Huzur Medeniyeti

Yazar: 
Yrd. Doç. Dr. İlhami NALÇACIOĞLU
Köşe: 
Kapak

Öncelikle bazı kavramlara yüklenilen anlamlara açıklık getirmemiz gerekir. Kültür, teknik ve medeniyet kelimelerine yüklenilen kavramsal anlamlar birbiriyle ilişkili olmasına rağmen, en çok karıştırılan kelimelerdir. Çeşitli dönem ve devirlerde son dere farklı anlamlar yüklendiği görülmektedir. Biz bu yazımızda bu kelimelere atfedilen farklı anlamları tartışma konusu yapmayacağız. Kültür; toplum yelpazesinde yer alan başta din olmak üzere aile, örf-adet, değer yargıları, hazları, elemleri ve acıları… v.b, insanın manevi yanını içine aldığı gibi, yine bu yanlarıyla da ilişkili olan üretim, tüketim, giyim-kuşam tarzları gibi maddi yanlarını da içerisine alır. Bu belirlemeyle beraber kültür, hem medeniyete hem de teknolojiye kaynaklık yapar. Medeniyet kavramına yanlış değerlendirmeler izafe edilmiştir. Örneğin: teknolojik ürünleri kullananlar medenî olarak değerlendirilmiştir. Yani buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi.. gibi aletleri kullananlara medeni olarak bakılmıştır. Bu aletler, insan hayatını kolaylaştıran, rahatlatan alet ve ekipmanlardır. Kültürün istenmeyen meyvesi olarak da adlandırılır. Medeniyet kavramının kendisi olarak ele alınamaz. Kültüre ilişkin olarak gelişirler, vücut bulurlar, milletlerden milletlere göre aynı işlevi görmesine rağmen kültür farklılıklarına göre ayrıcalık gösterirler. Örneğin: amerikan otomobiliyle Japonya’nın ürettiği otomobiller aynı işlevi görmesine ve amaca yönelik olmasına karşın birbirinden ayrı görünüşe sahiptir. Bu, iki milletin farklı kültürlere sahip olmasındandır. Başka bir deyişle teknolojinin ülkelere göre; aynı fonksiyonlara sahip alet ve ekipmanlara nitelik kazandırması kültürdür. Kısaca kültürel farklılıklar Alman teknolojisinde, Japon teknolojisinde… Bahsetmeyi gerekli kılar. Bu nedenle kültür teknolojinin şekillenmesinde önemli etmenlerden biridir.

Medeniyetler arasındaki ilişkiler de kültür ve teknoloji arasındaki ilişki gibidir. Medeniyetlerin oluşmasında, bir toplum içerisinde yer alan kültürel etmenler dediğimiz, örf-adet, yaşam tarzları, alışkanlıklar, görgü kuralları, bireyler arasındaki ilişkileri sağlayan içerikler, ahlak ve bilhassa dinin önemli bir yeri vardır. Huzur ve medeniyet kavramının değerlendirmesini kültürel yelpazenin unsurlarından ahlak ve din açısından ele alacağız. Medeniyet dendiğinde yükleyeceğimiz anlam bu medeniyete ait hak, adalet, eşitlik, hürriyet, insana verilen değer ile; aile, hukuk, eğitim gibi kurumlardır. Medeniyet iç dinamiğini kültürün yukarda saymaya çalıştığımız etkileyici, yönlendirici, motive edici yanlarından alır. Bunlardan şekillenir. Medeniyetin inşasında çok önemli fonksiyonlar icra eder.
Kültür, teknoloji ve medeniyet arasındaki bulunması gerekenden de söz etmek gerekir. Teknolojik aletleri kullananlar hak, adalet, eşitlik, hürriyet ve insana verilmesi gereken değerden yoksun ise medeni sayılamaz. Aya çıkabilir. Marsa uydu gönderebilir. Ülkelerde yüzlerce insanların katledilmesini önleyeceğim derken, kendisi binlerce insanın ölümüne ulaştığı teknolojiyi kullanıyorsa, bunun medeniyet veya medenîlikle hiç alakası yoktur. Attığı misket bombaları ile çoluk-çocuk, kadın-kız, ihtiyar demeden ölümlerine sebep olmak... Bu, kelimenin tam anlamıyla vahşettir. Attığı atom bombası ile bir şehri topyekun imha ediyor, yıllar süren etkileriyle insanı ve insanlığı, telafisi mümkün olmayan etkilerde bırakıyorsa, bu insanın insana yaptığı en büyük kötülüktür.
Bu sebeple medeniyetin oluşmasına amil olan iç dinamiğin üzerinde durmak gerekir. Kültürün de içerisinde yer alan ve medeniyetin oluşmasında etkin olan bu güne kadar tespit edilmiş üç temel görüş vardır. Bir bakıma bunlar medeniyeti kuran iradedir. Ona şekil verir, renk katar, içini doldurur.
Huzur medeniyetinin temelinde insanı aramak gerekir. Zira insanın zübde-i âlem, eşref-i mahlûkat ve kubbe-i kâinat olması medeniyet kavramının tam ortasında yer almasını gerekli kılar. Ancak insana yaklaşım konusunda bu güne kadar gözlemlediğimiz ve tarihi süreç içerisinde yer alan üç yaklaşım biçimi vardır. Bu görüşlerden birincisi insanı tabiat ve toplumun eseri olarak ele alan görüştür. İkincisi, insanı iktisadi sistemin eseri olarak ele alan yaklaşımdır. Üçüncüsü, insanı Hâkim-i Mutlak bir yaratıcının eseri olarak ele alan tabiatla, toplumla ve ekonomik hayatla ilişkilerini bu açıdan düzenlemesinin gerekliliğini kabul eden görüş. Her görüşün de temelinde insan yer almasına rağmen, her birinde insana yaklaşım açısından ve ona yüklenen misyon açısından farklar vardır. Medeniyetleri birbirinden farklı kılar. Geniş bir izahı gerektiren bu tespiti dağıtmadan basitçe açıklamaya çalışalım.
İnsanı medeniyet anlayışının temeline yerleştiren ancak ona toplumun ve tabiatın eseri nazarıyla bakan görüş, tabiî ki, insanın tabiattan ve toplumdan azami derecede faydalanmasını gerekli kılar. Bu anlayışa göre ideal insan, tabiattan ve toplumdan yararlanmasını bilendir. Fayda temeline dayalı bir medeniyet anlayışı kurmayı gerektirir. Medeniyetlerin temelini oluşturan hak, adalet, eşitlik ve hürriyet bireye tabiat ve toplum açısından yarar sağlar. Bireye hak açısından yarar sağlayan bir medeniyet, adalet açısından yarar sağlayan bir medeniyet, eşitlik açısından yarar sağlayan bir medeniyet olarak öne çıkarılabilir. Temelde haklı gibi gözüken bu anlayış, bu görünümde duramaz. Zira insanlar arasında yaratılıştan farklılıklar vardır. Milletler coğrafi konumları itibariyle gelirleri ve kaynakları açısından farklıdırlar. Hayat felsefelerini ve medeniyetlerini bu yarar üzerine kuran devletler, eğitim kurumlarını, hakkı, eşitliği ve hürriyeti sağlayacak kurumları bireylerin ve kendilerinin yararlarına ve çıkarlarına dayalı olarak ele alır. Örneğin Birleşmiş Milletleri kurar, ama önde gelen devletlerle birlikte kendi yararına ve çıkarına çalışacak tarzda işletir. İnsanı, doğadan ve toplumdan yararlanmasını bilen, ait olduğu devletler de dünya coğrafyasında yer alan kaynaklardan ve insanlardan çıkar sağlamasını bilen devletler haline gelirler. Nitekim dünya coğrafyası 15. asrın hemen sonrasında paylaşıldı. Afrika’da sömürgeleştirilmedik bir yer kalmadı. İngiltere gibi devletler ta uzak doğuya, Hindistan’a ve Pakistan’a uzandı. Bugün pragmatist (faydacı- çıkarcı) anlayışın alemdarlığını yapan Amerika kıtasına kadar uzandı. Yerli medeniyetler ve toplumlar alabildiğine ezildi, yok edildi. Afrika’dan getirdikleri zencileri, kendi hizmetlerinde, tarlalarında ve hayvan yetiştiriciliğinde kullandılar. Bugün ise Irak’ta, Afganistan’da başka bir kılıkla demokrasi hamiliğine büründü.
Bunun bir başka görüntü biçimi de 1940’larda Amerikanın hamiliğinde kurulan İsrail’de görülür. Kendilerini dünya insanlarının efendisi kabul eden Yahudiler, kendi ırkı ve milleti adına hiçbir şeyi yapmaktan kaçınmazlar. Kendi insanları ile diğer insanlar arasına duvarlar inşâ ettiler, attıkları misket bombaları ile kadın-kız, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar demeden yüzlerce insanın kanının akmasına neden oldular. Bunu destekleyen bir batı medeniyeti, dayandığı pragmatist (faydacı ve çıkarcı) anlayışıyla huzurun kaynağı olmaktan çok yıkımın, sömürünün nedeni olarak tarihte yerini aldı.
Medeniyetin oluşmasında etkili olan ikinci yani insanı iktisadi sistemin eseri olarak alan görüşe gelince; bu da Sovyet Blok’unun bir zamanlarki temel görüşüdür. Bu, biraz önceki anlatmaya çalıştığımız görüşün karşıtıdır. İnsanlık tarihini maddenin paylaşımındaki mücadele olarak ele alır. Bu görüşe göre yeryüzündeki her türlü oluşumun, devletlerin, medeniyetlerin kaynağında, maddenin paylaşımındaki çekişme ve çatışma yer alır. Bu nedenle maddeyi ve bunun seyrini insana bırakmaz. Devlete ait kılar. Bu takdirde insan üreten ve tüketen bir varlıktan öteye gitmez. Bu görüş insana üretim ve tüketime dayalı bir medeniyet kurar. İnsan mal ve mülke bireysel anlamda sahip olamaz. Bunlar toplumun, devletin malıdır. Artık insan, maddenin katı yükünün altında ezilen ama mal mülk sahibi olamayan bir varlıktır. Sevgileriyle acılarıyla, elem ve hazlarıyla ağlayan, gülen bir insan değil; üreten ve tüketen bir varlık oluverir. Bu medeniyette yönetim için insan Homo Ekonomik, yani sadece üreten-tüketen bir varlık olur elbette ki huzuru bulmak, hatta ondan söz etmek insan için fersah fersah uzaktadır.
İnsanı, tabiat ve toplumun eseri olarak gören anlayışla iktisadi hayatın eseri olarak ele alan görüş birbirini tamamlar. Birisi içbükey ayna ise diğeri dışbükey ayna gibidir. Zira birincisinde yani pragmatizm’e dayalı anlayışta üretim alabildiğine teşvik edilir. Çok üretilsin ki, çok kazanılsın, menfaat sağlansın. Bu takdirde üretilenin tüketilmesi gerekir. Bunun sonucunda insan, reklamlar ve önlerine serilen hayat tarzı ile tüketime özendirilir.. Sonuçta insan üreten ve tüketen bir varlık olur. Hatta o toplumun kendisi üretim fazlasını tüketebilmek için geri kalmış ülkeleri kullanır. Bazen yardım olarak verilir. Bu yardımlar, verilen ülke halkını tüketime alıştırır. Özetle her iki anlayış tarzında da üretim ve tüketim problem olarak karşımıza çıkar. Sezai Karakoç üretim ve tüketimi at arabasına ve onu çeken iki ata benzetir.
İnsanı iktisadi sistemin bir parçası olarak gören görüşte, üretim ve tüketim arasındaki ilişki şöyledir: Atın birisi arkasına, diğeri önüne olmak üzere at arabasına bağlıdır. Üretimi artırmak için atın birisi at arabasına bağlı olduğu istikamete, diğeri onun tersine doğru çekecektir. Elbette ki bu arabanın yerinden hareket etmesi ve mesafe alması mümkün olmaz. Bu nedenledir ki Sovyet Bloğu üretim ve tüketim arasındaki dengeyi sağlayamadığı için batmıştır.
Diğerine gelince onun konumu da; at arabasına atla aynı istikamete bağlanmıştır. Arabayı çekmesi için hem üretimi ifade eden at, hem de tüketimi ifade eden at son sürat sürülmektedir. Arabayı dörtnala çekmektedirler. Elbette ki böyle bir ekonomi ve bu ekonomiye sahip toplumlar önüne çıkan engelde durması veya bir virajı savrulmadan geçmesi mümkün olmaz. Ekonomik krizlerin, ahlaki buhranların kol gezdiği, insanın insanı katlettiği, genç ihtiyar demeden parçaladığı, her bir parçasını çeşitli yerlere sakladığı, çöp tenekelerine attığı, gün geçmiyor ki organ mafyaları tarafından bayramlarda daha bayramlarının başlangıcında çocukların kaçırıldığı haberleriyle çalkalanmasın. Annesini, en yakınlarını katledenler, çocukları seks ticaretinin kurbanı yapanlar, her tarafta ülke farkı gözetmeden kol gezmekte, dünya huzuru beklemektedir. Bugüne kadar bütün dünya kendi nesline bu kadar yabancılaşan, ihtiraslarına kurban olan, iktisadi hayatı tröstlerin, kartellerin sömürüsü altında bulunan hiçbir dönem yaşamamıştır. İletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla bütün dünya “global köy” haline gelmiş ve Max weber’in ifadesiyle “madde düşkünü, ruh yoksunu insanlar” haline dönüşmüştür. Fukoyama önlem alınmazsa mevcut durumun daha da ileriye giderek bağlı bulunduğu liberal ekonomi ve kapitalizmin çökeceğini haber vermektedir. Hundington buna yaşanacak yeni gelişmeleri; “medeniyetler çatışması”nı ilave etmektedir. Bu mevcut durumun bile korunamaması, daha da ileri safhalara gideceğinin işareti gibidir. Benjamin Barber’e göre “hareketli müzik, video, tiyatro, kitap, eğlence parklarıyla ortak markalar, klişeler, film yıldızları ve globalleşen dünyada Coca-Cola, Marlboro, Nike, Hershey, Levi’s, Pepsi, ve McDonald’s gibi Amerikan kökenli” global holdinglerin ürün ve hizmetlerini satması, Amerikan kültürünün yayılmasına bağlıdır. Bunun için bu kültür her yerde hâkim kılınması gerekmekte ve medya bir araç olarak kullanılmaktadır. Filmlerde ve bilhassa dizilerde sefih ve şehevi bir hayat tarzı, tüketim alışkanlığı, Sekülerizm (dünyevileşme), direnişi kırmak için Pasifizm (etkisizleştirme) temaları işlenmektedir. Bütün dünya bir çöküşün, yok oluşun uçurumuna doğru hızla ilerlemektedir.
Yukardan beri anlatmaya çalıştığımız iktisaden, manen ve ahlaken çöküşün temelinde, insana nefis yönünden yaklaşım yatar. İnsanın maddenin esaretine girmesi, Yüce Rabbin kendisinde üflediği ruhu taşıdığını unutması vardır. Mehmet Akif’in dediği gibi “dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi.” tespitini açık bir şekilde çağrıştırmaktadır. “Yaratılanı sev, yaratandan ötürü” yaklaşımının unutulması vardır. İnsanı Hakim-i Mutlak bir yaratıcının eseri olarak ele alan, doğa ile, toplumla, insanla ve ekonomik hayatla ilişkilerini bu açıdan düzenleyen temele dayalı bir medeniyet oluşturması zorunludur. Kısaca bu O’nun mülkünde, O’nun adına doğayla insanla, toplumla, zarar görmeden ve zarar vermeden yaşamasının adıdır. Huzur hem nefsinin, hem de ruhunun ihtiyaçlarını karşılayan bireysel anlamda olgunluğa ulaşmak ve ortamı oluşturabilmektir.
Fark gözetmeksizin bütün dünyayı ve insanları kucaklayan bir medeniyete; dönemine göre örneğini Osmanlıda gördüğümüz bir huzur ve uyum medeniyetine hasret…
Hasret, inşaallah kavuşmanın hasreti olur