in ilk yıllarında açılmıştı. Peygamber efendimizin, Medine’ye hicretinden kısa süre sonra, tamamen eğitime dönük olarak, Mescid-i Nebevî’nin içinde Suffe’yi açtığı ve buradan yetişen sahabenin ilim tarihimizde ne kadar önemli bir yeri olduğu bilinmektedir.
Peygamberimizin vefatından sonra ashabın eğittiği tabiin, onlardan sonra da tebe-i tabiin neslinin ve müctehid ulemanın geldiğini görüyoruz. İslam, yöneticilerin (umeranın) yanında ulemaya da önemli vazifeler yüklemiştir. Âlimlerin en önemli vazifeleri, içinde bulunduğu topluma İslam’ı hakikati ile anlatmak ve böylece hem İslamî telakkiyi hem de toplumu bozulmadan korumaktır. Âlimleri bozulan veya kalmayan toplumların bozulması mukadderdir. İslam tarihi boyunca üzerine düşen vazifeleri bihakkın yerine getiren âlimler az veya çok bulunmuştur. Bu âlimler hem makama, mevkie hem dünyanın alâyişine hem de ayağı kayan âlimlere aldırış etmeden, Allah Teala’nın kendilerine verdiği vazifeleri yapmaya gayret etmişlerdir. Haccac’ın karşısında Hakkı yüksek sesle dile getiren Said b. Müseyyeb; Abbasîlerin yanlış işlerine alet olmamak için kadılığı kabul etmeyen İmam-ı Azam; Memun’un, Mutezile’nin bidat görüşlerini kabul etmesi için yaptığı baskılara ve işkencelere kahramanca karşı koyan Ahmed b. Hanbel hemen akla geliveren müçtehidlerdir. Hakiki âlimler ehl-i bidatin güç kazandığı dönemlerde bile “acaba” gibi bir şüpheye kapılmadan İslam’ın hakikatlerini ortaya koymuşlar, ehlisünnet çizgisini korumakta titizlik göstermişlerdir. Bu âlimler, ortaya bidat görüşler atanların mevkiine, makamına, ameline, etrafına topladığı insan sayısına bakmadan, görüşlerinin yanlışlığını ve bidat olduğunu net olarak ortaya koymuşlardır. Haricilerin çok ve uzun secdeleri sebebiyle alınlarında iz oluşması, Mutezile’nin ilim dünyasına katkıları, Şia’nın ehlibeyt sevgisi ve gücü, kendilerini bidatle vasıflandırılmaktan kurtaramamıştır. 18. yüzyılda Safevî şahının Osmanlı ile anlaşma yapılması sırasında anlaşmaya koydurmak istediği, Caferiliğin 5. hak mezhep olması talebi, savaş pahasına, Osmanlı uleması tarafından reddedilmiştir. Eski ve yeni bidatlerin mebzul miktarda bulunduğu bir dönemdeyiz. Kur’an İslam’ı diyenleri mi; dinlerarası diyalogu savunanları mı; İslam’ı reforme etmeye çalışanları mı; neo-harici ve neo-mutezileleri mi; İslam’ı yeniden inşa etmeye kalkışanları mı… hangisini istersiniz? Hepsinden bol miktarda ve güçlü olarak var. Peki, bunun karşısında olması gereken, peygamber vârisleri nerede? Hangi mülahaza hakikatleri net olarak ortaya koymaktan onları engelliyor? Hakk’ın hatırı her hatırın üstünde değil midir? Zamanın Gazalîleri, Ahmed Faruk Serhendîleri ortaya çıkmayacak mı? Ne zaman mühendis ve doktor yetiştirmeye uğraşmak yerine âlim yetiştirmeye uğraşacağız? Artık kıyamet mi gelsin? Selam ve dua ile…
