Tercih Ve Kararda İlâhi Bilgiyi Gözetmek
Duygu ve akıl insanın iki temel yaklaşım kaynağıdır. Bütün dünyasını bu iki yaklaşım tarzı ile kurar. Duygusal yaklaşım, kaynağını iman ve akıldan alırsa yanılgıya düşmez. Merhamet, sadakat, sevgi, nefret gibi duygularda, "iman ve fıtrat" belirleyicidir. (Nefret menfi bir duygu olmakla birlikte; münkerata karşı gösterilmesi gerekir.)
Olumsuz duygusal bakış, bilgisizlik ve inanç zayıflığından meydana gelir. Çünkü onun kaynağı, nefsanî benliktir. Çıkarcılık, bencillik veya ürkeklik gibi kişiseldir ya da hamaset, faşizanlık, fanatizm ve ırkçılık gibi toplumsal duygu kirliliği söz konusudur.
Kör duygusallık kalbî hastalıklara da işaret eder. Mesela riya, kin, hırs ve haset gibi kontrolsüz duygular, nefsanî tutkuların kalbe dokunuşudur. Bu tutku ve içgüdü ile hareket etmek meselenin içyüzünü görmeyi engeller. Kör bir duygusallık davranışlara hâkim olur.
“Bireysellik” saplantısı da müslümanı yanlış değerlendirmeye götüren bir başka sebeptir. Modern zamanın getirdiği bu sorun “cemaat” duyarlılığının kaybolmasına neden olmuştur. Birey olarak kalmak, sanki bir özgürlük gibi aktarılmıştır.
Böylece hayatın akışı “ben” üzerinden yürümüş, bireyin meseleye bakışı; kendi zannı ile başlayıp kendi hükmü ile bitmiştir. Mâşerî vicdanla yaklaşmak yerine afakî bir bakış ortaya çıkmıştır.
Birey için aidiyet duygusu bir “delil”e bağlılıkla mümkündür; bu da içinde bulunduğu cemaatin bakışı ya da esas alınacak “bilgi kaynağıdır”. Kişinin hadisatı değerlendirirken hevası ile hareket edip yanılmaması ancak bu sayede olur.
Burada kişinin ilkesel davranışı yerine hesapçılığı ön plandadır. Kişinin gruptan bağımsız olarak geliştirdiği duruşu ve değerlendirmeleri, sadece kendi hayatını değil toplumun etki gücünü zayıflatan ve nesneye dönüştüren bir süreçtir. Eğer ilim veya kulluk bilinci yoksa, çevresinde olup bitene çoğunlukla zanla bakacaktır. Afakî değerlendirmeler ve zan yaklaşımı ağızdan ağza dolaşacaktır.
Meydana gelen hadisata karşı müslümanlar ilkelidir. Tepkisel değildir. Meselenin önünü ve arkasını bilmeden, sadece hadisenin etkisi üzerinde durarak değil; içyüzüne ve sebeplerine bakarak hükmünü verir.
Tepki vermek beraberinde psikolojik rahatlamayı getirdiği için, genellikle her konuda öfke göstermek ya da coşku duymak en çok yapılan şeydir. Mesela, insanların hatalarını yüzüne vurmak bir öfkelenme sonucudur. Bağırıp çağırmakla teskin olunur. Ancak sabredip öfkesini yenebilenler, hatanın sebebi üzerinde durarak, nasihat ve örneklik sağlamış olurlar. Öfkeyi yenmek soğukkanlılık gerektirir. Bu da tam manası ile sabırlı olmaktır.
Müslümanın bu anlamda “ıslah” yolunu tercih etmesi onu daha çok teenni ve azimli bir bakışa zorlayacaktır. Kişisel ve toplumsal olaylara karşı anlık sonuç almayı terk edecektir. Uzun soluklu bir yolculukta toplumun maslahatını esas alacaktır. Etrafında olup bitene karşı Allah’ın hükmünü esas alarak, kişiliğine yerleşmiş marazları izale edebilecektir.
Ahzab suresinde bir ayette, açıkça kişisel tercih konusu hükme bağlanmıştır:
“Allah ve Rasulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Rasulüne âsi olursa açık bir sapıklık etmiş olur.”
Akılla hareket etmenin yanında, müslüman için “yakin”, yani ilâhî bilgi kaynağı vardır. İnancını kalbe indirenler için, seçme ve karar vermede inanılmaz bir zenginlik vardır. Onlar Rablerinden yakîni talep ederler ve bu onlara bahşedilir.
İlâhî bilgiye teslim olanların mizacında başka hasletler de vardır. Bunlar feraset, basiret gibi ilâhî yardımlardır. Bu hasseler ancak benliğinde kazı çalışması yapıp, nefsinin üzerine gidenlere verilir.
İlâhî yardımın en belirgin örnekleri Hz. Peygamber’de tecelli etmiştir. Nübüvvetin seyri bu hikmetle bina olmuştur.
Müslümanın tavrının, ilâhî bilgiyi gözleme gereğine açık bir misal şudur: Hz. Peygamber ve ashabının, Mekke’de iken müşriklerin haksızlıklarına karşı tavrı sabır iken, Medine’de kılıçlar çekilmiştir. Bu iki tavır müslümanın ilke ile hareket edip, hislerini yendiğine bir işarettir. Çünkü Mekke’de işkence ve boykotun dayanılmaz boyutlarına karşı sahabe karşılık vermek istemişti. Ancak Mekke dönemi sabır dönemi idi… Medine’de ise şartlar husule gelmiş ve hesaplaşmaya izin verilmişti.
İki dönem, iki şehir ve iki farklı tutum bize, sorun haksızlık da olsa tepkisel olmayıp maslahatın esas alındığını gösteriyor. Bu ölçüt, bireyin ve grubun özel durumları; canları malları ve geleceklerinin, ulvî gayeden sonra geleceğinin açık bir delilidir.
Toplumun ıslahını kendisine ilke edinmiş olanların, özel hayatları, dokunulmaz özelleri mizaç zaafları terkedilmiştir. Özel planları ve emelleri, davası için ertelenir ya da vazgeçilir. Islah ve diğer toplumsal hassasiyetler Peygamber zamanında kişi özelini aşıyordu. Yarın kıtal var denildiğinde sahabe için bir maruzat kalmıyordu. Ya bugün? Küçük özveriler için ileri sürülenlere ne demeli?
















