İlkadım'dan
Kıymetli okuyucu, Ahlak, en kısa manada, neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlatan bir terimdir. Tarih boyunca neyin doğru neyin yanlış olduğu üzerinde sayısız tartışma yapılmış ve sayısız eser verilmiştir. Bu hususta fikir üreten, kalem oynatan her düşünür üzerine bastığı zemine göre ahlakın ne olduğunu ve çerçevesini ortaya koymaya çalışmıştır.
Ahlakın menşei hakkında ileri sürülen fikirler beşerî kaynaklı olması ile ilâhî kaynaklı olması çerçevesinde toplanır. Ahlak için ilâhî bir kaynak olmadığı görüşünde olanlara göre ahlaklı olmak için dindar olmaya hatta inançlı olmaya gerek yoktur. Bunlara göre insanın bizzat kendisi ahlak için ölçüdür.
Çevremizdeki buna hak verdirecek pek çok örnek bulabiliriz. Dindar olmayan, dînî yaşantısı bulunmayan pek çok kişinin, toplum nezdinde, bazen dindarlardan daha ahlaklı olduğu görülmektedir. Hatta yurtdışına giden insanlarımızdan “gavurların ahlakının düzgünlüğüne(!) dair” pek çok cümle dinlemişizdir.
Toplumumuzda yaygın olan ve yaygınlaştırılan ahlak anlayışına göre İslam’la ilişkisi olmayan birisi de pekâlâ ahlaklı olabilir. Ancak burada ihmal edilen bir boyut vardır. O da ahlakın, Allah hakkı ile alakalı, Allah’ın emirleri ile alakalı tarafıdır.
İslam’ın bir ahlak tanımı vardır ve bu tanımın mihverinde Allah Teala yani Kur’an ve onun hayata aksetmiş tarafı olan Rasulullah vardır.
“Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyuran Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin ahlakı Kur’an’dır. Kur’an’ın ana mihveri de Allah’a kulluktur. Allah’a kulluğun ise iki yönü vardır: 1- Emirlere ittiba 2-Yasaklardan kaçmak.
İnsandan istenen kulluktur. İnsanlara karşı davranışlardaki ölçüler de kulluğun içindedir. Allah’a karşı vazifelerini yapmayan bir insanın kullara karşı vazifelerini yerine tam olarak getireceğine inanmak biraz safdilliktir.
İnsan hesap verme duygusu taşıdığı müddetçe bir kısım kurallara uyar. Eğer bir kişinin topluma karşı hesap verme duygusu varsa toplum içinde iken kurallara uyar. Eğer kanunlara karşı böyle bir duygusu varsa kanunun kendini yakalayacağı yerlerde kurallara uyar. Bunu daha ileri boyuta taşımış ve vicdanına karşı hesap verme duygusu geliştirmişse bu sefer kurallara hep uymaya çalışır ama bu sefer vicdanın nasıl oluşturulduğu sorusu akla takılır.
İslam, insanda Allah’a hesap verme duygusunu yani takvayı geliştirmeye çalışır. Allah Teala Hay’dır, Kayyum’dur. Uyumadan, gafletten, unutmadan münezzehtir. Her insanın her yaptığını görür ve bilir. İşte bunu tam olarak sindirebilen bir müslüman ihsan şuuruna erer ve her işinde ölçü Allah’ın rızası olur.
Zamanımızdaki ahlak tanımları genellikle sekülerdir. Ahiret boyutu yoktur. Bir kişinin ahlaklı olup olmadığı söylenirken Allah’a kulluğunun ne boyutta olduğu dikkate alınmamakta, sadece dünyevî ilişkileri yani insanlara karşı olan davranışları dikkate alınmaktadır. Allah Teala ise önce kendisine itaati istemekte, insanlara karşı olan davranışların da kendi rızası için olduğunda bir mana taşıdığını ifade etmektedir. Kendisine isyan eden dolayısıyla ahlaksızlaşan toplumların nasıl helake sürüklendiği de Kur’an-ı Kerim’de uzun uzun anlatılmaktadır.
İslam’ın en büyük ahlaksızlıklardan kabul ettiği fuhuş (zina ve çeşitleri), faiz yeme, fakir fukarayı gözetmemek maalesef zamanımızda normal olarak görülmektedir. Hâlbuki bunlar tarihte kaç tane toplumun helak olmasına yol açmıştır. Rasulullah’ın duası sebebiyle belki toplu bir helak gelmemekte ancak zamanımızda da ahlaksızlığın yol açtığı felaketler birbirini izlemektedir.
Unutulmamalıdır ki, Roma’yı, Bizans’ı, Sovyetler Birliği’ni yıkan, Amerika’yı yıkacak olan zulüm ve ahlaksızlıktır. Osmanlı’yı ve tarihteki diğer İslam devletlerini yıkan da İslam ahlakının zayıflamasıdır.
Selam ve dua ile…
