Ferâset (Firaset)
Ferâset, Arapça bir kelimedir. Arapça'daki aslı "Firâset" olan bu kelimenin ikinci harfi olan "e" harfini biz "i" harfine dönüştürerek telaffuz etmişiz ve bu kelime, bizim dilimize bu şekilde yerleşmiş. Arapçada mastar olan firâset, "isâbetli bir tahminle bir işin iç yüzünü idrâk etmek" mânâsına gelir. "ileri görüşlülük, olayların neticesi hakkında isâbetli tahminde bulunmak, neticeyi görmek, olayların arka planını okumak, kuvvetli kestiriş" diye de tercüme edilebilir.
Firâset kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de geçmez. Hz. Peygamber efendimizin bir hadîs-i şerîfinde yukarıdaki mânâsında geçer. Bu hadîs-i şerîfin birinci râvîsi olan Ebû Saîd el-Hudrî’nin rivâyeti şöyledir:
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Müminin firâsetinden korkunuz; çünkü o, Allah’ın nûru ile bakar.” Sonra da şu âyet-i kerîmeyi okudu: “Şüphesiz bunda anlayışlı (firâsetli) olanlar için (nice) ibretler vardır.” (Tirmizî, Tefsir 15.)
Hz. Peygamber’in okuduğu âyet-i kerîme, Hz. Lût aleyhisselamın uyarılarını dinlemeyen kavminin baş başa kaldığı belâları anlatan el-Hicr sûresinin 75. âyetidir. Yüce Allah, ahlaksız olan bu toplumun çirkinliklerini saydıktan ve bu konuda peygamberleri Hz. Lût aleyhisselam tarafından yapılan uyarıları dinlemediklerini beyan ettikten sonra, başlarına gelen belâyı şöyle haber vermektedir:
“Güneşin doğma zamanına girerlerken korkunç ses onları yakaladı. (Biz de) o şehrin altını üstüne getirdik ve üzerlerine de çamurdan pişmiş taşlar yağdırdık. Şüphesiz bunda anlayışlı (firâsetli) olanlar için (nice) ibretler vardır.” (el-Hicr 15/73-75.)
el-Hicr sûresinin yetmiş beşinci âyet-i kerîmesinde geçen ve “anlayışlı (firâsetli) olanlar için” mânâsına gelen “lilmütevessimîn” kelimesini müfessirler, “lilmüteferrisîn” kelimesi ile tefsir etmektedirler. (Celâleyn, I, 217; Beydâvî, III, 173.) Özellikle, Kureyş kabîlesinin kullandığı lehçede bu kelime, yukarıda işâret edilen mânâya gelmektedir. Yüce Allah, bu âyet-i kerîme ile biz müminlere olayların arka planını görmemizi ve her olup biten olaya firâsetle bakmamızı tavsiye etmektedir.
“Araplar, “onda bir hayır işâreti gördüm, onda bir hayır sezdim.” mânâsında olmak üzere “tevessemtü fî fülânin hayran.” derler. İşte bundan dolayı âlimler, âyette geçen “el-mütevessimûn” kelimesini “firâset sahibi olanlar, tahkîkî bir bakışla bakanlar, tefekkür edip inceden inceye düşünenler, ibret alanlar, basîret sahibi olanlar” şeklinde tefsir etmişlerdir. Zeccâc, “Bu kelimenin Arapçadaki hakîkî mânâsı, bakış ve incelemelerinde son derece ciddî ve sebatlı olan ve her şeyin alâmetini ve özelliğini bilen kimselerdir.” der. Bu kelime, eşyânın hakîkatini ve olayların gerçek yüzünü kavrayabilenler için kullanılır.” (Râzî, et-Tefsîrü’l-Kebîr, XIX, 203.)
Îmân, insanı Allah’a bağlayan manevî bir bağdır. Îmândan sonra gelen sâlih amel de, insanı Allah’a yaklaştırır. Hz. Peygamber, Mîrâc mûcizesi ile Allah’ın kendisi için takdir ettiği makamlara çıktı, cennet ve cehennemden sahneler gördü. Mümin de sağlam bir îmân ve gerçek namaz ile bu makamlara yükselebilir. Çünkü namaz, müminin mîrâcıdır. Müminin kıldığı namaz onu yükseklere çıkarır, o da olaylara yüksekten bakar ve her şeyin iç yüzünü görür. Yani firâset sahibi olur. Demek ki, insanın firâset sahibi olabilmesi için kuvvetli bir îmânının ve sâlih amelinin olması lazımdır.
Üstad Bedîüzzaman Hazretleri: “İşin başı îmândır; îmândan sonra en büyük hakîkat namazdır.” derken işte bu gerçeğe işaret etmektedir. “Îmân hem nurdur, hem kuvvettir; hakîkî îmânı elde eden kâinâta meydan okuyabilir.” derken de olayların arka planının îmân nûru ile görülebileceğini hatırlatmaktadır. Yüce Allah, bu gerçeği bir hadîs-i kutsîde şöyle dile getirir:
“Her kim, benim bir dostuma (veli kuluma) düşmanlık ederse, ben de ona karşı harp îlân ederim. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık kazanamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibâdetlerle durmadan yaklaşır, nihayet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden her ne isterse, onu mutlaka veririm. Bana sığınırsa, onu korurum.” (Buhârî, Rikak 38.)
Yüce Allah’a yakın olmanın Allah katındaki en makbul yolu, Allah’ın emrettiği farzları yerine getirmektir. Kul işleye geldiği farzlara ilâve olarak yapacağı nâfilelerle Allah’a yakınlıkta mesafe kazanır. Ancak farzları ihmal edip nâfilelerle meşgul olmak, insanı kesinlikle böyle mutlu bir sonuca götürmez. Sağlam bir îmândan sonra gelen farz ve nâfile ibâdetler, sahibini bu dünyada da öbür dünyada da hedefe götürür.
Önce farzları sonra da nâfileleri işlemeye devam eden müslüman, sürekli mücâdele ve mücâhede içinde olan insan demektir. Bu müslüman, çevresindeki her türlü olumsuzluklarla mücâdeleye ve nefsi ile de mücâhedeye devam eder. İşte bu ısrar ve devamlılık, neticede, kendisine Yüce Allah’ın rızâ ve sevgisini kazandırır. Yüce Allah, bir kulunu sevince de artık o kul, en büyük ve yegâne desteği elde eder. Onun her işi düzgün olur. Tüm organları, görevlerini isâbetle yerine getirir. Korunmayı dilerse tehlikenin boyutu ne olursa olsun, Yüce Allah onu korur. Çünkü seven sevdiğini yardımsız bırakmaz. Hadîs-i kutsîde geçen “onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” beyanları, Yüce Allah’ın o kulunun vücuduna gireceği anlamına gelmez. Bu, ilâhî yardımların o kulun bütün hayatında tecelli edeceği anlamında güzel, güçlü ve tatlı mecâzi bir anlatımdır. Yüce Allah, böylesi kullarını yardımsız ve desteksiz bırakmaz.
Müminin hayatı îmân, amel, ahlâk ve cihaddan ibarettir. Bu güzellikler, müminin hem bu dünyasını hem de öbür dünyasını aydınlatır. Allah’ın nûru ile bakan firâset sahibi mümin, olayların perde arkasını ve netîcesini ayân beyân görür. Bu, her işini Allah rızası için yapan mümine Yüce Allah’ın bir lütfudur. Ancak bütün bunlar, hiçbir Allah dostunun mâsûm olduğu, yani günah işleyemeyeceği, yanılmayacağı anlamına gelmez. Zira kul, kusursuz olamaz. Bazı câhil ve gâfillerin bu yöndeki iddialarının hiçbir kıymeti yoktur. Bu câhiller, kimi zaman kendileri hakkında, kimi zaman da yücelttikleri şahıslar hakkında ehlisünnet ve’l-cemaat inancına uymayan hezeyanlar savurabilirler. Biz, onların bu hezeyanlarını dinlemek ve kabul etmek mecburiyetinde değiliz.
