Mutluluk Ve Huzura Götüren Bir Yoldur Eğitim. Ama...
Huzur, tarihin ilk dönemlerinden itibaren bütün insanların aradığı ve peşinden koştuğu olgulardan biridir. Buna göre insanlığın temel amaçlarından birinin, huzura ulaşmak olduğu söylenebilir. Bu nedenledir ki insanı ve insan yaşamını düzenleyen sistemlerin her biri, insana huzur getireceği hipotezi üzerine kurulmuştur. Yapı ve içerik olarak birçok farklılıkları içeren bu sistemlerin ortak noktalarından biri, insanlığa huzur getirebileceği belirli reçetelerinin olması ve belirli vasıtaları kullanmayı esas almalarıdır. Adı her ne olursa olsun tarih boyunca bu sistemlerin kullandıkları temel vasıtaların başında “eğitim”in geldiği söylenebilir. İnsanların ve insanlardan oluşan toplumun eğitime olan ihtiyacı, eğitime bu denli önem verilmiş olmasını haklı çıkarmaktadır.
Doğumla birlikte bütün insanlar; biyolojik, psikolojik, sosyal, ekonomik vb. farklı boyutları olan farklı bir yaşama uyum sağlama sorunu ile yüzleşmektedirler. Bu sorunları aşabilmek için gerekli bilgi ve becerileri edinmeye muhtaçtırlar. İnsanlar, bu ihtiyaçlarını giderebildikleri ölçüde mutluluğu ve huzuru yakalayabilmektedirler. Bu ihtiyaçlarını giderebilmeleri ise başlı başına bir eğitim sorunudur. Nihayetinde bizzat eğitimin (öğrenme) kendisi de insanlar için temel ihtiyaçlardan biri olarak kabul edilmektedir. Buna göre eğitimin, insanların mutlu ve huzurlu bir yaşam sürebilmeleri açısından önemli bir gereklilik olduğu söylenebilir.
Ancak bu aşamada, “nasıl bir eğitim” sorusunun cevaplanması önem arz etmektedir. Eğitim mutlu ve huzurlu bir yaşam için gereklidir ama her türlü eğitim uygulamasının insana ya da insanlığa mutluluk ve huzur getirmesi beklenemez. Bu nedenle “insanlığa huzur getirecek eğitimin nasıllığı”nın üzerinde durulması önem arz etmektedir. Yine bu nedenledir ki eğitim alanında yapılan çalışmaların önemli bir kısmı, eğitimin nasıllığı üzerine yoğunlaşmıştır.
İnsana mutluluk ve huzur getirebilecek bir eğitimin tesis edilmesi, insanı doğru tanıyabilmekle mümkündür. İnsanın özelliklerini, ihtiyaçlarını, kapasitesini doğru yapmadan düzenlenen bir eğitimin, insanı huzur ve mutluluğa ulaştırması beklenemez. Buna karşılık insanın ihtiyaçlarına ve beklentilerine ilişkin doğru tespitler ve buna bağlı olarak yapılandırılabilecek bir eğitim, insanın huzur ve mutluluk kaynağı olabilir.
Eğitimciler arasında insana ilişkin yapılan tanımlamalarda onun, bilişsel, duyuşsal ve psikomotor yönlerinin bulunduğu sıklıkla dile getirilmektedir. Bununla birlikte insana bir bütün olarak bakılmalıdır. Eğitim, insanı bir bütün olarak geliştirme sürecidir. Aksi durumda eğitim, insana huzur getirmek bir tarafa huzursuzlukların ana kaynağı haline gelebilir. Bilgisini besleyip duygularını ihmal ettiğimizde karşımıza birçok şey bilen ama bu bilgisini insana ve insanlığa hizmet için kullanabilme duygu ve becerilerinden yoksun bir insan tipi çıkacaktır. Bu insan tipi bilgisini, insanın ve insanlığın zararına kullanmaktan geri durmayacaktır. Elbette bu şekilde yapılanmış bir eğitim sistemi ve bu sistemin bir ürünü olarak ortaya çıkan yetişkin insanların içerisinde bulundukları toplum, kaos ve karmaşadan, gerilimden, saldırganlıktan, kin ve öfkeden kendini alamayacaktır. Günümüzde yaşadığımız birçok olay da bu düşünceyi genel anlamda doğrulamaktadır.
Günümüz toplumunda şikâyet konusu olan psikolojik, toplumsal, siyasal, ekonomik sorunlarımızın temelinde, yanlış eğitim uygulamaları yatmaktadır. Yanlış eğitim ise önemli ölçüde, insanı yanlış tanımadan kaynaklanmaktadır. Bugün, çağın hastalığı olarak adlandırılan stres, ciddi boyutlara ulaşan toplumsal çatışmalar ve tahammülsüzlükler, ideolojik baskılar, ekonomik yaşamın vazgeçilmezi haline gelen yolsuzluklar ve dolandırıcılıklar, doğru ölçülerde yetiştirilmemiş insanlardan kaynaklanmaktadır. İnsanın yanlış tanımlanması, belirlenen yanlış hedefler, yapılan yanlış eğitim uygulamaları, yanlış değerlendirmeler, kısır döngü içerisinde her geçen gün bunlar gibi yeni mutsuzluk ve huzursuzluk kaynakları üretmektedir. Her yeni gün bir öncekini aratır nitelikte yaşanmaya devam etmektedir.
Çağın hastalığı olarak kabul edilen ve huzurun temeline yerleştirilmiş bir dinamit gibi içten içe insanı ve toplumu sürekli tahrip eden hastalığın temelinde, insanın maddeden ibaret bir varlık olarak tanımlanıp maneviyatının görmezden gelinmesi yatmaktadır. Hırs beslenip güçlendirilirken kanaat duygusunun köreltilmesi ile ortaya çıkan tatminsizlik ve kanaatsizlik, içten içe insanı kemirmekte, stresi doğurmanın ötesinde birçok biyolojik hastalığın da ortaya çıkmasını beraberinde getirmektedir.
Diğer taraftan günümüzde yaşanılan önemli rahatsızlıklardan birinin toplumsal çatışmalar olduğu sıklıkla dile getirilmektedir. Toplumda farklı ölçütlere (yaş, ekonomik düzey, sosyal sınıf vb.) göre oluşmuş kuşaklar ya da kesimlerin varlığı toplumsal bir gerçektir. Bu tür kesimlerin olması ise doğal ve zorunlu bir durumdur. Ancak olmaması gereken şey, bu kesimler arasında çatışmaların ortaya çıkmasıdır. Toplumsal huzuru kaçıran, ayrılık tohumlarını besleyerek bu kesimleri birbirine düşüren temel neden ise, toplumun bireylerinin sahip oldukları değerlerdir. Madde, para, makam, statü gibi değerlerin ön plana çıkıp ahlak, sevgi, hoşgörü gibi insani değerlerin arka plana itilmesi, insanı insanın kurdu haline getirmiştir. Üstünlüğün maddede aranması, insanlar arası ilişkilerin içini boşaltmakta, birbirine muhtaç olan insanları birbirine rakip haline getirmektedir. Bu ise çatışma, çekişme ve düşmanlıkların kaynağını oluşturmaktadır.
Ekonomik yaşama bakıldığında da durum pek farklı görülmemektedir. Her gün görsel ve yazılı basına yolsuzluk ve dolandırıcılık haberleri yansımaktadır. Legal ya da illegal yollardan toplumun ya da ülkenin zenginliklerinin belirli kesimler ya da kişiler tarafından zimmete geçirildiği iddiaları büyük puntolarla gazete okurlarının gözüne sokulmaktadır. İnsanları ve ülkeyi dolandıran kimselerin mesleği ve eğitim düzeyi incelendiğinde önemli kısmının, Türkiye’nin en iyi okullarından mezun olan insanlar olduğu dikkati çekmektedir. İnsanı yalnızca zihinsel bir varlık olarak görüp sistemin bilişsel yeterlikler üzerine kurulduğu bir eğitim modeli, Allah korkusu, kul hakkı gibi duyuşsal özellikleri bireylere kazandırmakta yetersiz kalmaktadır. Bunun bir sonucu olarak sistemden, çok bilen ama bu bilgisini bireysel menfaatler lehine kullanarak toplumu sömüren bir insan tipi ortaya çıkmaktadır.
Bu örnekleri artırmak mümkündür. Bireysel ve toplumsal yaşamı içinden çıkılamaz sorunlar yumağı haline getiren insanın bu olumsuz özellikleri doğuştan gelmemektedir. Yaşamı esnasında edindiği bilgiler, kazandığı değerler ve beceriler insanı sorunun kaynağı haline getirmektedir. Bir başka ifade ile insanı biçimlendiren eğitim anlayış ve uygulamaları, temiz olarak doğan insanı kirletmekte; temiz doğasını zehirlemektedir.
İnsanı temizlemesi ya da temizliğini koruması ve erdemli bir varlık haline dönüştürmesi gereken eğitimin, amacının ve işlevinin tam aksine sonuçlar üretmesi, gerçekten de üzerinde durulması gereken bir sorunu içermektedir. İnsanları seven, insan onuruna sahip çıkan, toplumsal değerleri benimsemiş, maddeye esir olmayıp kula kölelik etmeyen, dürüst, çalışkan, insanlığa hizmet etmek adına elinden geleni ardına koymayan; böylelikle kendisi huzur bulduğu gibi huzur kaynağı olarak çevresine de huzur veren bir insan profili maalesef yanlış eğitimle birlikte bir rüya olmaktan ileri gidememektedir. İnsanı doğru tanımlayamayıp bu yanlış tanımlamadan yola çıkarak yanlış bir insan tipinin eğitimin merkezine yerleştirilmesi; tüm imkân ve gücün bu yanlış insan tipini yerleştirmek üzere seferber edilmesi, sorunun temel nedenini oluşturmaktadır.
Yanlış temellendirilmiş ve hedeflenmiş bir eğitim süreci sonunda;
• Toplumu yapmak yerine bozan,
• İnsani değerleri etkinleştirmek yerine yozlaştıran,
• Toplumu birleştirmek yerine ayrıştıran,
• Fitne üreten,
• Nifak tohumlarını saçan,
• Bencilliği temel değer alıp bizciliği arka plana iten…
Bir insan tipinin ortaya çıkması da doğal bir sonuçtur. Bu tip insanların var olduğu; özellikle de egemen olduğu toplumlarda ise mutluluk ve huzurun tesis edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle kısaca, mutluluk ve huzurun, eğip bükmeyen bir eğitimle sağlanabileceği unutulmamalıdır.
