Hizmet-5
Firavun'a rağmen Hz. Musa'ya inanan sihirbazlar, Firavunun kendilerine yönelttiği işkence ve ölüm tehditlerine karşı imanlarında sebat göstermişler ve "Yapacağını yap, sen ancak bu dünya hayatında istediğini yapabilirsin." demişler, Allah'a şöyle iltica etmişlerdi: "Rabbimiz, bize sabır ver ve bizi müslüman olarak öldür!" (el-A'raf, 126)
Kur'an-ı Kerim'in gözler önüne serdiği bu örnek, günlük hayatta değişik sebep ve zorlamalarla bunalan müslümanların imanlarında sebat etmelerini ve Allah'a iltica ile O'ndan yardım dilemelerini hatırlatmaktadır. Kaliteli insan, yaşantısında yılgınlığa, bıkkınlığa ve atalete asla yer vermemelidir. İslam’a gönül veren bir mümin bu yolda bir adım daha ileri gitmek ve O’nun kutlu davasını bir adım daha ileri götürmek gayreti ve çabası içinde olmalıdır.
Hz. Peygamberin en sık yaptığı dua müslüman kalmakla ilgilidir.
Ümmü Seleme validemizin bildirdiğine göre Hz. Peygamber sık sık şu duayı yapardı:
"Ey kalpleri halden hale (renkten renge, şekilden şekile, imandan küfre, küfürden imana) çeviren Allah’ım, benim kalbimi dinin üzere sabit kıl!" (Tirmizî, Kader 7; İbn Mâce, Mukaddime 13)
Hz. Peygamberin yaptığı bu dua, fevkalade güçlükler içindeki müslümanın dilinden hiç düşürmemesi gerekli bir yakarıştır.
Ya Rab bizi de dinin üzere kalplerini sabit kıldıklarından eyle… Âmin…
İnanç, ibadet ve diğer davranışlarımızın Allah Teâlâ nezdindeki değerlendirilmesinde yegâne ölçü ihlâstır. İhlâssız yapılan amelin Allah katında hiçbir değeri yoktur. Zira ihlâs ibadetin hem ruhu ve hem de özüdür. İhlâstan uzak ibadet, cansız ceset ve kuru ağaç gibidir. Nitekim Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de mutlaka ihlâsla kendisine ibadet etmemizi emretmektedir. Peygamber Efendimiz de konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz Allah Teâlâ, sadece kendisi için ve ancak kendisinin rızası gözetilerek yapılan amellerden başkasını kabul etmez" (Nesai, Cihat)
Müslüman olarak, hiçbir zaman şu gerçeği hatırdan çıkarmamalıyız: Bizim bütün davranışlarımız, sözlerimiz ve kalbimizden geçen bütün düşüncelerimiz, Cenab-ı Hakk’ın bilgisi dâhilindedir. Bu sebeple bütün davranışlarımızda, insanların değişik tepkilerini düşünmeden önce, Allah Teâlâ'nın değerlendirmesini hesaba katmalıyız. Falanın şöyle demesi, filanın böyle demesi hiç önemli değildir. Önemli olan Rabbimin rızasını nasıl kazanırım çabasıdır.
Allah'ın rızasını kazanma niyetiyle, müslümanın yaptığı her meşru iş, bir ibadet gibi kendisine sevap kazandırır. Bu bakımdan müslüman; ilim tahsilinde, iş hayatında, meslekî çalışmalarında, ailevî ve içtimaî münasebetlerinde daima niyetini düzgün tutmalı ve sadece Allah'ın rızasını gözeterek hareket etmelidir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
"Allah, sizin kalıbınıza ve suretinize değil, kalbinize bakar." buyuruyor. (Müslim, Birr 33)
Hizmet herkese, her şeye yapılmalıdır. Sadece insanla sınırlı değildir. İslam’a hizmet; onu yüceltmek için çalışmak, bir hayat nizamı haline getirme gayretinde olmak. Kur’an’a hizmet; onu yaşamak ve başkalarına yaşamaları için öğretmek. Vatana ve millete hizmet gibi hizmet sahasını daha da genişletebiliriz, yeter ki biz hizmet insanı olalım. Çünkü herkesin buna ihtiyacı vardır. İnsanın mükemmelleşmesi, olgunlaşması ve azgın nefsinin arzularını kırması, tevazu sahibi ve hizmet insanı olmasına bağlıdır. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem:
“Bir kavmin efendisi, onlara hizmetkâr olanlardır.” buyurmuşlardır. Her alanda hizmet eden insanlar toplum tarafından baş tacı edilmişler, sevilip sayılmışlardır. Hizmetin azı çoğu olmaz. Yeter ki ihlâslı, samimi bir hizmet ehli olalım…
Hizmet, bir taraftan başkalarına faydalı olmaya vesile olurken, diğer taraftan da gayret ve ihlâsları nisbetinde hizmet edenlerin feyz alıp yükselmelerini sağlar. Böylece belki de kendilerine isabet eden faide, hizmetlerinde bulundukları kişilerden daha ziyadedir.
Ebu Abdullah Rugandi buyuruyor:
“Sakın sana verilen herhangi bir hizmeti küçük görme! Çünkü hizmet hizmettir ve sana ehemmiyetsiz görünen bir hizmet –çeşitli sebeplerle- Allah katında çok ehemmiyetli olabilir. Allah’ın rızasının hangi hizmette bulunduğu bizim için bir meçhuldür! Onun için muradına, yani Allah’ın rızasına ulaşıncaya kadar her türlü hizmete devam et. Bu arada nail olduğun nimetler ve mazhariyetler de, sadece şükür ve hizmetini artırsın.”
Tarihe şan veren ve adları bugün şerefle anılan Osmanlı padişahları, padişah da olsalar kendilerini devamlı olarak bir hizmetkâr olarak addetmişlerdir. Bunlardan Yavuz Sultan Selim Han’ın, mübarek beldeler, devletine emanet edilip de hutbede kendisi hakkında:
-“Hakimü’l-Harameyni’ş-Şerifeyn (Mekke ve Medine’nin hâkimi)” denilince yaşlı gözlerle imama itiraz edip:
—Bilakis Hadimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn (Mekke ve Medine’nin hizmetçisi)” diye düzeltmesi de hep ulvî bir hizmet anlayışının ve kulluktaki asıl gayeyi idrakin bir tezahürüdür.
İşte bu dünya görüşüne sahip olan insanlar, Allah davasını bir adım ileri götürebilmek için ellerinden gelen tüm gayretlerini göstererek tarihe altın harflerle geçmişlerdir. Bu düşüncede olan hizmet insanları, tertemiz, çürümemiş bir toplum hayatı yaşamışlardır. Asırlardır adları hoş bir seda bıraktığı gibi eserleri de manevî hatıralarını daha bugün yaşamış gibi gönlümüzde canlı tutmaktadır. Onlar yatırımlarını insana yapmışlar ve unutulmaz olmuşlardır. Onlar kaliteli insan nasıl olur sorusunun canlı şahitliğini yapmışlardır. Onlar İlayı-Kelimetullahı bir adım daha ileriye götürmenin gayreti ve çabası içinde olmuşlardır. Onların her biri Allah davası uğruna memleketlerinden binlerce kilometre uzaklarda şehit olmuşlardır. Hiçbiri geçici dünyanın zevk ve neşvesine kanmamış, İslam davasının bekası için candan mücadele etmişlerdir. Bulundukları makama kendilerini kaptırmamışlardır. Hizmet insanı ilk evvel kendisi hizmetin ehemmiyetini anlayacak, kavrayacak ki başkalarına daha fazla yararlı olsun. Her şeyden önce hizmetin kendisi için Rabbi tarafından büyük bir ganimet ve lütuf olduğunu düşünmeli ve bunu kendisine şiar edinmelidir.
Allah dostlarından, seksen üç senelik ömrünün hemen hemen 65-70 yılını insanlara hizmetle geçirmiş Musa Efendi -rahmetullahi aleyh- hizmetin ve hizmet ehlinin nasıl olması gerektiği noktasında:
“Mü’min, ibadet ve hayrın büyüğüne küçüğüne bakmayıp, fırsat düştükçe ihlas ile hepsini yapmaya gayret etmelidir. Çün kü büyük hizmet yapan pek çok kimseler, bazı küçük görünen hizmetleri ihmal e-derler. Hâlbuki Allah Teala’nın rızası nerededir, hangisindedir bilinmez.” diyor ve devam ediyor: “Şunu idrak etmelidir ki, hizmet etme fırsatı herkese nasip olmaz. Çok kimseler vardır ki, her hususta hizmet kabiliyetleri olduğu halde, zaman ve mekân müsait olmadığından hizmet etmekten nasipleri yoktur. Hizmet edenler, hizmeti bir nimet bilip tevazularını artırmalı ve hatta bu nimete vesile oldukları için hizmet edilenlere teşekkür edası içinde bulunmalıdırlar.”
Hizmetlerin en güzeli, Allah yolunda yürüyenlere hizmet etmektir. Çünkü böyle bir hizmet, Allah’ın yine kulları için hazırladığı nimetlere erişmek için yapılır. Allah’a yönelenleri rahata kavuşturmak, gönüllerini geçim derdinden kurtarmak için gerçekleştirilir. Bu ise hizmetlerin en yücesidir.
Hizmette bize emanet olarak verilen canların ve malların korunması, imtihân vesilesi olan mal ve evlâdın Hakk rızâsına uygun kullanılması esprisi vardır. İnsan önce âile çevresine karşı -ki insanın sorumluluğuna verilen bir alandır (Tahrim 6)- sonra toplum ve topyekûn devlet ve millet ile insanlık için hizmet sorumluluğu taşımaktadır. İşte bu üç alanda yâni âilede, toplumda ve devlette hizmet sorumluluğu vicdanlarda başlamakta, oradan dalga dalga âile ve topluma doğru yayılmaktadır.
Bugün bizim önce vicdanlarımızda kaybettiğimiz hizmet bilinci, aile ve toplumda büsbütün kayboldu. Kaybettiğimiz bu değerlere yeniden sâhip olmak için topyekun bir eğitim seferberliğine soyunmalıyız. Kokuşan toplum katmanları, fertlerden başlayan ve oradan topluma ve devlete uzayıp giden bir “temiz insan, temiz toplum” anlayışı ile yeniden inşâ edilebilecektir. Himmetimiz hizmet, hizmetimiz iyi niyet zeminine oturmadıkça buna ermemiz çok zor görünüyor.
















