Hoş Bir Seda Bırakmak

Yazar: 
İdris Arpat
Köşe: 
Tefekkür Ekseni

Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem) insanlar karşısında nasıl bir tavır takınmıştır?
“Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.” buyuran mahzûn peygamber, derin mesuliyet duyguları içindeydi. Bu duygular onu vazifeden vazifeye koşan bir görev insanı haline getirmişti. Allah’a (celle celaluhu) kendisine, insanlara ve diğer varlıklara karşı sorumluluklarının icabını yerine getirirken nasıl bir ruh halini yaşıyordu? Beğendiği ve beğenmediği hallerde nasıl bir aksü-l amel (tepki) gösteriyordu? O şanlı Rasul hangi ruh hali ile icra-yı faaliyet eyliyordu ki “yaşama sevincini”, dengesini, dostça duygularını sürdürebiliyordu?
Bu mülahazalara binaen, mevcutlara ilaveten daha güzel, daha teferruatlandırılmış, ayrıntıya daha fazla inilmiş şemail kitaplarına çok ihtiyacımız var diye düşünüyorum.
Mademki O’dur bizim rehberimiz. Mademki Allah’ı sevenler O’nu numune-i imtisal ederek Allah celle celaluhu tarafından sevilme mertebesine yükseleceklerdir.

Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem) insanlar karşısında nasıl bir tavır takınmıştır?
“Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.” buyuran mahzûn peygamber, derin mesuliyet duyguları içindeydi. Bu duygular onu vazifeden vazifeye koşan bir görev insanı haline getirmişti. Allah’a (celle celaluhu) kendisine, insanlara ve diğer varlıklara karşı sorumluluklarının icabını yerine getirirken nasıl bir ruh halini yaşıyordu? Beğendiği ve beğenmediği hallerde nasıl bir aksü-l amel (tepki) gösteriyordu? O şanlı Rasul hangi ruh hali ile icra-yı faaliyet eyliyordu ki “yaşama sevincini”, dengesini, dostça duygularını sürdürebiliyordu?
Bu mülahazalara binaen, mevcutlara ilaveten daha güzel, daha teferruatlandırılmış, ayrıntıya daha fazla inilmiş şemail kitaplarına çok ihtiyacımız var diye düşünüyorum.
Mademki O’dur bizim rehberimiz. Mademki Allah’ı sevenler O’nu numune-i imtisal ederek Allah celle celaluhu tarafından sevilme mertebesine yükseleceklerdir.
Mademki her Müslüman peygamberane bir hayat sürmeyi canı gönülden isteyecektir.
Mademki insan boş bir hayatta boşuna harcanıp gitmeyi içine sindiremeyecektir.
Mademki insan durmadan genişleyen âlemde “hoş bir seda” bırakarak gitmeyi hüner bilecektir.
Mademki şöyle veya böyle, insanlığa tesir etmek ve tesir altında kalmak durumundayız.
Mademki bir şeyler yapmakla değil, yapabileceğimizin azamisini yapmakla, kapasitemizi tam kullanmakla vicdan huzuruna erebileceğiz.
Mademki vazifesini yapmamış bir insanın vicdan azabından kurtulması mümkün değildir.
Mademki “insan faziletli olmadığı takdir de, kaçınılmaz bir şekilde bedbahttır.”
Öyleyse neden hayatımızı güzel yaşayarak bir sanat eseri haline getirmeyelim? Neden ölümlü dünyadan çekip giderken hayırla anılmayı hak etmiş olmayalım? Neden verimsiz, silik, sönük sığ bir hayata razı olalım?
Mademki peygamberane bir tavır ve rıza-yı bari bizim için her şeydir.
Öyle değil mi dostlar?
Yeterli sayıda büyük insanımız olsa. Yani vefakar, fedakar, gayretli, samimi, ihlaslı, rol yapmayan, kendini yaşayan insanımız olsa.
Allah’ın bu has kulları bir yandan kendilerini, diğer yandan toplumu yetiştirme gayreti içinde olsalar. Bu gayret “göz baktıkça, yürek attıkça” sürüp gitse,
Üç – beş yüz senelik planlarımız olsa.
Kuran ve sünnet çizgisinde tedriciliğe riayet edilerek sayha sayha ilerlense. Mücadele, bir bayrak yarışı gibi nesilden nesile intikal etse,
İnsanlar, bilhassa gençler nebevi çizgiye çekilse. Onlara ebeveyn şefkatiyle yaklaşılarak usül- erkan öğretilse. Şartlandırma yerine şuurlandırma üzerinde titizlikle durulsa.
Ümmet-i Muhammed’in yüzü gülsün diye düşünülse. “Bilinmezlik toprağına gömülmek” hüner bilinse,
Bu toplum hayrına doğup yaşayanlar, hayattan ne beklemek gerektiğini öğretseler.
İlmin, aşkın, aksiyonun hakkını verseler. Yani aklı da gönlü de fiziği de ihmal etmeseler.
Bu insanlar bulutlar üstü olsalar, gözleri ve gönülleri enginlere, sonsuzluklara dönük olsa.
Zalimler hariç, cümle âleme şefkat hisleriyle dolu olsalar. Hayatı orasından burasından güzelleştire güzelleştire ömürler tüketseler. Çıkarıp dünya libaslarını, yensiz yakasız gömlekleri güle oynaya giyseler.
Konuşan nasihatçiler susan nasihatçilere dönüşseler, verimden yollar geçitler dolar kalırdı.
Bir arkadaşımız, dost meclisinde şöyle buyurdular: “Kendi kendime karar aldım; konuşmalarımda büyük insanların numune-i imtisal yönlerini, unutulmaz sözlerini dile getireceğim. Vebal artırıcı sözler söylemeyeceğim.”
Diğeri, “işte bu kadar!” dedi. “Bir küçük ilave yapmak isterim; Kuran ve sünnetten sonra…” Hazreti Ali efendimiz radıyallahu anh; “Âlim, Kuran’ın önüne hiçbir şeyi almaz.” buyuruyor. Kuran ve sünnet bizim eksen bilgilerimizi ihtiva eder. Kuran ve sünnette barınan zenginliği, başka eserlerde bulmanız ne mümkün?
Büyük insanların zihniyetlerini yansıtan davranışları hem canlı tablolardır, hem de uzun müddet akılda kalır. Bu kesitler aracılığıyla yüce Allah mümin gönüllere azim ve sebat bahşeder. Tarih baştan sona taransa, ne güzel kesitler bulunacaktır. Bu kesitler gençlere ve çocuklara aktarıla aktarıla bir direnç oluşturulacaktır. Kültür emperyalizmine karşı bir direnç, Kuran-ı Kerim‘in tarih ile bu kadar ilgileniyor olmasının bir sırrı da bu olsa gerek.
Bu tutum, yani güzelliklerin aktarılıp durması, toplumu çürüten hastalıkların dile getirilmemesi anlamında değildir. Elbette bunlara da işaret edilecektir. Yüce Kitabımız hak ve hakikata direnenleri de gündeme taşıyor. Bazen isim de veriyor. Yalnız bu kifayet miktarıyla sınırlı tutuluyor. Tasavvurumuzu ve şahsiyetimizi inşa eden anlatımlara daha çok yer veriliyor. Olumsuzlukları sayıp durmak, karamsarlıktan başka ne kazandıracaktır? Hep vazifelerimizden, bizi canlı tutacak prensiplerden bahsedebilmek daha münasip olacak diye düşünüyorum. Aksine bir tutum dedi-kodu pıtrağından paçamızı kurtaramayışımız anlamına gelecektir.