Bilen Kimdir?
"Geceleyin secde ederek ve ayakta durarak boyun büken, âhiretten çekinen, Rabbinin rahmetini dileyen kimse inkâr eden kimse gibi olur mu? Ey Muhammed! De ki: 'Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?' Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar."(Zümer 9)
Bir adam, bir mümin düşünün ki kunutta, gece vakti ayaktadır. Geceleyin kıyamda, secdede, rükûdadır. Hep Allah’a boyun büküyor, hep Allah’a teslim oluyor. El pençe divan durmuş, Rabbinin emirlerine âmâde, kulluğa hazır bekliyor. Gece gündüz Allah’ın emirlerini uygulamak üzere secdededir. “Ya Rabbi ben sana teslimim! Ben sana bağlıyım! Ne istersen iste! Ne emredersen emret! Ben senin emrini bekliyorum!” demektedir. Kulluğu sadece Allah’a hasretmekte, şirkten kaçınmakta ve Allah’tan başkalarını kesinlikle dinlemeyeceğini ortaya koymaktadır. Gece gündüz Allah’ın dediğini yapmaya çalışıyor. Gece gündüz Allah’ın razı olduğu bir hayatın, Allah’ın istediği bir kulluğun kavgasını veriyor. Allah’tan bitecek bir işi olsa da olmasa da, darda kalmış olsa da, bolluk içinde olsa da Rabbine kulluğa koşuyor. Yâni zenginlik ya da fakirlik, hastalık ya da sağlık, güç ya da güçsüzlük, açlık ya da tokluk, sıkıntılı ya da neşeli dönemleri hiç fark etmiyor, her zaman, her şart altında Rabbine kulluk ediyor, Rabbine dua ediyor, Rabbine teslimiyet gösteriyor.
Sadece işi düştüğünde değil, her zaman ve zeminde Allah’a koşuyor. Sonra âhiretten, âhiretin hesabından da tir tir titriyor. Allah’ın huzuruna çıkmaktan, Mahkeme-i Kübra’dan çekiniyor, sakınıyor, korunuyor. Rabbinin kitabından âhiret, ölüm, hesaba çekilme, azap, cehennem âyetlerini duydukça tüyleri diken diken oluyor. Azıcık kulluktan uzaklaşsa, Allah’ın gazabını celp etmekten korkuyor. Ama Rabbinin rahmetini de umuyor, Rabbinin rahmetinden asla ümidini kesmiyor. İşte bu tavrı, bu imanı onun sapmasına engel oluyor, yan çizmesine mâni oluyor. Yâni Allah’ın onu denemek için az evvel demeye çalıştığım gibi farklı durumlara, farklı konumlara geçirmesi, bazen alması, bazen vermesi, bazen hoşuna gidecek cinsten, bazen da sevmediği cinsten şeyler göndermesi asla onu Allah’a kulluktan, Allah’a duadan uzaklaştırmıyor. Yaşadığı bu dünyada onun tek bir hedefi var, o da Allah’ın rızası. Tek hedefi var, o da Rabbinin hoşnutluğu ve bunun sonunda kazanılacak cennet ve cehennemden kurtulmak. Evet, işte ikinci insan da budur. Şimdi bu iki insan tipini gözümüzün önüne getirdikten sonra bakın burada bir soru soruyor Rabbimiz: “De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Peki, neyi bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Matematiği, fiziği, kimyayı, astronomiyi, botaniği, logaritmayı, a kareyi, b kareyi, toplamayı, çıkarmayı bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Hep böyle anladılar, böyle anlattılar değil mi bu âyeti bugüne kadar? Bunlara bilgi diyorlar, bunları aslanın ağzına koyuyorlar ve kapana da diploma veriyorlar. Bunları bilenler bilgindir, âlimdir diyorlar. Bu onların kriteridir, ama Allah’a göre ilmin, âlimin kriteri işte bu âyette anlatıldığı gibi insanın Allah’a kulluğuna ilişkin lüzumlu kulluk bilgilerini bilmektir. Yâni bilenler Allah’a kul olanlardır. Sadece Allah’ın rızası istikâmetinde bir hayat yaşayanlar, gece-gündüz Rablerini razı etmeyi hedefleyenler, Allah’ın istediği kulluğun kavgasını verenler, kıyamda, rükûda, secdede olanlar, gece-gündüz Allah’ın emirlerine boyun bükenler, kıyamet gününün hesap ve kitabıyla tir tir titreyen ve onun için hazırlık yapanlar, ama Rablerinin rahmetinden de asla ümit kesmeyenler, hayatın, ölümün ve hayattaki tüm nîmetlerin sahibini bilen, bu nîmetlerin ne için verildiğini, sonunda ne olacağını bilenler âlimdir. Zenginlik ya da fakirlik, hastalık ya da sağlık, güç ya da güçsüzlük, açlık ya da tokluk, sıkıntılı ya da neşeli hangi dönemde olursa olsun her zaman ve mekânda, her şart altında Rabbine kulluğa, duaya devam eden, teslimiyet gösteren kişi âlimdir. Sadece işi düştüğünde değil, sadece başı daraldığında değil, her zaman ve zeminde Allah’a kulluğa koşmasını bilen kişi bilgindir. İşte âyetin anlattığı budur: Bunu bilen kişi âlimdir ve kesinlikle bilelim ki, ilim mümin içindir. Dün de, bugün de, yarın da yeryüzünün en âlim insanları bu kitabın bilgisine sahip olan müslümanlardır. Bu kitabı bilenler âlimdir, bu kitapla beraber olanlar bilgindir, bu kitabın kulluk bilincine erenler, bu kitaptan haberdar olanlar hikmet sahibidirler. Kur’an-ı Kerîm’deki bu tür âyetlerin anlamı budur. Yâni bunu bilenler âlimdir, bundan haberdar olanlar fakîhtir, bununla beraber olanlar akıllıdır. Allah’ın kitabından, Allah’ın yeryüzü için gönderdiği hayat programından habersiz bir hayat yaşayanlar cahildirler. Bu kitaptan, bu kitabın kulluk bilgisinden mahrum olan kâfirler ve müşrikler yeryüzünün en cahil, en akılsız insanlarıdırlar. Çünkü Kur’an’ın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki, gerçek bilgi vahiydir. Gerçek bilgi Allah’ın bildirdiği bilgidir. Allah bilgisine sahip olan, vahiy bilgisinden haberdar olan kişi âlimdir. Unutmayalım ki insanlar bu kitaptan haberdar oldukları kadar şeref sahibi, ilim ve izzet sahibidirler. İnsanların bu kitabın istediği şekilde kulluğa yönelmeleri onların gerçekten âlim oluşlarının tescilidir. Âyet bunu anlatıyor. “Hiç bunu bilen, bu kulluk bilincine erenle, bunu bilmeyen bir olur mu?” diyor Rabbimiz. Âyeti siyâk-sibâk ilişkisi içinde anlamaya çalıştığımız zaman bunu bilenle bilmeyenin bir olmadığının anlatıldığını anlarız. Ama bizden önceki iki lânetlik toplumun, yahudi ve hıristiyanların yaptığı gibi Allah’ın âyetlerine tahrif mantığıyla yaklaşır, âyetleri âdeta cımbızla söküp çıkarır gibi sûre bütünlüğünden koparır, âyetin siyâk-sibâk ilişkisini bitirir, üstüyle altıyla irtibatını keser ve öylece anlamaya kalkışacak olursak, o zaman Allah’ın âyetini tahrif edip, Allah’ın muradını değiştirip istediğimiz mânâyı yüklememiz mümkün olacaktır. İşte görüyoruz âyetin üstünü altını hiç okumadan bir tahrif mantığıyla müslümanlar ne mânâlar kazandırmışlar âyete. Efendim matematik bilenle bilmeyen bir olur mu? Fizik bilenle bilmeyen, botanik bilenle bilmeyen, mühendislik bilenle bilmeyen, tarih bilenle bilmeyen bir olur mu? Hâlbuki âyetin kastı bu değildir. Vaz’ olunduğu maksat bu değildir. Hayatının sahibini tanıyan, Allah’ın üzerindeki nîmetlerinin farkında olan, kendisine verilen nîmetlerle şımarmayan, sadece Allah’a kulluk edip O’na hiç bir şeyi ortak koşmayan müminle bunun şuûrunda olmayan kâfir bir olur mu? Allah’ı bilenle bilmeyen bir olur mu? Allah’ın sıfatlarını, Allah’ın Esmâsını, Allah’ın azâmetini, rubûbiyet ve ulûhiyetini, yaratıcılığını bilenle bilmeyen bir olur mu? İşi düştüğü zaman, başı daraldığı zaman Allah’ı bilenle, menfaati söz konusu olduğu zaman Rabbini hatırlayanla, her zaman Rabbini Rab bilen bir olur mu? Ölüyle diri bir olur mu? Görenle kör bir olur mu? Vahiyle âlim olan mümin canlıdır, diridir, kuldur. Ama kâfir ölüdür, cahildir, kördür, sağırdır. Hiç bu ikisi bir olur mu? Ama bunu da ancak akıl sahipleri anlayabilir. Bunu ancak aklını kullanabilen kimseler anlayabilir. Bunu, bu gerçeği ancak öz sahipleri, özünü, fıtratını yitirmemiş olanlar anlayabilir. Bu âyetlere ancak akıl sahipleri kulak verirler. Ancak akıl sahipleri bu âyetleri zihnine yazıyor, kafasına kazıyor, gündemine alıyor, düşünüyor ve anlamaya, yaşamaya çalışıyor
