Özgürlüğe Çağrı

Yazar: 
İdris Arpat
Köşe: 
Gönlümüzden Gönlünüze

Hepimiz beklediğimiz ve bizzat seçmediğimiz bir zamanda, bilmediğimiz bir dünyada ne aradığımızı, buraya niçin geldiğimizi ve geliş ile gidişimiz arasındaki zamanı nasıl değerlendirebileceğimizi uzun uzun düşünmemiz gerekir. Fakat bunları düşünecek çağa gelinceye kadar gündemimize çok daha başka şeyler yerleştiği için, böyle konularla meşgul olma fırsatı hemen hemen hiç elimize geçmedi.Yahut geçtiyse de biz bunu fark etmedik. Aklımız ermeye başladığında, biz kendimizi çoktan bir yarış içinde bulduk. Bu yarış, sınavlardan iş hayatına, aileden çarşı ve pazara kadar hayatın her alanını kaplayan pek çok koşuşturmadan meydana gelen bir tüketim yarışıydı. Biz bu yarışa girmeden önce teknolojinin bize pek çok refah aracı kazandıracağını umuyorduk. Özellikle son birkaç 10 yıl içinde teknoloji bu beklediklerimizin daha da fazlasını bize bağışladı. Ama biz teknolojiden, bu refah araçlarıyla birlikte bizi huzur ve mutluluğa kavuşturmasını bekliyorduk. İşte burada teknoloji ve Batı uygarlığı bizi hayal kırıklığına uğrattı. Beklediğimizi bize vermediği gibi, elimizde olanların birçoğunu da aldı. Erişmeyi umduğumuz mutluluk çok uzaklarda bir hayal olarak kaldı. Huzurumuzla birlikte insanî değer ve duygularımızdan birçoğu bizi terk etti. Derken yavaş yavaş yakınlarımızdan, başka insanlardan, doğadan, çevreden ve hayattan uzaklaştık.
 

 
Dünya kaynaklarını alabildiğine bir sorumsuzluk içinde tüketen ve bu konuda gezegenimizin tahammül sınırlarını çoktandır zorlayan Batı uygarlığı, kendi insanının kucağını birçok oyuncakla doldurduysa da ona mutluluğu tattıramadı. Dünyanın geri kalan kısmı ise bu uygarlıktan o kadarlık bir pay da alamadı. Onlar bir mutluluk payı yerine silahlardan, bombalardan, füzelerden nasiplendiler.
Yeryüzünde batı uygarlığının sözü geçmeye başlayalı beri hiçbir zaman savaş eksik olmadı. Bu savaşın galipleri de hiçbir zaman savaşan taraflardan çıkmadı. Daima savaştıranlar kazandı bu savaşları. Yiyecek ekmeği, içecek suyu olmayanlara silah sattı Batı, ölüm kustu, ülkelerini yerle bir etti. Sattığı silahın, kustuğu ölümlerin parasıyla doymadı, yıktığı ülkeleri yeniden yapmak için tekrar ülkeleri soydu, yine doymak bilmedi.
“Batı medeniyeti tüketimi bir din haline getirdi.” İnsanların kafasının karışık kalması “tüketim dini”nin buyruklarını sorgulanmadan yerine getirilmesi için hayatî önem taşıyordu. Bu yeni dinin iki kutsal buyruğu vardı; biri insanlara, diğeri ekonomiye. “Tüketeceksin” dedi insanlara. İnsanlar işittiler ve itaat ettiler. Bunun için yeni din onları önce durumlarından hoşnutsuz hâle getirdi, sonra önlerine yeni hedefler koydu. El yapımı ürünlerle yetinmemeliydi insanlar, fabrikalardan üretilmiş, ambalajlanmış, reklâmı yapılmış mallara yönelmeliydi. Sahip olduklarına kanaat etmemeliydi kimse, yeni ihtiyaçlar edinmeli ve bunların tatminine yönelmemeliydi.
“İnsan fıtratının bir gerçeği vardı ortada” o da, taleplerin hemen hemen tatmin edilemez olduğu ve tatmin edilmiş bir talebin başka bir isteğe yol açtığıdır. Sonuç olarak önümüzde ekonomik yönden sınırsız bir alan bulunuyor; yeni talepler var ve bu talepler karşılanır karşılanmaz sonsuz bir şekilde daha da yeni taleplere yol açacaktır.
Yeni din ekonomiye de, “büyüyeceksin” buyurdu ve ekonomi büyümeyle başladı. Engel tanımadan, durmak bilmeden büyüdü.
Bu yeni dine göre hem ekonomi, hem de insanlar “yeter” demeyecekti.
Çoğu zaman bizi huzursuz kılan nedenlere uğraşır ve bu nedenleri ortadan kaldırdığımız zaman mutluluğa erişeceğimizi sanırız. Oysa mutlu, huzurlu ve tatmin edici bir hayat sorunların olmadığı bir hayat değildir; bu ancak niçin yaşadığını bilen ve hayatını bu amaca uygun şekilde yönlendirebilen kimselerin eline geçebilecek bir talih kuşudur.
Daha işin başında iken çıtayı kimsenin erişemeyeceği bir yüksekliğe yerleştirdiğimizi düşünebiliriz. Hem niçin yaşadığımızı bilmek, hem de hayatını bu amaca göre yönlendirebilmek dünyada pek az kimsenin başarabileceği işler olarak görülür. Toplumun manzarası da bu düşünceyi haklı çıkaracak şekildedir. Eğer bu dünyada ne yapmanız gerektiğini biliyorsanız yüzde 5, hayatınızı bu amaca uygun şekilde yönlendirebiliyorsanız %2’lik bir kesimin içindesiniz demektir. Her iki işi birden başarmak insanların yüzde 98’inin gücünü aşan bir iş olarak ötelerde, çok uzaklarda duruyor ve bizim ona yaklaşmamıza izin veriyor.
Arayış insanın kaderidir. En önemli sonucu ise hayat amacının keşfedilmesidir. O keşfedildikten sonra geri kalan taşların yerine oturması fazla zaman almaz.
Bir gün nasıl olsa elde kalan son hayat parçasını da harcamış olacağız. Bütün mesele o an gelip çattığında, geriye baktığımız zaman hayatımızı harcama tarzımızdan hoşnut kalıp kalmayacağımızda düğümleniyor.
Hayatı manevî zenginlikleriyle yaşamasını öğrenen bir insan için üzerine doğan her yeni gün, sürüp giden anlamlı bir maceranın yeni ve meraklı bir bölümü demektir. O günün bize getireceği güzellikler bir yandan tatlı bir heyecan halinde ruhumuzu sararken, diğer yandan da o gün için belirlediğimiz amaca ulaşmak için atılacak adımları bekleriz.
Sonuç olarak hayatımızın her gününde ve günümüzün her anında, belirsizliklerden uzak, rotamızdan emin, üzerimize düşeni yapmış olmanın tatmin duygusu içinde, hayatın bize sunduğu zenginlikleri fark edecek, keşfedecek, yaşayacak ve yaşamaya değer bir hayat biçimi yakalamış olacağız.
“Bilinçli bir hayat’ın ilk iki temel şartını tesbit etmiş bulunuyoruz:
Birincisi: Bir hayat amacına sahip olmak.
İkincisi: Yapılan her türlü harcamanın hayatımızdan yapılan bir harcama olduğunu dikkate alarak, bu harcamaları hayat amacımızın doğrultusunda düzenlemek.
Tüketim uygarlığı insanı sürekli olarak almaya, yutmaya, öğütmeye, tüketmeye teşvik eder ve bunları bir hayat amacı olarak önümüze sürer.
Aslında insanın manevî yapısı almaya değil, vermeye göre düzenlenmiştir.
“Bu dünyada bir alanlar, bir verenler vardır. Alanlar belki daha çok yiyebilirler, fakat verenler daha rahat uyurlar.”
“Sus, dinle, yavaşla, yaşa”
“Sade hayat bilinçli yaşamanın bir unvanıdır. Bu, hayatın farkına varmak, yaşadığını anlamak, hayatın bize sunduklarından haberdar olmak ve bu bilinci sürekli bir şekilde koruyabilmek demektir.”
Yaşadığımız hayatın, bir parçası olduğumuz dünyanın bize seslenişini işitmek, gönderdiği mesajları çözmek ve her an sergilemekte olduğu güzellikleri fark edebilmek için her şeyden önce parazitleri ayıklamak ve gürültüyü bastırmak zorundayız.
Hayattan neleri kaçırdığımızı ve kendi elimizle kendimizi ne tür mahrumiyetler içine attığımızı birkaç misalle açıklayalım:
Bir araba veya bir eve sahip olmamak bir mahrumiyet ise bahar mevsimini sarıçiçekler, papatyalar, gelinciklerle, sırasıyla çiçek açıp yeşillenen ağaçlarla karşılayamamak bir mahrumiyet değil midir?
Gece semasını her akşam beyaz, sarı, kızıl, mavi, yeşil renkli yıldızlarla ışıl ışıl dolduran bir muhteşem güzellikten uzak kalmak bir mahrumiyet değil midir?
Güneşin doğuşunu ve batışını seyredememek yahut imkânı olduğu halde böyle bir şeyi akıl edememek mahrumiyet değil midir?
Kuşların her gün gündoğumundan ve günbatımından önce ücretsiz olarak bize sundukları cıvıl cıvıl konseri işitmemek, işitsek de dinlememek (dinlesek de bir tat almamak) mahrumiyet değil midir?
Bazıları bu saydıklarıma gülüp geçecektir. Nihayet bütün bunlar herkesin her an elinin altında bulunan ve istediği zaman ücret ödemeksizin erişebileceği şeylerdir. Tüketim uygarlığının bize kazandırdığı bakış açısından ise, ücret ödenmeyen ve bizi başkasından farklı kılmayan şeyler niyet sayılmaz. Maalesef çok güzel bir prensipten haberimiz bile yok:
“Hayatı bütün boyutlarıyla yaşamak.”
Nefsinin ihtiraslarından kurtulmayı başaran bir insan, çok geçmeden, kendisini en yakın çevresinden başlayarak dünyanın en ücra köşelerine kadar uzanan bir alan içinde ilgi ve sorumluluklarla karşı karşıya buluyor. Böyle bir bilinç belki de insanın doğasında var olan bir şey; onun önündeki çıkarcılık, hırs, bencillik gibi engeller kalktığı zaman, bu varlık hemen etkisini hissettirmeye başlıyor.
Ve insan, sade hayata adımını atar atmaz şefkat ve muhabbet hisleriyle yeniden tanışıyor ve kendini dünya kadar bir ailenin ortasında buluyor.
Modern insan hayat konusunda gerçekten cahil bırakılmıştır; ne yerdeki çiçeği, ne gökteki yıldızı tanır. Oysa hayat tam cepheden karşılanmaya değecek kadar değerlidir, güzeldir ve güzelliğinin en çarpıcı cilveleri de onun belirsizliğinde saklıdır.
Modern insan tüketim çılgınlığında aradığını bulamayacağını eninde sonunda mutlaka anlayacaktır. Umarız fazla geç kalmaz.
 
Not: Yukarıdaki tespitler Ümit Şimşek Hoca’nın “Özgürlüğe ve Zenginliğe Açılan Kapı SADE HAYAT” isimli eserinden alınmıştır. Kendimizden kısa bir-iki parantez arasından başka bir şey katmış değiliz.
Bu kıymetli kitap, günümüz insanının modern hayatın etkisiyle yarı sarhoş hale geldiğini, hayatın bin bir nimet ve güzelliğinin farkına varamadığını, yaratılış gayesini, var oluşunun manasını kaybettiğini, bunalımdan bunalıma sürüklendiğini söylüyor.
Kitabın ilk yarısı derdi teşhis, ikinci yarısı tedavi mahiyetindedir.
Biz burada bir tencere yemekten bir tadımlık ikramda bulunmuş oluyoruz.
Kitabın tamamı okunduğunda, irtibatlar kurulup konu bütünlüğü kavrandığında ne güzel bir eserle karşı karşıya olduğumuz anlaşılacaktır.
Ümit Şimşek Hocamıza uzun ve bereketli ömürler dileriz. Cenab-ı Hak, kıymetli eserlerine daha güzellerini eklemeyi nasip etsin.