Hakiki Âlimlerin Vasıfları Vardır!

Yazar: 
Nazım Erzurumlu
Köşe: 
Kapak Dosyası

Müslüman dinini kimden, nasıl aldığını iyi bilmelidir. Dini sahih bir usulle öğrenmezsek varış yerimizde çarpık olur. O halde işin başı âlimleri tanımak ve âlimlere sıkı sıkıya tutunmaktır. Dinimize ait herhangi bir meseleyi halletmek ancak ulemanın fetvasıyla olabilir. Ancak ne zaman âlimlere gereken değeri vermezsek ve din konusunda ağzı olan konuşmaya başlarsa o zaman sap ile saman, yahşi ile yaban birbirine karışır.Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki âlimlere değer verilmiyor ve bazıları da kendilerinin âlim olduklarını iddia ettikleri halde bu vasıftan yer ile gök kadar uzaklar. Peki, âlimleri nasıl tanıyabiliriz? Bu makalemizde gücümüz yettiğince âlimlerin yüce vasıflarından bazılarını anlatmaya çalışacağız. Âlimlerin en önemli vasıflarından birisi, üç günde üç kitap okuyup ben âlimim diye ortaya çıkmamalarıdır. Onlar tevazu ve edepte, geçmiş âlimlere saygıda insanların en mükemmelidir. Hilmi en yüce olan, dini en güzel yaşayan olmalarıdır. Din ilmi Allah’ın edebiyle edeplenmektir. Din ilminden nasibi olanın da bu edepten nasibi olmalıdır. O halde âlim, emanet aldığı şeye iyi baksın.

Âlimin niyeti Allah rızası olmalıdır. İlimle dünya makamlarını arzulayan, ahirette cennet kokusunu alamayabilir. İlmi, âlimlerle cedelleşmek, cahillere gösteriş yapmak ve insanların kendisine iltifat etmesi için öğrenen Peygamberin diliyle lanetlenmiştir. Âlimin himmeti, ilmiyle Allah rızasını kazandıracak ameller yapmaktır. Sahte âlim taslaklarının himmeti de kitap yüklü merkepler gibi nakledip durmaktır. Velev ki halk arasında âlim diye anılsa da hakikatte bunlar cahildir. İmanın süsü ilim, ilmin süsü amel, amelin süsü rıfktır. İlme yakışan en güzel vasıf rıfk ve hilimdir. Hakiki âlimler cahillere rastladıklarında ve kendilerine sataşıldığında “selam” der ve güzellikle onlardan yüz çevirirler. İlmin başı sabır; gözü hasetten yüz çevirmek; kulağı anlayış; dili hakkı söylemek, marufu emir ve münkeri nehyetmek, doğruluk; kalbi ihlâs; aklı, varlığı ve kişinin lehine ve aleyhi olan işleri anlaması; eli rahmet; ayakları ilim meclislerini ziyaret; himmeti kalbi selim; hikmeti vera’; ordusu âlimler topluluğu, malı edep, azığı günahtan kaçmaktır. Âlim her hali ile peygamberin izinden gitmeye gayret etmeli, özellikle gece ibadetinde devamlı olmalıdır. Ahmed bin Hanbel, bir ilim talebesinin odasına yatsı namazından sonra abdest için su bırakır. Sabah namazı için talebeyi uyandırmaya geldiğinde suyu bıraktığı gibi bulunca: “Subhanallah! Bir adam ilim talep ediyor da gece için bir ibadeti yok. Hayret!” demekten kendisini alamaz. Evet, Allah’a takva ile kulluk edene Allah bilmediklerini öğreteceğini vaat etmiştir. Âlimin gizli ve açık her halinde Allah’ı murakabe etmesi gerekir. Çünkü o ilmin emanetçisidir. Kur’an’da, “bildiğiniz halde Allah’a, Rasulüne ve emanetlerinize de ihanet etmeyin” buyrulmuştur. Âlimin bir vasfı da ilmin izzet ve şerefini korumasıdır. Malik bin Enes’i halife iki çocuğunu okutması için saraya çağırttığında İmam Malik, “İlim ziyaret edilir, başkasını ziyaret etmez. Âlimin ayağına gelinir, Sultan da olsa âlim ayağa gitmez.” cevabını verir. Harun Reşid de çocuklarına Muvatta’yı okutmasını rica edince, “Allah bu ilmi sizden daha yüce kılmıştır. Şayet siz onu üstün tutarsanız yücelir, onu zelil kılarsanız ilmin de değeri düşer, ilme gidilir, ilim ayağınıza gelmez.” cevabını verince halife çocuklarını camiye İmam Malik’in halkasına gönderir. Âlim, İslam’ın nişanelerini, şeairlerini bizzat yaşar. Âlim insanlarla mekarim-i ahlaka göre münasebet kurar, selamı yayar, açları doyurur, öfkesini yutar, kimseye eza vermez, ezalara sabırla katlanır, insaflı olur, kimseden insaf beklemez, insanları kendine tercih eder, insanların kendisini nefislerine tercih etmesini beklemez, talebeye şefkatle yaklaşır, zâhirini ve bâtınını rezilliklerden temizler. Allah Teâlâ âlimlerin boyunlarına emanetin en ağırını, yani rabbânî kullar olarak kendilerine öğretilen ve ders aldıkları dini öğretme görevini vermiştir. Bu öyle ağır ve o kadar şerefli bir görevdir ki, âlimin mürekkebi şehidin kanından üstün sayılmış, ilim talep edenin yollarına melekler kanatlarını sermiş, âlimler peygamberlerin temsil ettiği davanın hakiki varisleri sayılmıştır. Âlimin tüm güzel ahlak-ı hamideyle ahlaklanması ve ahlak-ı zemimeden uzaklaşması gerekir. Âlim kişi, çok şaka yapmak gibi kendisinden vakarı giderecek her türlü davranıştan uzak olmalı, dışardan bakanların kendisini lakaytlık, pejmürdelik, pasaklılık gibi sıfatlarla itham edeceği görüntüler sergilememelidir. Peygamber efendimiz bir grup ashabını karşılamak için ayağa kalkıp saçını sakalını tarayınca Aişe annemiz neden böyle davrandığını öğrenmek ister. Efendimiz ashabına güzel görünmek istediğini belirtir. Evet, onların gözüne hoş gelmeyecek halden dahi sakınan Peygamberin vârisleri her zaman tertipli ve kontrollü olmalı değil midir? Âlime yakışan insanların iltifatıyla değişmemek, ilmi insanlara üstünlük ve âlimlerle münazara için öğrenmemektir. Âlimler bilgisizliğin ölümüdür. Hilimleri ilimlerinden haber vermede, susuşları söylediklerindeki hikmetleri bildirmektedir. Hakka karşı durmazlar, onda aykırılığa düşmezler. Onlar İslam’ın direkleridir; onlar halkın sığınaklarıdır, hak onlarla yerini bulur, batıl onlarla yerinden ayrılır, dili kökünden kesilir. Onlar dini, onun hükümlerini kavramak, ona riayet etmek suretiyle anlamışlardır (Hz. Ali). İlim talibine ilimde hırslı olmak ve âlimlerle oturup edeple ilim öğrenmek yakışır. Âlim kendisinden yaşça veya mertebece küçük bile olsa başkasından ilim öğrenmekten geri kalmamalıdır. Bin bilse bile bir bilene danışır. İlim öğrenmekten kendini müstağni görüp ilmini yeterli görmeyi cehalet sayar. Hatta o kişi bir zamanlar onun öğrencisi bile olsa önüne diz çöküp ondan ilim alabilecek olgunlukta olmalıdır. İmam Nevevî selef âlimlerinin kendilerinde olmayan bilgileri talebelerinden alarak ilim yolunda faydalandıklarını rivayet etmiştir. İmam Şafii’nin talebesi Humeydî, Mekke’den Mısır’a varana kadar kendisinin Şafii’den fıkıh, onun da kendisinden hadis öğrendiğini nakleder. Âlimlerin bir sıfatı da ilmi ehli olandan saklamamalarıdır. Bir âlim, “yanmadan yakamazsın” der. Âlimler de yaşadıklarıyla ancak insanlara tesir edebilir. Hasan-ı Basrî’den, cuma hutbesinde köle azadının faydasından bahsetmesi istenir. Üç cuma, hutbede başka şeylerden bahseder ve dördüncü cuma köle azadını anlatır. İnsanlar hutbenin tesiriyle kölelerini azat etmeye başlar. Neden üç hafta beklediği kendisine sorulunca, “Allah’tan kendisini malla rızıklandırmasını, o malla köle alıp sonra da köleyi azat etmenin zevkini tatmayı beklediğini, yapmadığı bir şeyi emretmekten hayâ ettiğini” söyler. Âlimlerin bir özelliği de ümmetin önderleri olmalarıdır. Bu yüzden büyük âlimlere İmam-Önder denilmiştir. Karanlık cehalet gecelerinde, bidat ve hurafe fırtınalarında onlarla hidayet yolu bulunur. Peygamberden sonra İslam’ı tebliğ ve ümmete önderlik din alanında âlimlerindir. Onların işi dünya işlerinde uzmanlık değildir, öyle olsaydı Peygamberimiz Medineli çiftçilere ağaçları aşılama işinde, “siz dünya işini daha iyi bilirsiniz” demezdi. Balık kokarsa tuzlanır ama tuz kokarsa ne yaparız! Âlim kayarsa âlem kayar, âlimler istikamet ehli olursa insanlar da ıslah olur. Âlimler yeryüzünün kandilleridir, peygamberlerin halifeleridir. Gök ehli onları sever, denizdeki balıklar bile onlar için istiğfar eder. Allah bir kuluna hayır dilerse, onu dinde DERİN ANLAYIŞ SAHİBİ YAPAR. İlim talep edenin bu tahsili, geçmişine keffâret olur. İlim üzere uyumak, cahilken namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Kendisinden faydalanılan bir âlim, bin âbidden hayırlıdır. İlim tahsilinde olana melekler kanatlarını gerer. İlim talibi Allah indinde Allah yolunda cihat edenden üstündür. İlim talibi, İslâm’ın temelidir, ecri peygamberlerle birlikte verilecektir. İlim üstünlüğü ibadet üstünlüğünden hayırlıdır. Allah Teâlâ ve melekleri, yuvasındaki karıncalar ve denizdeki balıklara varıncaya kadar bütün yaratıklar, insanlara hayır öğreten kimseye salât ederler. Âlimin âbidden üstünlüğü, PEYGAMBERİN ÜMMETİNE ÜSTÜNLÜĞÜ GİBİDİR. Âlimlerle oturmak ibadettir. Âlimlere değer verin, çünkü onlar gerçekten peygamberlerin vârisleridir, onlara değer veren muhakkak Allah’a ve Rasulü’ne ikram etmiş olur. Âlimler gökteki yıldızlar gibidirler ki, kara ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunur. Kıyamet günü ilk şefaati peygamberler, sonra âlimler, sonra şehitler yapacaktır. Bir genç ilim ve ibadet talebinde yetişir ve büyürse, Allah Teâlâ ona kıyâmet günü yetmiş iki sıddîk sevâbı verir. Ümmetin en hayırlıları âlimleridir, âlimlerin en hayırlıları ise merhametlileridir Âlimin yatağında yaslanıp ilme çalıştığı bir saat, âbidin yetmiş senelik ibadetinden hayırlıdır. Bunca hayrı ve daha fazlasını toplayan, ömrü ümmete fayda için dirsek çürütüp, göz nuru dökmekle geçen âlimlere bizim zannımıza göre bir kaç hatası var diye sataşmak biz müslümanlara yakışmasa gerektir. Âlimleri alaya almak, İslam’ı hafife almaya varır ki o kişinin akıbetinden korkulur. Âlimin keffareti yine onun ilmi iken cahil bile günahının nasıl temizleneceğini öğrenmede o âlimlere muhtaçtır. Peygamber Efendimiz ashabına: - Size âlimden haber vereyim mi? buyurdular Ashab: - Evet! Ey Allahın Rasulü dediler Peygamber Efendimiz: - Âlim, insanlara Allah’ın rahmetinden yani bağışlamasından ümidini kestirmeyen ve Allah’tan başka şeylere bağlanarak Kur’an’ı terk etmeyendir Haberiniz olsun İlimsiz yapılan ibadette, anlaşılmayan ilimde ve tefekkür edilmeden okunan Kur’an’da hayır olmaz, buyurmuşlardır. Ali radıyallahu anh da: “Gerçek fakih, insanları Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe düşürmeyen; onlara, Allah'a isyan hususlarında kolaylık tanımayan; onları, Allah'ın azabından emin kılmayan; Kur'ân'ı, onu istemeyip başkasına meylederek terk etmeyen kimsedir. Durum şu ki, kendisinde ilim olmayan ibadette, kendisinde anlama olmayan ilimde, kendisinde düşünme olmayan okumada hiçbir hayır yoktur." buyurur. İbn-i Abbas radıyallahu anhüma: “Rahman'ı bilen âlim, kendisine hiçbir şeyi şirk koşmayan, O'nun helâllerini helâl kılan, haramlarını da haram kılan, O’nun vasiyetini tutan, O’nun huzuruna çıkacağını ve ameli sebebiyle hesaba çekileceğini yakînen bilen kimsedir.” der. İmrân’dan şöyle rivâyet edilmiştir: Bir gün Hasan (Basrî'ye), söylediği bir şey hakkında: “Ebû Sa'îd! Fakihler böyle söylemiyor?” dedim. Bunun üzerine o şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana! Sen, kendin, fakih gördün mü hiç? Fakih dediğin, dünyaya karşı isteksiz, âhirete karşı arzulu, dininin işinde uyanık olan, Rabbine ibadete aralıksız devam eden kimsedir ancak!” Sa'd b. İbrahim'e, “Medinelilerin en fakîhi kimdir?” diye soruldu. O da: “Rabbinden en fazla korkanları, (en muttakîleri).” cevabını verdi. Mesrûk: “Kişiye ilim olarak, Allah'tan haşyet etmesi (korkması) kâfidir. Kişiye cahillik olarak da ilmini beğenmesi kâfidir.” demiştir. Hakikat ehli âlimlere selam ve hürmet ile... Şerî’at hâmili e’lem zevâtı, Dahi âlim olan fıkha zevâtı, Kezâlik hâmili Furkan zevâtı, Ziyade ta’zim eyle bul necâtı. Bu ta’zimle azîz Hakk’a gidelim, Cemâl-i bâ kemâli seyredelim