Edeb-2
Edeb hakkında pek çok sözler söylenmiştir, aşağıya bunlardan bir kaçını alıyoruz: Edeb, evliyaullahın delili ve Allah'a kavuşma vesîlesidir. Edeb, Hakk'a giden yolun azığıdır. Edeb her şeyin basıdır. Ruhun terakkisi ancak edebile elde edilir. Edeble varan, lütufla döner.İnsanla hayvan arasındaki fark, insanın edebidir. Edeb, aklın dıştan görünüşüdür. Edeplerin anası, az konuşmaktır. Edebi terk eden, ârif değildir. Tasavvufun tamamı edebdir. Hakiki güzellik, ilim ve edeb güzelliğidir. Edeb, Şeytanı öldüren bir silahtır. Hakikatten maksat, ancak edebdir. Her şey çoğaldıkça ucuzlar, fakat edebi çoğaldıkça kişinin değeri artar. Âdemoğlunun edebden nasibi yok ise, insan değildir. Sofîlerin terbiye etmediği kimse, edebin hakikatini anlayamaz. Edeb, sünnet-i Rasûlullah’a uygun hareket etmektir. Edeb, Hâlik Teâlâ’nın sevdiği kullarına bahsettiği ilâhî bir tılsımdır.
Cenâb-ı Hakk’ın rızası, ancak edepli bir ubûdiyetle elde edilir. Bir insanın gerçek insanlıktan nasîbi, hayâdan hissesi ölçüsündedir. Eğer Hakk yolcusu, menfî müspet bütün teşebbüslerinde başını sonsuza çevirip davranışlarını ötelere göre ayarlayamıyor, mahviyet içinde iki büklüm olup edeple yaşayamıyorsa, onun mevcûdiyeti bir bakıma kendisi için ar, başkaları için de bârdır. Bu mülâhazaya binâendir ki: -Hayır, hayır. Allah’a yemin ederim ki, hayâ sıyrılıp gittiği zaman, ne hayatta ne de dünyada hayır kalır.” demişler. Gezdiğim, gördüğüm yerlerde mutlu insanlar göremiyorum. Herkes birbirini suçluyor. Hep karşıdaki suçlu. Hiç kimse kendine bakmıyor. Evler birer kavga ortamı adeta. Herkes kendini haklı gördüğü için, herkes her şeyi bildiği için, kimse sevincini de üzüntüsünü de paylaşmıyor. Anneyi babayı dinlemiyor. Anne her iki taraf arasında şaşkın. Herkes yalnız. Bu yalnızlık; babayı sokağa veya işine, anneyi boş işlere, çocuğu arkadaşlara, içkiye, sigaraya, uyuşturucuya yakınlaştırıyor. Öyle ki ne babanın işinden annenin haberi var, ne de annenin gününü nasıl geçirdiğinden babanın… Çocuğun okuldaki, sokaktaki hayatı kimseyi ilgilendirmiyor. Evden ayrılırken "Allah'a ısmarladık, ben çıkıyorum!" deyip dışarı fırlayan kızının, oğlunun girip çıktığı yerden haberi olmayan bir aile. Öyle aşırılıklarla karşılaşıyor ki, ne yapacağını şaşırıyor. Günün birinde çantasını omuzuna alıp giden 13-14 yaşlarındaki kız, kaşları yolunmuş, yahut kulağına üç dört delik açılmış, elinin parmakları sigaradan sapsarı olmuş, elinde bira şişesi ile, oğlan arkadaşını koluna takmış olarak karşısına dikilince, anne baba şaşkınlıktan kriz geçiriyor. "Biz ne yaptık veya ne yapmadık ki çocuğumuz böyle hatalar işliyor?" diye düşüneceklerine toplumu, okulu, çocuğun arkadaşlarını suçlamaya başlıyorlar. Şaşkınlık geçtikten sonra yaşananlar ise akla hayale sığmayacak, insanlık dışı olaylar. Çocuklarımız daha büyük yaşlarda daha büyük hata ve günahları kolayca işleyebiliyorlar. Üniversite çağındaki gençler arasında kız erkek ilişkisi zaman zaman ailelerinden habersiz aynı evi paylaşma noktasına varabiliyor. İşin en garip tarafı dindar olduğunu iddia edenler bu işi imam nikâhı (!) ile meşrulaştırdıklarını sanıyorlar. Bu ne korkunç bir yozlaşma ve yüzsüzlük (!) anlamakta güçlük çekiyorum. Okul bitince "Sen sağ ben selamet." deyip ayrılmak üzere birlikte yaşayan genç kız ve erkeklere yaptıklarının hata olduğunu birilerinin anlatması gerek. Bu çocuklar bizim çocuklarımız ve geleceğimiz. Memleket ne hallere geldi Ya Rabbi! Utananlar kendilerini tanıyanların yüzlerine bakamıyorlar. Utanmayanlardan da, onları tanıyanlar kaçıyorlar. Arsızlar, edepsizler, hayâsızlar baş tacı edilir hale geldi. Fuhşiyyat cadde ve sokaklara kadar yayıldı. Bir yerden bir yere gidemez hale geldik. İnsanları tahrik edici bir şekilde sokaklara dökülenleri gördükçe, kendi kendime; “Bunun ana babası hiç mi bir şey demiyor, Allah ıslah etsin.” demeden edemiyorum. Yazık, çok yazık… Şehvetten başka bir şey düşünmeyenlere yazıklar olsun!..Bir millet nasıl yok olur? Topla tüfekle değil, içten yıkarak ve manası elinden alınarak işte böyle çökertilir. Çocuklarımızı vatan ve milletimize faydalı olacak şekilde eğitmeliyiz. Unutmayalım ki, çocukların ilk eğitildiği yer aile yuvasıdır. Bu yuvanın öğretmeni de anne ve babadır. Ana babalar olarak çocuklarımıza daima sevgi ile yaklaşarak doğruları anlatmalıyız. Çocuklarımızı en iyi şekilde yetiştirip, her konuda onlara iyi örnek olmalıyız. "Ey iman edenler! Kendinizi ve aile efradınızı cehennem ateşinden koruyunuz." mealindeki Tahrim suresinin 6. ayetiyle, ailenin eğitiminden ve bununla birlikte aile kurumunda yaşayan fertlerin bakımı, korunması ve kollanmasından da aile reisleri sorumlu tutulmaktadır. Tabiatıyla bu görevin ifasında, aile reisi olan babanın en yakın yardımcısı anne olacaktır, olmalıdır. Yeri gelmişken burada, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in fıtratla ilgili hadisini ele almak istiyoruz. Hadisin çeşitli varyantlarından biri olan ve Sahih-i Müslim'de yer alan ifade şekli, söz konusu hadisin bugüne kadar ele alınış tarzından daha farklı ve daha önemli bir mesaj vermektedir. Zira en çok bilinen ve duyulan şekliyle fıtrat hadisi, "Doğan her çocuk fıtrat üzere doğar, sonra ebeveyni onu Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır" şeklindedir. Oysa bahsini ettiğimiz ifadede Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Her insanı annesi (Allah'a inanmaya yetenekli ve dini inancı kabul etmeye elverişli bir) fıtrat üzere dünyaya getirir. Sonra ebeveyni onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi biri haline getirir. Eğer ana babası Müslüman iseler çocuk da Müslüman olur." (Müslim, Kader -23) Bu ifade biçiminde, anne babadan oluşan aile kurumunun etkisi bariz bir şekilde ortaya konulmakta ve ailenin çocuğun dini tercihi konusunda ne derece etkili olduğu bariz bir biçimde vurgulanmaktadır. Hz. Peygamber'in bu veciz ifadesi sosyal bilimlerin ortaya koyduğu gerçeklerle daha iyi anlaşılmaktadır. Zira burada hem ırsi bir faktör olan fıtrat kavramından, hem de çocuğu mensubu bulunduğu toplumun dinine yönelten çevre faktöründen birlikte bahsedilmektedir. Konuyla ilgili sözlerimizi İmam Gazali'nin, şu anlamlı ifadeleriyle tamamlayalım: "Çocuk, ana babasının yanında bir emanettir. Onun temiz kalbi tamamen boş, saf ve kıymetli bir cevherdir. O, her türlü nakışa kabiliyetli olduğu gibi, meylettirildiği her şeyi almaya da elverişlidir. Eğer çocuk hayra alıştırılır, hayırlı şeyler öğretilirse, hayır üzere büyür, dünya ve ahirette mesut olur." Sonuç olarak şunlar söylenebilir: Aile, okul öncesi eğitimin her safhasında gerek tutum ve davranışların kazandırılmasında, gerek karakterin şekillenmesinde ve gerekse din eğitiminde en önemli rolü üstlenen kurumdur. Onun bıraktığı eksikliği bir başka müessesenin doldurması da söz konusu değildir. Ülkemizdeki mevcut durum ise -gerek okullarda yeterli bir eğitimin olmayışı, gerekse ailelerin bu işi gereğince ciddiye almamaları sebebiyle- pek iç açıcı değildir. Anne babaların evliliğin ilk yıllarından itibaren çocukları tanımaya ve onları eğitmeye yönelik tüm çabalarını sergilemeleri hem kendileri, hem çocukları, hem de ülkemizin geleceği açısından son derece önem kazanmıştır. Çünkü artık bilinen bir gerçek var ki, inanç duygusundan ve moral değerlerden uzakta kalan gençlik, sınırsız özgürlüğün sarhoşluğu içinde her geçen gün biraz daha çıkmazın içine sürüklenmekte, ahlaki dejenerasyonun türlü şekilleri hem onları hem de tüm toplumu tehdit eder hale gelmektedir. Bir televizyonda Sakarya Müftüsünün kadınları uyararak; sokaklarda açık saçık dolaşmamalarını, Allah’tan korkmalarını, kendilerine çeki düzen vermelerini, erkekleri tahrik etmemelerini söylediği hususunda bir haber geçti. Allah bu hoca efendiden razı olsun, korkmadan, yiğitçe İslam’ın gerçeğini haykırdı, dedim. Haberi veren aşağılık kanal, sanki Müftü efendi büyük bir suç işlemiş gibi sunuyor. Yazık, çok yazık!!! Ya Rabbi, şu asırda imanını koruyan ve kavileştirenlerden eyle bizi!.. Vücudumuzdan açılması ve başkalarına gösterilmesi haram olan yerlerin, görüntülerinin yayınlanması da dinen doğru değildir. Son zamanlarda, hayâ sınırlarını aşan bir kısım görüntülerin yayınlandığı ve bazı vitrinlerde de sergilendiği dikkatleri çekmektedir. Genel ahlâk ve edep kurallarına uymayan bu durum, aklıselim sahibi milletimizi üzmektedir. Çünkü bunlar, milletimizin hayâ duygusunu rencide etmekte ve bunları müstehcenlik kapsamında değerlendirmektedir. Genel ahlak ve edep kuralları bakımından böylesi davranışlardan sakınılması gerekir. Özellikle çocuklarımız ve gençlerimiz, bunlardan olumsuz yönde etkilenmekte, bu da toplumumuzun genel yapısı üzerinde, hoş olmayan izler bırakmaktadır. Topluma bırakacağımız en güzel miras, arkamızdan içtenlikle dua edecek tek varlık, aile bahçemizin gülleri durumundaki çocuklarımızdır. Hiç bir ana baba bu güllerin solmasını istemez. Zira çocuklarımızı çok severiz. Bu bakımdan onların iyi olmalarını isteriz. Başarısız olmalarını hiçbir zaman istemeyiz. Üstüne titreyip tüm sevgimizi verdiğimiz bu yavrularımızı arkamızda iyi bir mirasçı olarak bırakmalıyız. Cehenneme odun olarak değil. Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ: "Ey İman edenler! Nefsinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan Allah'ın ateşinden koruyun." (Tahrim 6) buyurmaktadır. Bu ayetteki Allah'ın ateşinden korunmak, O'nun emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmakla olur. O halde ana babaların çocuklarına karşı ilk görevi; onların iyi şekilde eğitimlerini sağlamak, hayata hazırlamak ve sorumluluk bilinci içinde onlara davranışlarıyla güzel örnek olmaktır. Hesapsız olarak şehevi duygulara kapılmış olan toplumlar mahvolup yıkılmaya mahkûm olan toplumlardır. Zira şehvetin kol gezdiği bir toplumda aile yuvasının huzurundan, çocukların mutluluğundan söz edilemez. Hâlbuki toplum yapısındaki ilk birlik evdir. Ve bir yavrunun doğarak gelişme basamadığında ilerlediği yegâne yuva aile yuvasıdır. Onun için aile yuvasının emniyetinin, güveninin, maddi manevi her türlü temizliğinin sağlanması ve istikrarının korunması gerekir. Ve böyle bir havada ancak anne ile baba birbirine güvenir ve yuvanın korunmasını temin edebilirler, çocuklar terbiyeli huzurlu ve mutlu olabilirler. Toplumda önemli bir yeri olan ve Peygamber lisanı ile övülen gençlerimizin maddi ve manevi yönlerini ihmal etmeden eğitelim, onların iyi bir insan ve iyi bir Müslüman olmalarına çalışalım. Onların dinine ve mukaddesatına bağlı, vatanını ve milletini seven ve bu uğurda fedakârlıktan kaçınmayan, sağlam inançlı, temiz karakterli olarak yetişmelerine dikkat edelim. Peygamberimizin hadislerinde: "Cenab-ı Hak, kıyamet gününde yedi sınıf insanı arşın gölgesinde bulundurmakla şereflendirecektir. O gün O'nun himayesinden başka sığınılacak bir melce de yoktur. Bunlar; 1- Adil idareciler, 2- Rabbine itaatle büyüyen, olgunlaşan gençler, 3- Kalbi camilere bağlı kimseler, 4- Birbirlerini Allah için sevenler, 5- Güzellik ve mevki sahibi bir kadın, kendisini kötü fiile davet ettiği zaman, "Ben Allah'tan korkarım" diyerek iffetini koruyanlar, 6- Sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek kadar sadakayı gizli verenler, 7- Issız yerde Rabbini zikrederek gözyaşı dökenlerdir." (Riyazu's-Salihin, c.1, sh. 408) "Allah'ın en çok sevdiği kimse, kötülükleri terk edip iyiliklere yönelen gençlerdir." (Ramuzu'l-Ehadis, sh. 383) Unutmayalım ki, Peygamberimiz (s.a.v.): “Hayâ imandandır” “Hayânın hepsi hayırdır.” buyurmuşlardır. * İman beş kal'alı bir beldeye benzer. Altın kal'a, gümüş kal'a, demir kal'a, hubûkel kal'a, kerpiç kal'a. Kal'anın içinde bulunanlar kerpiç kal'ayı koruyup gözettikleri müddetçe, düşman içlerine ulaşamaz. Kal'ayı muhafaza etmeği bırakırlar da, birinci kal'a düşman tarafından tahrip edilirse, ikinci, sonra üçüncüsüne göz dikilir ve sonunda bütün kal'alar teker teker tahrip edilmiş olur. İman da böyle beş kal'a içindedir: Yakîn, İhlâs, Farzları edâ, Sünnetleri tamamlamak ve Edebi korumak. Kişi edebi koruyup, gözettiği sürece şeytanın onda ümidi kalmaz. Şayet edebi terk ederse o zaman şeytan, onun sünnetlerine, farzlarına, sonra da ihlâs, yakîn ve imânına göz diker. Binaenaleyh kişinin abdest, namaz, alış veriş ve sohbet gibi bütün işlerinde edebi korunması lâzımdır. Edebini muhafaza etmesi lazımdır. Buna dikkat etmezse edepten yoksun olur ki, edepten yoksun olan bir kişiden de her şey beklenmelidir. Çünkü o, tüm değerlerden sıyrılmış demektir. Yunus ne güzel söylemiş: “Ehli diller arasında aradım kıldım talep, Her hüner makbul imiş; illa edeb, illa edeb…” Şu hususu iyice bilmelidir ki, şerîat ancak hükümlerden ibarettir. Tarîkat ise mahza edebdir. Huzurdan kovulan, reddedilen kişi İblis gibi, ancak edebe riâyetsizlikten, dolayı kovulur. İbn Şirin (kuddise sirruh)'e: - Hangi edeb Allah'a daha çok yaklaştırır? diye sorulduğunda, cevaben: - Allah’ın rubûbiyyetini bilmek, O'na taatle amel etmek, sevindirici şeylere hamd, üzücü hadiselere sabır, demiştir.
















