Sobaya Veda
Daha aklım ermeye başlar başlamaz, bütün ailemizin paylaştığı tek odamızda, senin ninenle tanışmıştım. Alınma ey soba ama ninenin boyu posu yerinde değildi. Henüz makyaj bilmiyordu. Biraz garibandı. Fakirdi. Evlad-iyali, yani boruları ince ve dar idi. Henüz koyu renkli değillerdi. Ninen de senin gibi emaye, parlak koyu kahverengi değildi. O zamanlar, hırdavatçılarda açık kül rengi soba boyası satılırdı. Soba ve borularını yılda bir defa bu boya ile boyardık. Buna rağmen üstü başı pek muntazam değildi. Üst kapağı üzerine pek yapışmıyordu. İçerisine aldığı saman ve talaşı yakarken pek iştahlı olur, üstten ve ön kısmından dumanlarla birlikte küçük alevler fışkırırdı. Tezek yakarken hiç iştah kalmaz, alev çıkarmayı beceremez; tıslar dururdu. Samanları ne zaman küle çevirdiğini anlayamazdık. Senin nineni samana doymayan ineklere benzetirdim. Isınırdık, tekrar üşümeye başlardık. Çünkü “yalıtım” denilen bir kelime tedavülde değildi. Bu sebeple, sobamızın yanı başındaki naylon çuvaldan, saman ilavesi yapılırdı. Biraz önce nar gibi kızarmış halini seyreden büyüklerimiz, bir tarafımız yanabilir diye, senin aç ninene yemek verme işini bize münasip görmezlerdi. Kendileri, daha ziyade de annelerimiz bu işi yatmadan önce birkaç defa yaparlardı. Sabah kalktığımızda üzerimizdeki yorganlar bir tarafa kaymış olursa vay halimize! Her tarafımız kulunç olurdu. Benim bedenimin ve gönlümün ısındığı ilk sobada, köyde yaşamamıza rağmen, saman dışında arada birde, kayısı ve yabani iğde odunlarından yakabilirdik. Bunların dışında, bir de gazel (ağaç yaprakları) has yakıtlarımız arasında olurdu.
Ninenin, yani bizim ilk sobamızın evlatları, kömür sobaları olarak karşımıza çıktılar. Ama oldukça basit idiler. Onların ustaları içlerine tuğla yerleştirerek kömür sobası yapmayı akıl edememişlerdi henüz. Ama saman yakanlarına göre oldukça yavaş idiler. Biraz kayısı, biraz Zonguldak linyiti terlememize yeterdi. Fakat fakirliğin gözü kör olsun! Ya da, ısınmaya ayrılacak para miktarı çok cüzi olduğundan geceleri kalın yorganların bizleri terk etmesi için vakit erkendi. İlk kömür sobaları, ninene göre daha derli toplu idi. Ancak onların boyası da bozuktu. İnce bir saçtan üretilmişlerdi. Atalarından farkı, tabanında bir ızgara taşımaları idi. Bu ızgara, kömürün külünü alt kısma indiriyordu. Böylece, yanmamış kömür, hava alarak daha iyi yanıyordu. Üstünden ve ön kapağından dumanlar ve alevler çıkarmazdı. Kömürü kullanmaya başlamamızla birlikte “soba temizleme, boru çırpma” tabirleri aramızda kullanılmaya başlandı. Ayda bir soba temizleyip, boru çırpardık. Linyit kömürü oldukça isli cinsinden olduğu için ve dahi borular dar olduğundan kısa bir sürede boruları kurum dolduruyor; soba verimli yanmıyor ve evimizin duvarlarına süpürge marifetiyle yaptığımız bembeyaz kireç badanası siyah beyaz, soyut resim örneklerine dönüşüyordu.
İlkleri ve daha sonra kullandığımız sobaların cümlesi bizleri başlarına toplamayı başarırlardı. Hele hele biz çocukların ayağımızdaki soğukkuyu (Nevşehir yöresinde içi keçeli iskarpin görünümlü lastik ayakkabı) ayakkabılarla gün boyu, buz üstünde yaptığımız sörfler(!) neticesinde iliklerimize kadar buz olma yolunda iken, kendimizi bu sobaların yanına atmamız ne kadar mutluluk verici idi! bilemezsiniz. Sobamızın başında buzdan çözülmeye başladığımızda, elimiz ve ayağımızda kırmızıdan pembeye doğru renklerin elvan elvan oluşunu seyrederken, günümüzün özeti de zihnimizin vadilerinden, dörtnala giden kırat gibi uçar giderdi. Bir de, gaz lambasını söndürüp, uyumaya gayret etmeye başladığımızda, sobanın üst kapağının kenarlarından sızan sarı ışıkların, tavana ya da karşı duvara yansıyan hareketleri hayal dünyamızın sinema filmleri olurdu.
Bizler basit kömür sobalarından sonra kovalı kömür sobaları ile karşılaştık. Kovalı kömür sobaları ile daha iyi ısınmaya başladık. Bu arada, evlerimizde oda sayıları da artmaya başlamıştı. Ama nedense pencerelerimiz “asri pencere” denilen büyük büyük pencerelerden oluşuyordu. Bu sobalar bizleri, hemen yanı başlarından odaların diğer taraflarına savuruyorlardı. (Bu sobalar, kaloriferin habercisi mi idi?) Çünkü, soba yanmaya devam ettikçe odalarımızın her tarafı ısınırdı. Diğer odalarda soba olmadığından, aile efradı soba başında olmasa da odanın değişik yerlerinde gene birlikte idiler. Sohbet muhabbet daha zevkli hale gelmişti. Hanımlar kışları daha çok el işi yapıyorlardı.
Anadolu’nun birçok köyünde, kış aylarında sobalar aynı zamanda tüp gaz, aynı zamanda şofben, aynı zamanda lezzetli çöreklerin, böreklerin, bazlamaların pişirildiği, balıkların kızartıldığı, kabak çekirdeklerinin kavrulduğu, patateslerin közlendiği fırın vazifesi görürler. Yeter ki yakıtını eksik etmeyin. Modernizmin, semeriyle seksene mal ettiği birçok pişirme olayı, sobalarda bu gün bile çok ucuza, hem de gıdaların doğallığını bozmadan gerçekleştirilebilmektedir.
Güzüne, ya da fırınlı soba olarak adlandırılan sobalar (yani sen ey kömürlü sobaların en muhteşemi!), müstakil evlerin nerdeyse tamamında ve bazı apartman dairelerinde hükümranlığını ilan edince, sobaların mevcut ısıtma ve pişirme görevlerine kurutma görevi de eklendi. Altı ok şeklindeki parlak teller, sobanın hemen üzerine monta ediliyor; yıkanmış ve sıkılmış çamaşırlar bunlara takılıyor ve kurutuluyordu. Böylece, dışarıdaki kara ve soğuğa rağmen, kuruması için balkona asılan çamaşırlar, donarak, güneşte kurutulmuş kaburga kemiklerinin şekline dönüşmekten kurtuluyorlardı.
Bu gün sobalar tarihin dehlizlerinde yok olmaya başladı. Ne var bunda demeyiniz! İnsanın yaşadığı mekânlar, kullandığı araç gereçler insanı etkiler. İneğiyle konuşan, arabasına modeli düşük olduğu için “garibim” diye hitap eden insanlara ne mutlu! Ne mutlu onlara ve benzer tavırlarla eşya ve tabiatla konuşmayı becerenlere.
Sobalar, hane halkını etraflarında zorunlu oturumlara tabi tutuyorlardı. Hane halkı birbirinin yüzünü görerek konuşma bahtiyarlığına eriyordu. Şimdiki ısınma araçlarımız evin her tarafını ısıtıyor. Herkes odasında, kendi dünyasında… Aile içerisinde sohbet muhabbet, dertleşme gibi iletişim imkânları yok olmaya başladı.
Sobalar, yağmur yağarken, karlar lapa lapa yeryüzüne inerken, hissiyatımızı gıdıklayan üçüncü unsur olurdu. Üzerindeki demliğin ibiğinden ince ince yayılan buhar ve taze çay kokusu unutulmaz hazlar verirdi. Annemizin, eşimizin haftada bir iki defa yoğurduğu hamur işleri sobanın küçücük fırınından çıkarken bizim sabrımızı bitirir ve daha sofrayı beklemeden “bismillah…” demek zorunda kalırdık. Kışın yoğurt sobanın yanında mayalanır, mayalanmış yoğurt onun yanında kendini iyi hissederdi.
Hüzünlendim ey son soba! Seninle ve bahsettiğim geçmişinle güzel hatıralarımız oldu. Senin atalarınla, sana gelinceye kadar aslında toplumsal bir değişim süreci yaşamışız. Seni terk etmemiz keşke modernleşme sonucu olmasaydı! Neden dersen, seni odalarımızdan dışarı atarken, hangi önemli değerlerle beraber attığımızı hesap etmiyoruz. Hangi modern telakkilerin ailemizi, çocuklarımızı sarıp sarmalayacağını düşünmüyoruz.
En sonunda yaşadığımız sosyal ve teknolojik değişim neticesinde salonumuzun bir köşesinde seni göremeyeceğiz. Senin yerine pencere altlarını kuşatan, doğal gazın yanması ile ısınmış suyu dolandırıp duran, ama başına hiç kimseyi toplayamayan, üzerindeki çaydanlıkta bir çay suyu bile kaynatamayan kaloriferler var. Tek tesellimiz, sen ne olursa olsun yakıyordun; kızma ama biraz da havayı kirletiyordun.
Yine de sevmiştik, elveda sana!
