Her Şeyi Bilmek İstemiyorum!

Yazar: 
Nuri Ercan
Köşe: 
İmbik

Ahd-i misakla insanın bilme serüveni başlamıştır. Zihin dünyamızın ilk zamanlar ne durumda olduğunu pek bilemiyoruz. Ama daha ana rahminde maddî öğrenmenin başladığını hepimiz biliriz. Dünyaya adım atar atmaz, yakınlarımızın telkin ve tavırları ile öğrenmeye devam ederiz.Beslenirken tatma duyumuzu kullanırız. Acıyı etrafımızdaki tecrübelerle veya bizzat bedenimizin otomatik uyarı sistemlerinin beynimize yansıtması ile hissederiz. Acıyı tatlıyı, ekşiyi, mayhoşu, soğuğu, sıcağı, açlığı tokluğu, arzularımızı, zevklerimizi, hep tecrübeyle öğreniriz. Hayat boyu tecrübî bilgi edinme hiç bitmez. İnsan, insanı tanırken de tecrübe edinir ve tecrübesini kullanır. Bir de öğretilen bilgi vardır ki, insanlığın babası Hz Âdem’le yeryüzünde tatbik edilmeye başlanmıştır. İnsanın ihtiyacı olan olmazsa olmaz bilgiler Hz. Âdem’in şahsında insanlığa sunulmuştur. Lisanlar bu yolla bütün dünyaya yayılmıştır. Kelime dediğimiz konuşmanın ana unsuru yine Allah’ın kullarına öğrettiği önemli hazinelerdendir. İnsan gibi yaşamayı, edebi, ahlakı Rabbimizin ilk insana öğretmesi olmasaydı, belki de öğrenemeyecektik.

Tabii ki her çağın en büyük muallimleri olan peygamberler kendileri örnek olmaları ve emanet bilgileri cimrilik yapmadan bizlere ulaştırmalarıyla sahih bilginin tarihî süreci açısından çok önemlidir. Alıcıyı mükemmel bir muhtevada yaratan Yaratıcı, yarattıktan sonra da alıcıyı kendi haline bırakmamıştır. O’nun başka mercilerden yanlış bilgiler elde etme potansiyeline karşılık vahiy kanalını daima açık tutmuştur. Mutlak bilgi olarak vahiy de insanı ayakta tutan, insanın insan olmasını sağlayan insanca yaşamasını devam ettiren, ebedî hayatta da bahtiyar olmasını elde ettirecek olan en önemli değerdir. Takvası da, fücuru da ayrı ayrı bünyesine dercedilmiş bulunan insanoğlu, elbette hep münzel (indirilen) bilgiden istifade ederek hayatını idame ettirebilme başarısını gösterememiştir. Niyeti halis olsa bile, tek amaç iyiliği, güzelliği aramak olsa da ana yoldan sapma daha ilk insanlar arasında baş göstermeye başlamıştır. Dünya tarihi bilgi teorileri ile dolup taşmıştır. Bilginin zihnin bir ürünü mü, yoksa zihne yerleşen biçimler mi olup olmadığı tartışılagelmiştir. Bu sebeple düşünce akımları çoğaldı. Her çığır açanın bir takipçisi türedi. Ekoller oluştu. Okullar kuruldu. Teoriler ortaya atıldı. Tezler, anti tezler birbirleri ile çarpışmayı hâla sürdürmektedir. Yüzlerce filozof yetişti. Bunlardan bazıları ulvîleştirildi, ilahlaştırıldı. Herkes kendi bilgisinin en doğru bilgi olduğuna inandı. İnsan bu! Yanı başındaki çağlayanı görmeyip, su bulmak umuduyla, habire yeri kazar kazar kazar… Aslında insanlık için yol haritası çok mükemmel bir şekilde hazırlanmıştır. İnsanın yapacağı tek şey, haritayı kullanabilmek için akıl yürütmektir. Gelin görün ki bugün milyarlarca insan kendilerine bahşedilen muazzam aklı kullanabilme ameliyesini bile gösteremeyecek bir haldedirler. Bu sebeple gereksiz ve faydasız bilgi taarruzuna maruz kalmaktadır. Memleketimizde ortalama bir genç, Avrupa futbol takımlarının birçoğunu bilir, hatta kulüplerin oyuncularını, mevkileri ile beraber adlarını size bir solukta sayabilir. Günümüzün okumuş gençleri dünya müzik piyasasının yıldızlarının günlük herzelerini, pardon hayatlarını büyük bir hayranlıkla size anlatabilir. Dünyamız artık küçük bir köy gibidir. Dünyada olup bitenleri anında zihnimize kaydederiz. Nerede savaş var, nerede kuraklık var, malumumuzdur. Krallar nerelere gitmişler, kraliçeler nerede eğlenmişler, devlet başkanları kiminle aşk yaşamış biliriz. Hangi sanatçının ikiz çocuklarının fotoğrafını çekmek için ne kadar para ödenmiş, anında malumat sandığımıza düşer. Bu sene ne kadar yağış alacağız, soğukluk ne derece bizi etkileyecek, göçmen kuşlar bu sene geleneklerine son verip kalıcı mı olacaklar, neden böyle olacak bize anlatırlar, biz de öğreniriz. Ispanakta hangi vitamin var, nar hangi hastalıklara şifa olmaktadır, turp insanı nasıl turp gibi yapar, brokoli kalbe ne yapıyor da faydalı oluyor, maydanoz hangi vitamini ile insana uzun ömür bahşetmektedir, anında bilgimiz dâhilinde olur. Üzüm çekirdeğinin “mucize”lerini keşfetmekte geç kaldığımızı öğrenince de yine Amerikalılar bizden önce davranmış deyu hayıflanırız. Yemekleri nasıl pişirince zararlı, nasıl pişirdiğimizde faydalı olacağını nasıl öğrendik hayret! Saat kaçta yatınca kaç saat uyuduğumuzda vücudumuzu genç tutacağımız bilgisi ne çabuk ulaşıyor bizlere… “Vay türemiyesice vay! Daha bu yaşta o kadar aşk cümlelerini nasıl kuruyor bravo doğrusu!” Demek ki ona da hazır kalıp bilgiler sunan birileri var. Ben de safım birader, bir iki yerli dizi seyretsem bu sorular olmazdı! Günümüzde hasta olmaya da gelmiyor! Doktorlar her şeyi anlatıyorlar. Birçok tabip ise, ne zaman öleceğini bile hastalarına canla başla, bir bilgi havarisi edasıyla söyleyiveriyor. İnternet denilen aygıtla bilgi ayaklarımızın altında. İstediğimiz bilgiyi, malumatı hemen elde ediyoruz. Çocuklar ve gençler üç beş telefon cihazı ve kompüterlerin oyuncağı haline dönüşmektedir. Mübalağa olabilir ama insanlık tarihi hiç bu kadar peşin, anlamsız ve faydasız bilginin esiri olmamıştı. Korkarım insanların en önemli özelliği olan merak da, robotlaşma neticesinde tarihe karışacak. Birçok şeyi biliyoruz, bildiğimizi zannettiklerimiz de cabası. Bildiğimiz şeylerin geneli faydasız malumatlar. Bildiklerimiz dünyayı ve nefsimizi iyiye dönüştürmeye kâfi gelmedikçe neye yarar! Bildiklerimiz açlıktan kıvranan insan yavrusuna bir el atmayı sağlayamıyorsa bildik mi oluyoruz? Bildiklerimiz zulme, işkenceye sömürüye bir dur diyemiyorsa bu nasıl bilmektir? Bilmek sahte bir gurur üretecekse uzaklarda kalsın! Bildiklerimiz, bizi gittikçe nefsanî-hayvanî bir varlık yapacaksa ben her şeyi bilmek istemiyorum. Haydi Okula…! Çocuk yataktan kalkmaya isyan eder. - Okula gitmeyeceğim bugün. İki nedeni var. Birincisi öğrenciler beni sevmiyor. İkincisi ben de onları sevmiyorum. Baba gayet ağır bir tonda kükrer: - Gideceksin! İki nedeni var. Birincisi kırk beş yaşındasın. İkincisi sen okulun müdürüsün. KABAĞIN SAHİBİ Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir. Meşrebinin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Derviş soluğu berberde alır. -Vur usturayı berber efendi, der. Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Başın sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Bu esnada içeri bıçkın bir kabadayı girer. Dervişin başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak; -Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer. Dervişlik bu… Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Usulca kalkar yerinden Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder. Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç adım atmıştır ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. İki atın arasına yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır kalır. Ölmüştür. Berber şaşkın, bir manzaraya bir olaya bakar, gayr-i ihtiyari sorar. -Biraz ağır olmadı mı derviş efendi? Derviş mahzun, düşünceli cevap verir: -Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı.