Günah Anlayışı

Yazar: 
İdris Arpat
Köşe: 
Gönlümüzden Gönlünüze

Din-i Mübin, ferdî ve içtimaî hayatın bütününü kapsar. Cenab-ı Hak alîmdir. Yerlerde ve göklerde, gizli-açık her ne varsa hepsini bilir. O yarattığı âlemden, insandan ve onun meselelerinden habersiz değildir. O Müheymin'dir, âlâ külli şeyin şehiddir. Görüp gözetendir, her şeye şahittir. Mahlûkat O'nun tarassudu (gözetlemesi) altındadır. O Rahman-u Rahim olduğu için Kur'an'ı göndermiş ve öğretmiştir.
O seven ve sevilen (Vedud) bir Zat-ı Kibriya olduğundan, yarattığı canlıların perişan olmasını istememiş, kullarının dünya ve ahiretlerinin cennet olması için kurallar koymuştur. Bütün teklifleri kullarının maslahatını gerçekleştirmek içindir, ya da hukuku korumaya matuftur. Ne ki ferdin ve toplumun hayrınadır, Halik-ı Zülcelâl tarafından teklif ve tavsiye edilmiş, ne ki insanlığa ve diğer canlılara zararlıdır, nehyedilmiştir. Hülasa-i kelam, emir ve yasaklardan maksat, insanların ve diğer canlıların maslahatıdır. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye iyi anlaşılsaydı, iyi uygulansaydı iki cihanda aziz ümmet Muhammed Ümmeti olacaktı. Müslümanlar, insanlık âleminde iyi bir durumda değillerse, Peygamber aleyhisselam âlemlere rahmetken, ümmeti bir türlü rahmet olmayı başaramıyorsa, Kur’an ve sünnet yaklaşımda yanlışlık var demektir. Kur’an ve sünnetin ilkelerini hem teker teker, hem de bir bütün olarak, murad-ı ilâhîye uygun okumak diye çok önemli bir meselemiz var demektir. Kur’an ve sünnet doğru okunur ve doğru yaşanırsa, hayatın kalitesini mutlaka en yükseğe taşıyacaktır. “Şaheser varlık insan” ile sözlerin en güzeli Kur’an buluşsun da izzet ve üstünlük meydana gelmesin, bu olur şey değildir.
“Eğer siz gerçekten inanıyorsanız en üstünsünüz demektir.” (Âl-i İmran 3/139)
 

İnsanlığı yükselten nedir? İman mı, ilim mi, usul mü, zamanı değerlendirme şuuru mu, disiplin mi, çalışkanlık mı, sabır mı, idealizm mi, realizm mi, sevgi mi, insan haklarına riayet mi, teşebbüs hürriyeti mi, hepsi mi? Kur’an ve sünnet de bunların hepsini bulmak mümkündür. Bulamamışsak, basiretsizliğimize ağlayalım. Hayatta sadece, yükselmenin prensiplerini iyi tesbit edip iyi uygulayanlar yükselecektir. Bu ferdî planda da böyledir. Başaramayanlar yerlerde sürünecektir.
“Böyledir Hükm-i kader
Uyanıklar uyuyanları yer.”
İşte bu noktada günah mefhumunu ele alabiliriz. Nedir günah?
“İlâhî emir ve yasaklara riayetsizlik. Kişiyi haktan saptıran fiil veya davranış. Ruhun mükemmele doğru gelişimini engelleyen veya geciktiren davranış ve alışkanlıklar.”(Tarifler İslam Ansiklopedisi, 14. Cilt. “Günah” maddesinden alınmıştır.)
Günaha, “yükseltici prensiplere riayetsizlik” diyebiliriz. Derler ki; “milletlerin başarısı olmaz, prensiplerin başarısı olur.” Bir prensip yanında bir prens hiç kalır. Hayatın maddi ve manevi kalitesini yükselten prensiplerden habersizlik gaflettir, belayı azimdir. İşi, baştan kaybetmektir.
İlim irfan olmadan prensiplerin farkına nasıl varılacaktır? Önce ilim. İlk emir “oku” Maddî ve manevî yükselmelere talip olanlar, okuyup öğrenerek, yükselmelere yol açan prensipleri bilmeli ve sabırla riayet etmelidir. Allah Teâlâ sadece imanından dolayı kimseyi yükseltmez.
“Yüksel ki yerin bu yer değildir
Dünyaya gelmiş olmak hüner değildir.”
Günahı bireysel ve toplumsal olmak üzere iki grupta ele almakta fayda vardır. Aksi takdirde “mesele beni aşıyor” narkozuyla rahatlarız. Hâlbuki büyük veballer altına girmişizdir. Çünkü bireysel olarak omuzlanacak sorumluluklar da vardır. Her problem bizi aşmayabilir. Ferdî sorumluluklarımızı elbette kendimiz omuzlayacağız.
Şöyle düşünebiliriz: Eğitim ve öğretimde Yüce Yaratan’ın ilkelerini, insanın fıtratını, temayül ve kabiliyetlerini, kapasite ve seviyesini hesaba katmamak toplumsal bir günahtır da “sabır ilkesine” riayetsizlik bireysel bir günahtır. Birincisi ferdi aşar, ikincisi aşmaz. Öğretmen adaylarını idealist tiplerden seçmek için gerekli titizliği göstermemek; öğretmeni bilgi, görgü, iman ve imkân yönüyle yetersiz bırakmak içtimaî günahtır da, zaman şuuruna erememek ferdî bir günahtır.
İnsan, yerlerin çocuğu olduğu kadar göklerin de çocuğudur. Kendisini kuşatan olumsuz şartlar insanda büyük yaralar açabilir, önemli ölçüde örseleyebilir ama sıfırlayamaz. İnsanın peygamberâne bir direniş için her zaman bir imkânı vardır. İçinden ilâhî bir ses, vicdanî bir feryat her zaman yükselebilir. Ne kadar yaldızlı olursa olsun, insan her yalanı yutmayabilir. İnsanî duyarlılık, sahteliğin farkına varabilir. Hiçbir zaman kapılar büsbütün kapalı değildir. Allah Teâlâ sonsuz bir imkândır. Çarelerin tamamen tükendiği bir durumda, yeniden çareler yaratabilir. “Meydan tamamen müfsitlere kaldı derken bir köşeden bir el kalkabilir, bir baş doğrulabilir.”
Hey dost “la taknetü hitap nedir?”
Günah, ferdî ve içtimaî gelişimi durduran, dumura uğratan, gerileten her şeydir. Ahlak kanunlarına zıttır. Ferdin beden ve ruh selametini tahrip eder. Toplumsal Vaziyetlerini yapamaz hâle getirir. İnsanlar arası irtibatları koparır. Fazilet yapıcı, günah yıkıcıdır. Elhâsıl günahkâr bir duruma düşmemek için, daima olmamız gereken yerde, rıza-yı ilâhîye en uygun noktada bulunmamız gerekiyor. Yükselmek ve birikimi sürekli arttırmak zorundayız. Duran düşer ve düşen ezilir. “Orman kanununda düşeni yemek vardır.” Mademki ömür sermayesinin eriyişini durdurmak mümkün değildir, bari kâra dönüştürme gayreti içinde olalım.
Sözün bu noktasında anın vacibini, asrın ve çağın vaciplerini çok iyi tesbit etme zarureti ortaya çıkıyor. Ehemleri mühimleri belirlemek gerekiyor. Öncelik ve sonralık hangi vazifelere verilecektir, bir bir saymak gerekiyor. Tesadüfen başarı tesadüfen gelişme olmaz.
Yerine getirilmesi gerekirken getirilmeyenler, işlenmemesi gerekirken işlenenler… Bu ifade çok geniş kapsama sahiptir. Bütün vazifeler, bütün yasaklar bu kapsama dâhildir. Buluğdan ölüme kadar bütün hayat. Günah böylesine bir geniş kapsama sahiptir.
Din bütün boyutlarıyla doğru okunup, hedefleri doğru tespit edilmediği zaman, günah meselesi de asla doğru anlaşılmayacaktır. Çünkü günah hedeflerden sapma veya hedefe giderken oyalanmadır. Hedef doğru tespit edilmediyse sapma nasıl anlaşılacaktır? Mesela dünyayı ahiretin tarlası, bir imtihan salonu olarak görüyorsanız, tesbit ve hedefiniz doğru, eğlence salonu olarak görüyorsanız yanlış demektir. İşi değiştirerek dinlenme, yeteri kadar dinlenme, doğru; işi değiştirerek dinlenme imkânı varken yatarak dinlenme ve lüzumundan fazla dinlenme yanlış demektir. Yanlış anlayışlar uygulamaya dönüştüğünde günah doğuyor. Asıl günah yanlış anlayışın ta kendisidir. Günahlardan kaçınmak için, imkânlar elverdiği nisbette, ömür sermayesi ahiret sermayesine dönüştürülecektir. Hülâsâ-i kelam bu olabilir.
Günah anlayışı konusunda birkaç misal vermek isterim.
Bir değerlendirmeye tâbi tuttuğumuzda geneli itibariyle toplum, mesela ekmek israfını haklı olarak günah sayar da, zaman israfını günah saymaz. Hâlbuki Kur’an “nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz” (Tekasür süresi, 8.ayet) derken Peygamberimiz aleyhisselam da, “sağlık ve boş vakit iki nimettir” buyurur.
Sıradan bir müslüman, namaz kılmasa günah işlediğini bilir de, sözüyle ve davranışıyla, hemcinsleri üzerinde çürütücü etki yapmayı umursamaz. “Yön ve istikamet” diye bir mefhumun varlığından bile haberdar değildir.
Din-i Mübin “temizlik imandandır” buyurur, mensupları bu yolda yayadır.
Yaşar Nuri Hoca, kendisini dinleyen, nisbeten serbest giyimli hanımlar topluluğuna der ki, “sizin de günahınız var, Müslümanlığı kimselere bırakmayan kesimlerin de. Ne ki, sizin günahlarınızın fotoğrafı çekilebiliyor da, onların günahlarının çekilemiyor.” Kanaatimce Hoca şunu demek istiyor: “İslam’ı yaşadığını söyleyen kesimde kin, haset, cehalet, tembellik, zaman israfı vb. nice günahlar sürüp gitmektedir.”
Doğru söze ne denir?
Evet evet, Hoca doğru söylüyor. Geleneksel Müslümanlığa tâbi olan kesimde müstehcen söz ve durumlar haklı olarak günah sayılır da yanlış bir dünya görüşüne, Kur’anî olmayan bir hayat anlayışına sahip olmak günah sayılmaz. Hâlbuki bu hatalı anlayış nice faziletin canına okumaktadır.
Gıybet günah kabul edilir, emri bil marufun terki günah kabul edilmez. Toplum çürür gider de, “abdestinde, namazında o canım müslüman” dönüp bakmaz bile.
Dua da okunur, Kur’an da… Manasını okumak mı? Hak getire… Kim kaybetmiş de biz bulalım. Bizler derin uykumuzun derinliklerinde mest-ü hayranızdır. Buna “gaflet” derler.
Kelime-i tevhid bir bakıma dinin hülasasıdır. Kelime-i tevhidin doğru anlaşılması, dinin doğru anlaşılması demektir. Geneli itibariyle söylersek halk tabakasının da, okuyan yazan kesimin de kelime-i tevhidi, tevhidî dünya görüşünü, şirki ve şirke dayalı dünya görüşünü doğru anlamak diye bir meselesi yoktur. Muhtevayı artırmamak, eksiltmemek, saptırmamak, tam bir bütünlük içinde göstermek gibi bir meselesi yoktur. Esma-i hüsnânın manası, hayata yansıması, Allah’ın birliği, müminlerin beraberliği, kime ne söylemektedir?
Bu meseleler, dinin olmazsa olmazlarıdır, vazgeçilmezleridir. Geleneksel müslüman soruyor: Dinin vazgeçilmezleri mi? O da ne de-mek? İlim ve şuur eksikliğinin meydana getirdiği boşluğu neyle dolduracaksınız? Böyle bir eksikliğin bizim günah anlayışımız içinde yeri var mı?
Düşünmek, bir neticeye varmaya çalışmak insanın meziyetlerinden birisidir. (Düşünürken insan bilgilerini kullanır.) Düşünce halik ile mahlûk (insan) arasındaki irtibatı da beraberinde getirir. Düşünce, âlemdeki ahengin hissedilmesi, ihtişam ve ululuğun fark edilmesi, hayattaki aslî vazifemizin bilinmesi demektir. Düşüncesizlik Allah Teâlâ âlem, insan arasındaki irtibatların kurulamaması, hayatın manasının bilinememesi demektir. Bu anlayış metafizikten kaynaklanan nice bin güzelliği siler süpürür. Durum bu iken, geleneksel bir müslümanın “düşünmek” diye ibadeti var mıdır? Onun ilmihalinde böyle bir ibadet yazılı mıdır? “Düşünmeme günahı” diye bir günah tanır mı o?
Metafizikle bağlantısını koparan insan, ulvî bir muharrik güç ve cazibe merkezinden mahrum kalacaktır. Bu, maddî, manevî ve hissî bir üretimsizlik getirecektir. İnsan bir şekilde yeterli maddeye ulaştıysa, hemcinsi için fedakârlık yapmaya onu sevk edecek yüksek heyecan ne olabilir? Takdir ve alkış yüksek ruhlu insanlara cazip gelmeyebilir. Sevk-i tabiilerin (içgüdülerin) tatmini, büyük fıtratlı insanları avutamayabilir.
Metafizikten mahrum bir dünyada, insanlığın büyük evlatlarının hali neye varacaktır? Böyle bir dünyada “kula kulluk”tan öteye ne vardır? İnsan, hayvanî duygularının ötesine nasıl aşacaktır?
Eşref-i mahlûkat olan şaheseri, Malikü’l-mülkün halifesini, cinayet ve intihar sularına çeken el nasıl kırılacaktır? İnsanı bu “şeytan çıkmazına” sürüklemenin, bu yaşanan trajedinin vebalini dağlar çekebilir mi?
Velhâsıl, ya insan dini ve hedeflerini doğru okuyacak, ya da çöllere sapan küçük bir dere gibi, günah kumsallarında kaybolup gidecektir.