Değerler Ve Tenakuzlar
Yapısı gereği insan iyi ya da kötüyü tercih etme hakkına sahiptir. Tercihini etkileyen, tercihini tercih yapan ise, elde ettiği değerler silsilesidir. Kendisine ulaşmış değerler onun yol haritası gibidir. Aracı ile uzun bir yolculuğa çıkan kişinin en önemli yardımcısı, nasıl trafik işaretleri ise; hayat yolculuğuna devam edecek insanoğlunun rehberi de kendisine sunulan kutsallardır.
Tehlike ikazları, sollama yasağını ifade eden şekiller, hız limitlerini gösteren rakamlar, “dur” levhaları, yolculuk anında aracın şoförünü rahatlatır. Kendisine ibadet edilecek, baş tacı edilip örnek alınacak, sevilecek, uygulanacak, çiğnenmeyecek, şiar edinilecek vb. değerler de, hayat boyu insanlığın özüne uygun bir hayat yaşamasına rehberlik edecek en önemli yol göstericilerdir. Bu değerler sayesinde kul olarak insan, trafik levhalarından istifade eden şoför gibi hayat yolculuğunu rahat bir şekilde tamamlayarak ahirete irtihal edecektir.
Değerleri öğrenmek, onları bilip, çevreye aktarmaya gayret etmek, yeni nesilleri değerlerle bütünleştirmeye çaba sarf etmek, elbette ki salih amellerin başında gelir. Ancak tek başına bir şeyi bilmek, bilinenden istifadeyi sağlamayabilir. Bizlere ilâhî kanallardan intikal etmiş değerleri uygulama sahasına koymadıkça hayata yansımasını göremeyiz. Doktorun yazdığı reçeteyi salon duvarına çerçeveletip asarak, sadece onu seyretmek ne kadar abes ise; inandığımız, inanmakla onur duyduğumuz, Kitap ve Sünnetten gün yüzüne çıkmış, yüz yıllardır birer “Değer” olarak algılanmış ilkeleri, prensipleri kafamızda, hatta gönlümüzün en müstesna köşelerinde tutmak da o derece abestir. Doğru olan, bu değerlerin gönlümüzde iyi bir yer edindikten sonra, hayatın her kademesinde yerini alması ve insanlığa yansımasıdır. Tabii ki karanlıkta göz kırpmak hiçbir şey ifade etmez.
Bugün, ellerinde en tesirli reçeteleri bulunduran bizlerin, (bedenî ibadetleri saymaz isek) muamelat dediğimiz, içtimaî olaylarda değerlere uyarken ve uygularken birçok tenakuzla karşı karşıya kaldığımız gerçeğini inkâr edemeyiz.
Bu durum aslında bir boşluk bulma ameliyesidir, aslında anayasa delmeye benzer. Bu durum çoğunlukla toplum baskısının olmadığı yerlerde ortaya çıkmaktadır.
Kendini diğer insanlardan müstağni saymak, zaman zaman değerlerden sıyrılmaya sebep olmaktadır. Okumuş, yakınlarının muttali olamadığı ilimlere birazcık vasıl olmuş kimi şahsiyetler, kendilerini farklı gösterebilmek uğruna mütevazılık yerine mürailik ve kibri tercih edebilmektedirler.
Ortamına göre hakikatlere uymak diye bir doğru olabilir mi! Kırmızı ışıkta durmak bir trafik kuralı doğrusu ise, bu her zaman doğrudur. Bunu sadece trafik görevlisinin yanında uygulayıp, diğer zamanlar terk etmek bu kuralın doğruluğunu hafife almaktır. Menfaat ya da zarara göre değer belirlenmez. Böyle bir durum değerin menşeini şüpheye düşürür. Bu şekildeki uygulamalar değerleri değer olmaktan çıkartıp, malayaniye dönüştürür.
Bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olabilecek emir ve yasaklar, kişiye, ortama, zamana, zemine göre değişmemelidir. (Tabii ki, değerlerin kaynağının istisna kıldığı durumlar, tanıdığı uygulama kolaylıkları ve teferruat konularının vaziyetlerini istisna tutmak zorundayız.) Kişi emir ve yasakları kafasına göre yorumlayıp, uygulamaya koyma hakkına sahip değildir. Emir ve nehiylere uymak zorunda olan müminlerin, ortam insanı olma lüksü yoktur. Temizliğin imandan olduğunu çocuklarına söyleyen, evine gelecek misafirlerin dikkatlerini de dikkate alarak, kendi evinin tuvaletinin temizliğinde kılı kırk yaran bir mümin babanın, umumi tuvaletlerde bu hassasiyeti göstermemesi, onun değerleri anlama ve uygulama konusundaki tenakuzuna örnektir. Oysa bu mümin nerede olursa olsun temizliğin imandan olduğu gerçeğini değer edinmeli idi. Maalesef bu örneği andıran birçok uygulama ile karşı karşıya kaldığımızı bilmemiz gerekiyor.
Nefsî istekler, kişisel hırslar, tükenmeyen arzular, kutsal değerlerin en önemli düşmanlarıdır. Çünkü hiçbir ilâhî tasarıda nefsî isteklerden oluşmuş değere rastlanamaz. Âdem’den üstün olma arzusu, şeytanı isyana sevk etmişti. Reşid olmasından itibaren ömrünün sonuna kadar kulların, bedenî istek ve arzuları da değerlere tâbi olmadıkça Rabbe isyan potansiyeli taşırlar. Haram ve helal değerleri bu potansiyelin kullanılmasını engellemek için vardır. İnsan, ölçü tanımazlık hastalığı ile malul olduğunu unutur ve değerleri çiğner. Buna rağmen değerlerle iç içe yaşadığını zanneder, sırat-ı müstakimden sapma ihtimalini bir nebze bile aklına getirmez. Bu durum da ayrı bir tenakuzdur.
Kişisel ibadetleri yerine getirme ve genel değerlere uymada keyfîlik olur mu? Teoride olmaz. Ancak uygulamalara baktığımızda maalesef diyoruz. Nasreddin Hocanın pespaye halini beğenmeyip, düzgün haline itibar edenler, keyfîliğin bir uygulamasını bize sunmuşlardır. Onlar göz keyfine itibar ederek bunu yapmışlardı. Günümüzde daha hangi zevkler ve keyiflerin hükümran olduğunu ve böylece aklımıza bu konuda ne kadar çok örnek geleceğini söylemeye gerek yoktur. Değerlerine sıkı sıkıya sarılmış bir kişi, şekillerin ve malların önemsiz, kişiliklerin ve amellerin daha önde olması gerektiğini en önce bilmelidir.
Hakikatler heva ve hevesimize uymasa da kabullenilmek zorundadır. Aslolan heva ve hevesimiz değil, kaynağına iman ettiğimiz hakikatlerdir. Hakikatlerin hikmet ve sonuçları ancak uygulandıklarında ortaya çıkar.
Karşımızdaki kişi bizi yanlışa zorlayabilir. Kişiye göre davranmak, ona göre doğruyu söyleyip söylememek, onu fizikî özelliklerine göre övmek ya da yargılamak veya tahkir etmek de, değerleri uygularken yuvarlandığımız tenakuzlardandır. Popüler kültürün harman olduğu günümüzde, insanların fizikî ve maddî özelliklerine göre sınıflama yapmamak elbette zor olacaktır. Hatta böyle yapmayanlar neredeyse kınanır hâle gelmiştir. Başkalarının eksiklikleri ile tatmininin revaçta olduğu bir dönemde maalesef bu böyledir.
Yaşadığımız günlerde göze çarpan en önemli kişilik problemleri, daha ziyade sosyal hayatta İslâm ahlakının uygulanamamasından ortaya çıkmaktadır. Nafile namazlarını hiç aksatmayan kişiler duyuyoruz, ama cömertliği ile meşhur olmuş numune şahsiyetler artık pek duyulmuyor. Çöpçü ile bürokrata aynı zaviyeden bakabilen âlim tipleri yok oluyor. Ağzından âyet ve hadisler düşmediği halde, dostunu görür görmez önce onun ayıplarını ya da eksiklerini vurgulamaktan zevk alan tipler çoğalıyor. Arkadaşıyla karşılaştığında mütemadiyen arkadaşının hal hatır sormasına rağmen; bir defa da olsa arkadaşının halini, ahvalini sormaktan imtina eden bencil tebliğciler türüyor. Peki neden? Azatlı kölesinden ordu komutanları çıkartabilen bir değerler hazinesinin değerleri bizlere yetmiyor mu? Yahudi komşusunu bile kendine meftun eden Efendimizden bize geçen değerler artık hükmünü mü yitirdi?
Hâşâ!
Biz kendimize bakalım!
