Mü'minlerin Ahlakı
Öyle evler var ki, o evlerde Allah kendisinin isminin zikredilmesine, kendi şanının yüceltilmesine izin verdi, imkân verdi, lütfetti. O evlerde sadece Allah yüceltilir, sadece Allah gündeme alınır, sadece Allah'ın âyetleri okunur, sadece Allah'a kulluk gerçekleştirilir. O evlerde Allah'ın âyetleriyle, Allah'ın yasalarıyla aydınlık bir dünya yaşanır. O evlerde gece-gündüz Allah tesbih edilir.
İşte Allah’ın hidâyetinin girdiği, kitabın, peygamberin, vahyin girdiği, Allah’ın nûruyla nûrlanmış, aydınlanmış, Allah nûrunun egemen olduğu kalplerin yaşadığı, müminlerin ikâmet ettiği o evlerde sadece Allah yüceltilir. Sadece Allah övülür. Sadece Allah’ın âyetleri gündemi doldurur. Müminlerin evleri işte böyledir.
Şimdi Allah için kendi kendimizi bir sorgulayalım. Evlerimizi bir gözden geçirelim. Gerçekten evlerimizde sabah akşam tesbih edilen, yüceltilen, zikredilen Allah mı? Allah’ın kitabı mı okunuyor? Acaba aile hayatımızı şu okuduğumuz sûreye göre mi düzenliyoruz? Acaba kazanma harcama anlayışlarımızı, giyim kuşam anlayışlarımızı, erkek kadın ilişkilerimizi, oturma kalkma düzenlerimizi, ziyaret ve ziyafet anlayışlarımızı bu kitaba göre ve bu kitabın pratiği olan Rasûlullah efendimizin uygulamalarına göre mi düzenliyoruz? Hukukumuzu, eğitimimizi, siyasal yapılamalarımızı bu kitaba göre mi ayarlıyoruz? İşte Allah’ı tesbih, Allah’ı zikir, Allah’ı yüceltmek demek budur.
Evet, evlerimizde Allah’ın adının anılması, Allah’ın yüceltilmesi demek, O’nun nûrunun, O’nun kitabının, O’nun peygamberinin, O’nun dininin anlaşılması ve O’nun istediği gibi bir hayatın gerçekleştirilmesi demektir. Eğer günlük ve gecelik hayatımızda Kur’an yoksa, peygamber yoksa, dilimizde, gözümüzde, kulağımızda, kalbimizde Allah’ın âyetleri yoksa, Allah’ın âyetleri bize yol göstermiyorsa, keyfimize göre bir hayat yaşıyorsak kesinlikle bilelim ki kalbimize nûr girmemiştir, bizim eve nûr girmemiştir ve bizim evlerimizde Allah’tan başkalarının zikri, Allah’tan başkalarının yüceltilmesi, Allah’tan başkalarının gündeme alınması söz konusudur. Biz evlerimizde başka şeyleri tesbihle meşgulüz demektir. Öyle değil mi? Eğer bizim evlerimizde Allah’ın değil de şeytanların vahiyleri izleniyorsa, bize hâkim olan Allah kitabı değil de başkalarının kitaplarıysa o evde Allah zikrediliyor, o evde Allah tesbih ediliyor, Allah yüceltiliyor denebilir mi?
İşte nûru ve nûrun hâkimiyetini böyle anlayacağız. Allah nûrunun egemenliği budur işte. Kimin evinde, kimin kalbinde bu nûr var, kimin evinde yok, bunu anlatıyor Rabbimiz. Öyleyse kalplerimizi, evlerimizi Allah’ın nûruyla, Allah’ın istediği hidâyetle doldurmak zorundayız. Kalplerimizde, evlerimizde Allah nûrunu egemen kılmak, hep o nûrla bakmak, hep o nûrla görmek ve o nûrun aydınlığında bir dünya yaşamak zorundayız ki bu nûr inşallah sürekli artarak bizi cennete kadar götürsün. Sadece bizim kalp değil, sadece bizim ev değil diğer kalplere, diğer evlere de bu nûrumuz taşınsın ve tüm dünya bu nûrun aydınlığına ulaşsın. Kalplerimiz Allah’ın kitabının bilgisiyle öyle bir dolsun ki, evlerimiz Allah’ın âyetleriyle öyle bir yükselsin ki herkes bunu fark edip nûra koşsun. Herkesi aydınlatacak, tüm kalpleri bu nûrla tutuşturacak bir noktaya gelelim. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz bunu şöyle anlatır:
37. “Bunları ne ticaret ve ne de alışveriş Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkor. Bunlar, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar.”
İşte böylece Allah’ın nûruyla nûrlanmış, Allah’ın hidâyetiyle kalpleri dolmuş, kalplerinde, evlerinde sadece Allah’ın emirleri yaşanan erler var ya, ne bir ticaret, ne de bir alışveriş onları Allah’ın zikrinden, Allah’ın kitabından, Allah’ın nûrundan alıkoyamaz. Allah’ın istediği namazı Allah’ın istediği gibi ayağa kaldırmaktan hiçbir şey onları alıkoymaz. Allah’la diyaloglarını hiçbir şey engelleyemez. Bedenleri konusunda Allah’ın istediklerini uygulamaktan; bedenlerini, azalarını Allah’ın istediği yerde kullanmaktan hiçbir şey onları alıkoymadığı gibi, malları konusunda da Allah’ı söz sahibi bilmekten, mallarının zekâtını vermekten hiçbir şey onları engelleyemez. Yâni zikrin, kitabın istediği bir hayatı yaşamaktan hiçbir şey onları engelleyemez.
Evet, kalpleri vahye çırağlık yapan o Allah erleri öyle kimselerdir ki ne ticaret, ne para pul, ne dünya hesabı, ne altın gümüş hesabı, ne ev bark, ne dükkân tezgâh hesabı onları Allah’ı gündeme almaktan, Allah’ı yüceltmekten, Allah’ın istediği bir Müslümanlık hayatını yaşamaktan, Allah’la, Allah’ın kitabıyla beraber olmaktan, Allah’la bilgilenmekten, Allah’la şereflenmekten alıkoyamaz. Yine onlar hangi şart altında olurlarsa olsunlar asla namazı ikâmeden vazgeçmezler. Namaz ve zekâta özdeş bir hayat yaşamaktan asla taviz vermezler.
Namaz sayesinde Allah’la diyalogu gerçekleştirirler. Namaz ve zekâtla toplumsal problemleri çözmeyi hedeflerler. Allah’ın verdiklerini kardeşleriyle paylaşmayı hedeflerler. Ne bedenlerini, ne de mallarını sadece kendileri için harcayarak bencillik etmekten uzaktır onlar. Zamanlarını, imkânlarını, bedenlerini, mallarını müslüman kardeşlerinin, insanlığın hizmetine vakfederler onlar. Böyle tüm dünya insanlığının parmakla işaret ettiği, “işte müslüman budur” dedikleri, Allah’a kulluğun sembolü olmuş insanlar olurlar.
İşte Allah’ın nûru, işte Allah’ın bir önceki âyette anlattığı teşbihin canlı örneği diyecekleri, doğruyu, hakkı kendilerinden görecekleri insanlardır onlar. Bunlar kendileri yemez başkalarına yedirirler. Kendileri giymez başkalarına giydirirler. Başkalarının oğullarını, kızlarını aynen kendi oğulları gibi değerlendirip onları da eğitmenin, onları da cennete götürmenin derdini taşırlar. Hayatlarında bencillik, hodfuruşluk yoktur. Sadece Rablerinin rızasını düşünürler.
Evet, hiçbir şey, hiçbir ticaret, hiçbir dünya meşgalesi onları Allah’ın istediği gibi kitapla beraber olmaktan, Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini gündemde tutmaktan, namazı ikâme etmekten ve zekâtı vermekten alıkoyamaz. Peki, acaba bu müslümanlar hiç mi ticaretle uğraşmazlar? Rızık dertleri hiç mi yoktur? Dükkânlarını tezgâhlarını tamamen kapatmışlar mıdır? Öyleyse nasıl zekât verebilecek bu adamlar?
İşleri de vardır, dükkânları tezgâhları da vardır belki, ama Allah’ın hakkını yerine getirmeleri konusunda ne işleri, ne ticaretleri asla engel değildir.
Onlar öyle bir günden korkarlar, ürkerler ki o gün kalplerin ve gözlerin döndüğü bir gündür. O günün dehşetinden kalpler ve gözler allak bullak olacak. İşte böyle bir günden tir tir titrerler. Böyle bir günü iki kaşlarının arasında hisseder, kıyâmet, hesap kitap elde bir derler ve hayatlarını bu inanca bina ederler.
38. “Allah, onları işlediklerinin en güzeliyle mükâfatlandırır ve lütfundan onlara fazlasıyla verir. Allah dilediğini hesapsız şekilde rızıklandırır.”
Rabbimiz, işledikleri amellerinin en güzeliyle onlara mükâfat verecek, ayrıca fazlından kereminden bol bol da artıracaktır. Rabbimiz dilediklerini hesapsız rızıklandırandır.
Evet, Rabbimiz diyor ki o yiğitlerin, o erlerin o müminlerin amellerinin en güzeliyle onları mükâfatlandıracağız. Ne büyük bir müjde, ne büyük bir lütuftur değil mi? Onların tüm amelleri en iyi, en güzel, en ihlâslı yaptıkları bir amelle çarpılıverecektir. Yâni bütün amelleri o en güzel amelle çarpılacak, tüm amelleri o en güzel amel gibi kabul edilecek. Ne büyük bir rahmet değil mi? Yâni Rabbimiz o müslümanların amellerini değerlendirirken bakacak ki namazlarının içinde öyle bir namazı var ki gerçekten çok güzel eda edilmiş, ömründe bir zekât vermiş ki gerçekten tam Allah’ın istediği gibi, öyle bir savaşta bulunmuş ki çok güzel, zalim bir yönetici karşısında öyle bir hakkı haykırmış ki gerçekten çok güzel, bir yerde bir fedâkârlık gerçekleştirmiştir ki dillere destan. Yâni böyle o kişi hayatında en güzel hangi kulluğu gerçekleştirmişse, en güzel hangi ameli icra etmişse tüm amelleri onun gibi kabul edilecek, tüm amelleri onunla çarpılacaktır. Üstelik daha da artıracak, daha da artıracak Rabbimiz...
















