Mukaddesata Hürmet

Yazar: 
Cemil Usta
Köşe: 
Fıkıh

"Zamanımızda bazı değerlerin zayıfladığını görüyoruz. Hatta dînî tahsili olanların bile farklı farklı fetva ve yorumlarını duyunca biz ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Mukaddesata hürmetin ölçüsü nedir?" Hakan ÇALIŞKAN/Fransa
Allah Teâlâ’ya mensup olan, dinen pek nezih, manevî bir büyüklüğü haiz bulunan şeylere mukaddesat –kutsal şeyler- denir. Allah Teâlâ hazretleri, mukaddes olduğu gibi, O’nun bütün mübarek isimleri de mukaddestir. Allah Teâlâ’nın bir ism-i celili de Kuddus’tür.
Allah Teâlâ’nın kitapları, peygamberleri, velileri birer kudsiyeti haizdirler. İslam ibadetleri birer mukaddes vazifedir. İslam mabetleri de mukaddes, mübarek yerlerdir.
Bir kimse namaz, oruç, zekât, cünüplükten yıkanmak gibi üzerinde ittifak edilen farzlardan birini inkâr ederse kâfir olur. Yine zina, şarap, kumar, adam öldürmek, faiz almak, yetim malı yemek gibi Allah’ın yasaklarından birini inkâr ederse kâfir olur. Namaz kılmayan bir kimse farziyetine inandığı halde tembelliğinden dolayı gaflet eder de namaz kılmaz ise günah işlemiş olur; ama kılmamayı hoş görür, “namaz kılmamak ne güzeldir” derse dinden çıkar. Dinin emirlerinin hepsi mukaddestir. İman edenlerin, güçleri nisbetinde bütün emirleri yerine getirmesi gerekir.
Biz müslümanlar, mukaddesata son derece hürmet ve tazim ile mükellefiz. Mukaddesata hürmet ve tazim etmeyen kimse ruhu sönmeğe başlamış, yüksek duygulardan mahrum kalmış, gafil bir şahıs demektir. İnsanî kıymetini kaybetmiş bulunur. Her şeyden önce mukaddes bir ibadete, hayırlı bir işe başlarken besmele ile başlamamız gerekir. Peygamberimiz aleyhisselam bu konu ile ilgili şöyle buyuruyor:
 

“Bilcümle (semavî) kitapların anahtarı, Rahman Rahim Allah adı iledir. (Yani besmeledir.)” (Camiu’l-Ehadis, H. No: 10360)
Bizleri ve kâinatı yoktan var eden halikımızın ismini anarken Teâlâ, celle celaluhu, gibi tabir kullanırız. Mesela Allah Teâlâ, Hak celle ve âlâ, Rabbimiz celle celaluhu hazretleri deriz. Bunlar birer İslam terbiyesi muktezasıdır.
Allah Teâlâ’nın zatına uygun olmayan bir şeyle vasıflandırmak yahut Allah Teâlâ’nın isimlerinden veya emirlerinden biriyle alay etmek insanı imandan mahrum eder. “Allah bize zulmediyor. Allah beni mi görüp duracak” gibi sözler -Allah korusun- kişiyi dinden çıkarır.
Allah Teâlâ zatında birdir, fakat bu birliği sayı cihetinden değil ortağı bulunmama yönündendir. Zira adet manası üzerinde düşünülürse başka sayılar da akla gelir. Allah Teâlâ zatında, fiilinde, sıfatında tektir. İhlâs suresinde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“De ki Allah tektir. Allah kimseye muhtaç değildir. Doğmamıştır. Doğurmamıştır. Kendisine hiç kimse emsal olmamıştır.”
Rasulü Ekrem, nebiyyi muhterem efendimizin yüksek isimlerinden biri zikredilince salatu selam okuruz. Mesela, Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gibi bir ibare yazarız veya dilimizle okuruz. Sair peygamberlerin mübarek adlarını da selam ile zikrederiz. Mesela Âdem aleyhisselam, İbrahim aleyhisselam gibi. Zamanımızda bazı konferanslarda, radyo televizyon programlarında nice zevatın peygamber, Muhammed gibi tabirler kullandıklarına şahit oluyoruz. Bunların her ne kadar tahsil durumları yüksek olsa da edepleri eksik, gaflet içerisindedirler. Onları bu duruma getiren kibir ve gururlarıdır. Allah Teâlâ Kur’an-ı Keriminde şöyle buyuruyor:
“Ey müminler, Peygamberi kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın!” (Nur 63)
Bu ayet Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme sadece ismiyle hitap etmenin ve kendisinden bahsederken sırf ismini söylemenin ümmetlik terbiyesi ile bağdaşmayacağını ifade etmektedir. Böyle durumlarda O’nun ismi ile beraber peygamber, nebi, rasul, rasûlullah Rasulü ekrem, peygamber efendimiz, Habibullah gibi hitap etmemiz gerekir. Ahzab suresindeki ayet-i celilede ise Allah Teâlâ:
“Allah ve melekleri Peygambere çok salâvat getirirler. Ey müminler, siz de ona salâvat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin!” (Ahzab 56) buyrulmaktadır.
Bu ayet-i celilenin hükmünce Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve selleme zaman ve mahal ile tahdit edilmeksizin icmalen salat etmek farzdır. Çünkü Cenab-ı Hak, O’na salât etmemizi emretmiştir. Biz müslümanların yanında Peygamberimizin ismi söylenince “Allah’ın salât ve selamı O’nun üzerine olsun” anlamında “sallallahu aleyhi ve sellem” dememiz gerekir.
Peygamberimiz aleyhisselam buyuruyorlar ki:
“Dua eden kimse peygambere salât etmedikçe duası perdelidir (dergâh-ı icabete vâsıl olmaz.)” (Taberanî)
“Yanında ben anıldığım halde üzerime salât etmeyen kişinin burnu yere sürtülsün.” (Müslim)
“Kıyamet günü insanların bana en yakını, bana en çok salâvat okuyandır.” (Tirmizî, Salât 357)
Ömer Nasuhi Bilmen, İslam İlmihali kitabında, “Kur’an-ı azime, din ve imana, peygamberlerden herhangi birine, bir sünnet-i nebeviyyeye, bir hadis-i şerife, bir İslam mabedine hâşâ sövmek, ihanette bulunmak veya bunlardan birini hafife almak küfürdür. Bu kişinin tevbe istiğfarda bulunması iman ve nikâhını tazelemesi gerekir.” demektedir.
Aynı kitabın namazın sünnetleri bahsinde şöyle geçer: “Namazın sünnetlerini terk etmek namazı bozmaz. Şu kadar var ki kasten terk etmek, şefaatin mahrumiyetini icap ettirir. Fakat hafife alınması, bir sünnetin hak görülmemesi, hikmetten hâli, abes sayılması neuzübillah, küfürdür. Çünkü sünnet de şer’î hükümlerden biridir.”
Yine sünnet namazların yerine kaza kılınması uygun değildir. Kişi önce farz olan namazını gafletinden dolayı kılmamış bir hata işlemiş, sonra hatasını anlayarak onun kazasını kılıyor fakat bu arada bir başka hataya düşerek sünneti terk ediyor. Beş vakit namazımızı sünnetleri ile beraber kılalım. Kaza namazımızı da ihmal etmeyelim. Zamanının olmadığını söyleyenler olursa deriz ki: “ömrümüzün nice zamanları beyhude geçiyor da farkında değiliz.”
Kur’an-ı Kerimi tilavet edeceğimiz zaman euzü ve besmele-i şerife ile başlanır. Rabbimizin bu mukaddes kitabından hakkıyla istifade edebilmemiz için herhalde zat-ı ulûhiyetine sığınmamız, kendisinden yardım dilememiz lazımdır. Ayet-i celilede Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kur’an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” (Nahl 98)
Kur’an-ı Kerimi ele alırken abdestli bulunmak lazımdır. Zira Allah Teâlâ:
“Ona (Kur’an’a) ancak temiz olanlar dokunabilir.” (Vakıa 79) buyurmaktadır.
Kur’an abdestsiz tutulamaz fakat ezbere okunabilir. Cünüp olan kimse ise Kur’an’a el süremediği gibi ezberden de okuyamaz. Zamanımızda bazı kişilerin bu ayeti farklı yorumlayarak amacından saptırdığını görüyoruz ve diyoruz ki: Ayeti yorumlama yerine, kendinizi Kur’an ve sünnete göre yorumlasanız da kulluğunuzu idrak etseniz, isabetli bir iş yaparsınız.
Şunu unutmamak gerekir takvası olmayanın fetvasına itibar edilmez, onların fetvası ile de amel gerekmez.
Kur’an-ı azim, temiz yerlerde, avret mahalleri örtülü, Kur’an’ı dinleyecek vaziyette bulunanların yanında okunması gerekir. Bazen düğünlerde ve bazı meclislerde kadınların giysileri ve ortam hiç uygun olmadığı halde Kur’an tilavet edilmektedir. Böylesi uygunsuz yerlerde Kur’an okunması mekruhtur.
 
KUR’AN’IN HÜKÜMLERİNE TAZİM
Kur’an lafız ve mânâ itibariyle Kur’an’dır. Biz, Kur’an’ın hem lafzına hem de mânâsına iman eden müminleriz Elhamdülillah. Bu güzel olmakla beraber yeterli değildir. Bunu amel boyutuna taşımak gerekir.
İnandığımız Kur’an Allah’ın kelamıdır. Emir ve nehiyleri, helal ve haramları Allah celle celaluhunun hükmüdür. Hükümleri ise kıyamete kadar geçerlidir. Kur’an okuyan hafız ve ehli olanlar sonunda sadekallahül azim derler. “Yüce Rabbimizin sözüdür ve doğrudur” demektir. Pekiyi o zaman, müslümanlar, nefsinde, ailesinde, toplumda Kur’an’ın hükümlerinin ne kadarını hayatına uyguluyor.
“Habibim Allahın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana kitabı hak ile indirdik.” (Nisa 105) buyrulmaktadır.
İşte Kur’an’ın insanlar için varlığı budur. Buna rağmen bunu hiçe sayanlar için cehennem azabı pek şiddetlidir.
Allah Teâlâ Kur’an hükümlerini hiçe sayanlara da cevaben:
“Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesinlikle bilen bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?” (Maide 50) buyuruyor.
İşte Kur’an’ın hükümleri de aslî halinde muhafaza edilmelidir.
Allah’ım ümmeti Muhammedi Kur’an’a mahkûm et. Âmin.