İlkadım'dan
Kıymetli Okuyucu, Her insan aklı erdiği yaştan itibaren çevresinde olup bitenlere, yaşanan olaylara bakarak çeşitli değerlendirmeler yapar, hükümler verir. Daha çocuk yaşta başlayan bu durum o zamanlar basit düzlemde iken zamanla karmaşıklaşır. Çocuk büyürken onun hadiselere bakışı da değişir. Çocukla beraber bakış açısı da büyür mü? Bu aldığı eğitime, bulunduğu çevreye, beslendiği kaynaklara bağlıdır.Bir kişinin hadiselere bakışını ve verdiği tepkileri belirleyen en önemli unsur, o kişinin inancıdır, ideolojisidir. Bu inancın hak veya batıl olması durumu değiştirmez. Bir hıristiyanın, bir yahudinin, bir budistin, bir ateistin bakış açısını temelde bu inançları belirler. Bu bakış açısının farklı veçheler kazanması da aldığı eğitim ve bu inancının yanında taşıdığı başka fikir ve ideolojiler marifetiyle gerçekleşir.
Bir müslümanın bakış açısını da elbette İslam’ın belirlemesi gerekir. Bir müslümanın, çevresindeki hadiseleri değerlendirirken, olaylara tepki verirken veya hatt-ı hareketini belirlerken referansı İslam olmalıdır. Peki, İslam’ın referans olması ne demektir? Hadiselere İslamî bakış açısı nasıl olur? Bu soruların cevabını önemli ölçüde dergimizin iç sayfalarında bulacaksınız. Burada kısaca birkaç hususa işaret etmek durumundayız. Bir müslüman çevresinde olup bitenleri değerlendirirken elinde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bir ölçünün sağlamlığını Kur’an ve sünnete uygunluğu belirler. Kur’an ve sünnetin ölçülerini hazır halde ortaya koyan da fıkıhtır. Müslümanlar için bazı temel sınırlar vardır. İman-küfür, haram-helal, günah-sevap gibi. Bu sınırlar hem bizim hadiselere bakışımıza hem de yapacağımız şeylere yön verir. Bir müslümanın birinci endişesi Allah’ın rızası ve ahireti kazanmaktır. Yaptığı her iş ve davranışta, söylediği her sözde buna dikkat eder. Maalesef zamanımızda pek çok müslümanın hadiselere bakışında sıkıntılar müşahede etmekteyiz. Belki alınan eğitimin, belki fazla dünyevîleşmenin, belki yılgınlık psikolojisinin, belki başka ideolojilerin, belki de tümünün etkisi ile bir olayı değerlendirmemiz ve ona verdiğimiz tepki çok kere gayri İslamî olmaktadır. Mesela, bir kâfir ülke bir müslüman ülkeyi işgal etmek istiyor. Yanına bizim ülkemizi de katmak istiyor. Bu ülke çok güçlü. Hemen ülkemiz ikiye bölünüyor: Bir kısmı beraber hareket etmeyi öneriyor. Gerekçeleri bunun ülkemizin faydasına olacağı, eğer o ülke ile beraber hareket edilmezse bunun zararımıza olacağı. Fayda ve zarar denilen de maddî fayda ve zarar. Diğer kısım ise birlikte hareket etmememizi çünkü ülkemizin zararına olacağını söylüyor. Bu arada şu soruyu soran, sorsa da sesi duyulan kimse yok: Bir müslüman ülke bir kâfir ülke ile birlikte başka bir müslüman ülkeye saldırabilir mi? Saldırmasa bile ortak hareket edebilir, kâfir ülkeye küçücük bile olsa bir destek verebilir mi? Eğer bu soruyu İslam fıkhına sorsak alacağımız cevap çok net: Bir müslüman, bir kâfire müslüman kardeşi aleyhine yardımcı olamaz. Bu durum kesinlikle haramdır. Müslümanlar, sınırı aşan, etraflarına zulmeden kardeşlerini kendi içlerinde yola getirmek zorundadırlar (Hucurat 9). Her birimiz bakış açımızı İslam’a göre tashih mecburiyetindeyiz. Bunda da en önemli yardımcımız fıkıhtır. Zamanımızdaki en önemli sıkıntımız, kanaatimizce fıkıhsızlığımızdır. Selam ve dua ile…
