Yazgı
Kızının yemek için eve gelme saatiydi. Adliye Konağının oto parkındaki arabasına doğru hızlı adımlarla yürüdü. Davalarının yoğunluğu sebebiyle kaç gündür annesini de ihmal ettiği aklına gelince üzüldü. Babasının ölümüyle tek başına kalakalmıştı anneciği. 6 kardeştiler. Hepsi de üniversite mezunu, maddî yönden sıkıntıları olmayan kişilerdi.Hayatın çarkları arasında öğütülüp duruyorlardı. Sadece küçük kız kardeşi eczacı olduğundan kendisiyle annesinin de yaşadığı bu ildeydi. Diğerleri her biri "karınlarının doyduğu" yerleri memleket edinmişlerdi. Bayramlarda, düğünlerde, cenazelerde bir araya gelebiliyorlardı. Arabadan inip eve doğru yürürken, “acaba ekmek var mıdır?” diye kendi kendiyle konuştu. Çocuğunun bakımını ve evin işlerini üstlenen, artık aileden biri gibi olmuş Hatice Teyze nasılsa almıştır diye geçirdi içinden. - Hatice Teyze merhaba! - Hoş geldin kızım. - Ekmek var mıydı? Aklıma geldi ancak nasılsa sen almışsındır diye bakkala uğramadım. - Var kızım. - Yazgı geldi mi?
- Yok kızım. Gelmedi daha. Kapının zili dört defa üst üste çalındığında mutfaktaydılar. - Hoş geldin Yazgı. Kızım neden ateşe düşmüşçesine, siren çalar gibi defalarca zile basıyorsun? Senden başka yoktur böyle davranan. - Anne, herkesin yaptığını yapmak zorunda mıyım? - Anlaşıldı Yazgı Hanım. Farkınız fark edilsin istiyorsunuz! Kızının yanağını okşadı, gülümseyerek. Masaya oturduklarında; - Anne, ben bu ramazanda anneannemde kalabilir miyim? - Kızım nerden çıktı bu talep? - Hem o da yalnız. Ben oruç tutmak istiyorum. Babamla, sen tutmuyorsunuz. Anneannem tutuyor. Okuluma da yakın evi. - Yazgı okula gidiyorsun. Sabahtan akşama kadar aç kalırsan kafan çalışmaz, derslerine engel olur. Hem sen daha çocuksun. - Anne ben çocuk değilim! 14 yaşındayım. En azından denemek istiyorum. - Babanla da konuşmamız lazım. Hele bir akşam olsun. Şimdi yemeğini ye bakalım. Müvekkillerinin dava dosyaları önünde dalmışken, masaya bırakılan çayla irkildi. - Teşekkür ederim Mehmet, dalmışım. Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdü. Bürosunun karşısındaki çocuk parkında, bitmez tükenmez enerjileriyle koşuşup oynayan çocuklar cıvıl cıvıldı. Kendi kızı geldi aklına. Zamanında tıpkı şu çocukların koşuştukları gibi koşarak geçiyordu adeta. Üç ay sonra kırk yaşına girecekti. Uzaktan akrabası eşi inşaat mühendisiydi. Müteahhitlik yapıyordu. Her ikisinin kazancı da iyiydi. Türkiye şartlarında yüksek sayılabilecek bir hayat standartları vardı. Kızının eğitimini, beslenmesini önemsiyor, yardımcı hanıma dengeli beslenmeleri için liste yapıp yemek yaparken uymasını rica ediyordu. Tekrar kızı geldi aklına. Kişiliğinin müspet gelişmesi için aile içinde alınan kararlarda onun da fikrini almaya özen gösterirlerdi. Yaşıtlarından daha olgun, ancak doğru olduğuna inandığı hususlarda sonuna kadar fikrini savunan bir kişiliği vardı. Buluğ çağının da eklenmesiyle, son günlerde her şeye daha bir itiraz eder olmuştu. Ne kadar şefkatle yaklaşıp, anlamaya çalışsa da, memnun olmayacak bir nokta buluyordu. Acaba ben de onun yaşlarında çevremle bu kadar çatışma içerisinde miydim sorusu geçti aklından. Annesinin 6 çocukla, onca işle güçle, kendilerine karşı sabrını anımsadı. Titiz bir karakteri olan babasına nasıl da hürmetle davranıp, özveriyle eşini, çocuklarını muhabbetle sarıp sarmaladığını düşündü. Kendi evliliğine baktığında çağdaş, modern, laik bir kadın olarak eşiyle eşit şekilde söz sahibi olduğunu gururla hatırladı. Görüştükleri arkadaşları da genellikle üniversite mezunu, kendileriyle aynı hayat görüşünü benimsemiş, vizyon sahibi insanlardı. Ayda bir müzikli bir restorantta birer kadeh içkilerini yudumladıkları, gece geç saatlere kadar süren eğlenceli, akşam yemeğinde buluşmayı kararlaştırmışlar ve iki yıldır aksatmadan birlikteliklerini sürdürüyorlardı. Kızının anneannesinde kalma ısrarı ve annesinin de istemesiyle ramazanı birlikte geçirmelerini eşiyle onaylamak mecburiyetinde kaldılar. Eşi: - Anne, Yazgı daha küçük. Açlığa dayanamaz. Sen onun gönlünü yap, hafta sonları tutsun. Gelişme çağında, derslerini de, gelişimini de engeller. - Tamam oğlum. Ama ben 10 yaşından beri tutuyorum, bana bir şey olmadı. İnşallah ona da bir şey olmaz. Yazgı o gün ömründe ilk defa sahura kalkıyordu. Anneannesi erişte pişirip, kuşüzümü ve kayısı karışık yaptığı hoşaftan koymuştu kâsesine. - Kızım biz sahurda rahmetlik dedenle hep bunları yerdik. Kahvaltı da hazırladım. İstediğinden ye, sonra güzelce oruca niyetlenelim inşallah. Baban dayanamazsın diyor ancak ben ilk oruç tuttuğumda senden küçüktüm. Allah gücünü, ecrini, sabrını verir. - Tamam anneanne. Biliyor musun çok heyecanlıyım. - Akşamları da seninle teravih namazına gideriz beraber. Yarın da senin sevdiğin gül böreğinden yaparım iftara. Yaz gelmiş okullar kapanmıştı. Yazlığa gitmek üzere yola çıkmışlardı. Kız: - Anne tatilden dönünce ben Kur'an öğreneceğim. Anneannemde takıldığım yerlerde bana gösterecek. Babası biraz sert bir ses tonuyla: - Kızım nerden çıktı bu Kur'an öğrenme işi şimdi? Anneannenle çok iş kotarıyorsunuz kafa kafaya verip. - Baba Kur'an öğrenmek kötü bir şey mi? Hem oruç tutarken namaz kılmıştık anneannemle. Kur’an öğrenmeye giderken de yine kılarım. - Yazgı çok oluyorsun ama. Yarın korkarım sen türban da takarsın. Döndüğümüzde dershanen başlayacak. - Baba sen Kur'an biliyor musun? - Hayır bilmiyorum. Kızım her şeyin aşırısı zararlıdır, afyon gibi insanı uyuşturur. Tanrıya inanıyoruz. Kimse hakkında kötü düşünüp davranmıyoruz. Hem insanın kalbinin temizliğidir önemli olan. Tatilden dönmüşlerdi. Yazgı mahallede açılan yaz Kur'an Kursu'na gitmek için ısrar ediyordu. İzin vermedikleri için odasına kapanıyor, canım istemiyor deyip doğru dürüst yemek de yemiyordu. Kızının odasının kapısını tıklattı. - İçerde kimse var mı? Gelebilir miyim? Kapı açıldı, kızının asık suratı görüldü aralıktan. Arkasını dönüp yatağının üstüne ilişti. Kendisi de onun yanına oturdu, başını alıp göğsünde tuttu bir müddet. - Kızım neden ısrar ediyorsun bu kadar? Bak dershanen de başlayacak. İkisi birlikte ağır gelir sana. Hem Arapça Kur'an öğrensen ne işine yarar? Ben de bilmiyorum. Bugüne kadar eksikliği hayatımda doldurulamaz boşluk yaratmadı. Bilmemekle bir kaybım da olmadı. - Anne, babamla sen hep başkalarına özenme, kendin olabilmek için özgün davran dersiniz. Peki, öğrenirsem ne zararım olacak? Madem benim fikrim önemliyse, kendimle ilgili kararı verebilmeliyim. Kur’an Kursuna gitmek istiyorum. Söz, dershanenin deneme sınavlarında göreceksiniz başarılı olacağım. - Peki kuzucuk, babanla konuşalım. Bir haftadır coşkuyla kursa gidiyordu yazgı. Yarım kollu badiyle gitmişti ilk gün. Hoca uzun kollu giymesini söylemişti. Evden çıkmadan başını da örtüyordu. Anneannesi de çok mutluydu. Beraber gidip dînî hikâye kitapları almışlardı. Akşamları odasına girip büyük bir zevkle okuyordu. Sabahları hariç diğer vakitlerde namazlarını da kılıyordu. Din Kültürü ve Ahlak derslerinde öğrendiği surelerden başka yeni sureler de öğrenmişti. Hatice Hanım: - Kızım anneannesinin Yazgı'ya aldığı hikayelerden okudum bugün biraz. Pek de güzelmiş. - Yarın önemli bir duruşmam var, hemen çıkmam lazım. Akşam gelince ben de bir göz gezdireyim. Neler okuyor, neymiş güzel olan bir bakayım. Hadi hoşça kal teyzeciğim. - Güle güle kızım Allah işini rast getirsin. Elindeki kızının kitabını okuyup bitirdiğinde hareketsiz bir müddet öylece kala kaldı. - Ramazan ayından, kedi kadar nasibim olmadı! Hikâye çok basit bir dille yazılmıştı. Evin beyi iftar için ciğer getiriyor, pişirmek için hanım hazırlarken arkasını dönünce kedi ciğeri kapıp gidiyordu. İftar sofrasında, ciğer yemeğini göremeyen bey, hanımına sebebini soruyordu. Kediye lanetler yağdıran hanımına; - Hatun, neden beddua ediyorsun? Tüm rahmet kapılarının açıldığı bu ayda, çabasının karşılığı olarak herkes nasibine ulaşır. Demek ciğer de ramazandan kedinin nasibine düşenmiş. Hasta olup tutamayan, nasiplenemeyenler de var. En acınacak olanlar da inanmayıp, oruç nasip olmayan manevî nasipsizler. İçinin acıdığını hissetti. Tekrar aynı sözler döküldü dudaklarından. -Kedi kadar nasibim yokmuş rahmet ayı ramazandan. Öyle ya, çabam olmadı ki nasibim olsun! Kızının masası üzerindeki bir başka kitabı aldı. Üstünü okudu: "Kur'an'ı Kerim Türkçe Meali" rastgele bir sayfa açtı, okumaya başladı. “İnsana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçlük içinde taşımış ve güçlükle doğurmuştur. Onun taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır. Ta ki olgunluk çağına ulaştığı ve kırk yaşına eriştiği zaman: “Rabbim! Bana, ana babama verdiğin nimete şükretmemi, razı olacağın doğru işleri yapmamı ilham et. Benim için soyumu da ıslah et. Ben, sana tevbe ettim ve ben sana teslim olanlardanım” dedi. İşte Biz onların yaptıkları en güzel işlerini, taatlarını kabul edip günahlarını affedeceğiz. Bunlar cennetlikler arasındadır. Bu onlara söz verilen gerçek bir vaattir. Fakat (öyle insan da var ki) kendisine Allah'a inanmayı her tavsiye ettiklerinde anne-babasına, "Yuh olsun size!" diye çıkışır, "Benden önce (bu kadar çok) insan gelip geçmişken (öldükten sonra) tekrar diriltileceğimizi mi söylüyorsunuz?" Onlar ise Allah'ın yardımı için dua eder ve "Yazık sana!" derler, "Çünkü Allah'ın vaadi her zaman doğru çıkar!" O da: "Bu, eski zamanların masallarından başka bir şey değil!" diye cevap verir.” (Ahkâf 15-17) Tarif edemediği, daha önce hiç hissetmediği karma karışık duygular içindeydi. Geçen hafta doğum günüydü. Kırk yaşına basmıştı. Kızının odaya girmesiyle sıçradı. - Anne, ne yapıyorsun burada? - Hiiiç! Anneannenin sana aldığı kitaplarına bakıyordum. - Avukat Hanımımız bu kadar basit kitaplar da okur muymuş? - Basit ama nasipsizliğimi yüzüme vuran kitaplarmış kızım. Gel anneciğine. Benim “yazgımı güzelleştirecek” Yazgı’m. Ramazanda tutmadığım oruçlar için yarın oruç tutacağım. Hem de kırk yaşına geldim, ömrümde ilk kez. Bakarsın kedinin kaptığı ciğerden bir parçacık da yarın benim iftar soframda nasibim olur. Kızına sımsıkı sarılırken: -Kur'an'ı hangimiz daha çabuk öğrenecek diye birbirimizle yarış da yapabiliriz. -Anneciğim ciddi misin? -Elbette ciddiyim, benim güzel yazgım. Ama sen benden bir adım öndesin...
