Sahabe’nin Örnekliği, Dindeki Yeri Ve Önemi
Sahabe bizim için sadece bir “bilgi kaynağı” olarak değil, “örneklik” olarak da
vazgeçilmezdir. Bu dinin nasıl yaşanacağını, nasıl ideal müslüman olunacağını doğrudan Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’den öğrenmek şüphesiz ki sadece onlara kısmet olmuştur. Peygamber öğrencisi olmak, Kur’an’da ve sünnette övülmek suretiyle
ebedileşmek dünyada hangi kıymet ile denk tutulabilir?
‘Sahabî’ deyince akla; Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) zamanında yaşayan, müslüman olarak onu görmüş, onunla sohbet etmiş insanlar gelmektedir Çoğulu sahabe ve ashabdır. Bir kimsenin sahâbî olabilmesi için, müslüman olarak Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) sohbetinde bulunmuş ve müslüman olarak ölmüş olması gerekmektedir Sahâbî olmak için, çok az bile olsa Rasulullah’la (sallallahu aleyhi vesellem) sohbet etmiş olmak şart koşulmuştur İman ettiği halde uzakta olup Peygamber’i görmemiş, onuna sohbet etmemiş kimselere sahâbî denmemiştir. Denileni anlamayacak veya sözlere karşılık veremeyecek kadar küçük, yani temyiz çağına erişmemiş çocuklara sahâbî sıfatı verilmemişken, mesela âmânın görme özrü, sahâbî olmasına mani sayılmamıştır Çünkü görmemek sohbet etmeye mani değildir Sahâbî olmak hususunda kadın-erkek ayrımı söz konusu değildir.
Kur’an’ın, üzerine yazılı bulunduğu çeşitli yazı malzemelerinden derlenip “Mushaf” haline getirilmesi ve ardından çoğaltılması, sünnetin titiz bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılması, İslâm’ın adab ve erkânının, ruh ve kalp disiplininin nesilden nesile intikali hep güzide sahabe topluluğunun ehliyet, dirayet, basiret ve feragatiyle mümkün olmuştur.
Müslüman bilincinde sahabe kuşağının -Allah hepsinden razı olsun- ayrı ve ayrıcalıklı bir yeri vardır Günlük sıradan davranışlarımızdan ibadetlerimize ve bilgi kaynakları hiyerarşisindeki kabullerimize kadar, hayatımızın her alanında sahabenin derin etkisini görmek şaşırtıcı değildir İslâmî ilimlerin usullerinde başvuru mercii olarak Kur’an ve sünnetten sonra sahabenin üçüncü sırada yer almış olması da, bu açıdan son derece tabii bir husustur.
Hatta Kur’an ve sünnette yer alan hususların nasıl anlaşılması gerektiği noktasında bir tereddüt söz konusu olduğunda sahabenin birinci referans kaynağı olarak kabul edilmesi, Ehl-i Sünnet’i diğerlerinden ayıran en temel hususlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır Bu sebepledir ki, herhangi bir hususta Kur’an ve sünnetin “ne dediği” sorusunun cevabı aranırken sahabenin belirleyiciliğine başvurulması -bir de aralarında görüş birliği oluşmuşsa- bizim için kesinlikle tartışma konusu değildir.
Sahabe bizim için sadece bir “bilgi kaynağı” olarak değil, “örneklik” olarak da vazgeçilmezdir. Bu dinin nasıl yaşanacağını, nasıl ideal müslüman olunacağını doğrudan Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’den öğrenmek şüphesiz ki sadece onlara kısmet olmuştur Peygamber öğrencisi olmak, Kur’an’da ve sünnette övülmek suretiyle ebedileşmek dünyada hangi kıymet ile denk tutulabilir?
İşte bu sebeple Ehl-i Sünnet, sahabîlik faziletinin peygamberlik dışındaki diğer bütün hususiyetlere üstün geldiğini kabul etmiştir Daha sonra gelen kuşaklar arasında ilimde birçok sahabîden (özellikle Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) ile uzun süre birlikte bulunma imkânına sahip olamamış sahabîlerden) ileri seviyede bulunanlar çıkabileceğini, ancak sahabeden sonra gelen kuşaklara mensup hiçbir ferdin sahabîlik faziletinden doğan üstünlüğe ulaşamayacağını söylemiştir Bunun için biz, herhangi bir sahabînin adını yazdığımız veya söylediğimiz zaman, hemen arkasından “Allah ondan razı olsun” anlamında “radıyallâhu anh (kısaca ra)” dua cümlesini ekleriz.
Sahabeyi Ayrıcalıklı Kılan:
Kur’an ve Sünnet’in sahabeye yaptığı vurgu hepimizin malumudur Konuyla ilgili ayet ve hadisleri toplayan ve açıklayan sayısız eser yazılmıştır Sahabe kuşağının Yüce Allah (celle celaluhu) nezdinde farklı bir değere sahip olduğunu ifade buyuran ayetlerden biri şöyledir: “Muhacirun ve Ensar’dan sâbıkûn-i evvelûn ve bir de ihsan şuuruyla onlara tabi olanlar var ya, Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır Allah onlara, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur” (Tevbe, 100)
Bu ayette yer alan bir inceliğe kısaca dikkat çekerek devam edelim: Ayette geçen “sâbıkûn-i evvelûn” ifadesi “önce geçen ilkler” demektir Bu ifadeyle iki anlam kastedilmiş olabilir:
1 Muhacirun ve ensar arasında salih amellerde önce davranıp diğerlerini geride bırakanlar Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: Muhacirun ve ensardan, hem salih amel işlemede önce davranıp diğerlerini geride bırakanlardan, hem de ihsan şuuruyla onlara tabi olanlardan Allah Tealâ razı olmuştur.
2Salih amel işlemede önce davranıp diğer insanları geride bırakanlar, muhacirun ve ensarın tamamıdır; “onlara ihsan şuuruyla tabi olanlar” ifadesi de, tabiundan başlayarak kıyamete kadar gelecek olan bütün ümmet fertleri arasından bu özelliği taşıyanları anlatmaktadır.
Görüldüğü gibi ayeti nasıl anlarsak anlayalım, sahabe kuşağının Allah Tealâ’nın rızasına nail olduğu gerçeği değişmemektedir Bu özellik sebebiyledir ki Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), ümmetini onlar konusunda ikaz etmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Ashabım hakkında uygunsuz söz söylemeyin Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, sizden birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve o bunun tamamını Allah yolunda infak etse, onların bir-iki avuçluk infakın(ın sevabın)a, hatta yarısın(ın sevabın)a bile ulaşamaz” (Buharî, Müslim, Tirmizî
Sahabe’nin Kilit Rolü:
Eğer Hz Musa ve Hz İsa (ikisine de selam olsun), Rasul-i Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz’in sahabesi gibi bir ilk ve örnek nesle sahip olabilselerdi, tebliğ ettikleri din ve kitap tahrif edilemez, tebligatları aslından uzaklaştırılamazdı.
Bu kesin yargıya nereden varıyoruz? Şüphesiz ki Rasul-i Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz’in “ilk/örnek nesil” yetiştirme konusundaki gayret ve hassasiyetinden, bir de Sahabe-i Güzin efendilerimizin Kur’an ve sünnetin muhafazası uğruna gösterdiği yeri doldurulamaz feragat ve fedakârlıklardan.
Kur’an’ın, üzerine yazılı bulunduğu çeşitli yazı malzemelerinden derlenip “Mushaf” haline getirilmesi ve ardından çoğaltılması, sünnetin titiz bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılması, İslâm’ın adap ve erkânının, ruh ve kalp disiplininin nesilden nesile intikali hep güzide sahabe topluluğunun ehliyet, dirayet, basiret ve feragatiyle mümkün olmuştur.
Onlar ki, İsrailoğulları en küçük bir zorluk karşısında “Ey Musa! Sen ve Rabbin gidip savaşın Biz burada oturacağız!” (Maide, 24) derken, Bedir Savaşı öncesinde Efendimiz(sallallahu aleyhi vesellem)’e şöyle seslenmişlerdi:
“Ya Rasulallah! Allah sana ne emir buyurduysa, onu ya Ne tarafa gidersen git, biz kesinlikle seninle beraberiz Biz, İsrailoğulları’nın Hz Musa’ya dedikleri gibi, ‘Ey Musa! Sen ve Rabbin gidip savaşın Biz burada oturacağız’ demeyiz (…) Biz sana iman ettik, seni tasdik ettik ve bize getirdiğinin hak olduğuna şehadet ettik Bu konuda sana uymak ve itaat etmek üzere söz verdik Bu durumda sen ne dilersen onu yap Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki, sen bize denizi gösterip dalsan, biz de seninle birlikte dalarız, içimizden bir tek kişi bile geri kalmaz (…) Yoluna devam et İstediğin kimseyle bağ kur, istediğin ile de alakayı kes İstediğinle düşmanlık et, istediğinle barış yap İstediğin kadar mallarımızdan al ve dilediğini de bize ver Mallarımızdan aldığını, bize bıraktıklarından daha çok severiz Bize ne emredersen ona tabi oluruz” (İbn Kesîr, 3/557
Efendimiz (sav)’in
hassasiyeti:
Kur’an’ı ve Nebevî örnekliği gelecek kuşaklara aktaracak kilit bir neslin yetiştirilmesinin öneminin elbette farkında olan Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), sahabenin her bakımdan tam arzu edilen kıvamı kazanması için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır- Mescid-i Nebi’nin sofasında barınan “Ashab-ı Suffe”ye özel bir itina gösteriyor, onların mükemmel birer eğitici/öğretici vasfına sahip olması için alabildiğine titizleniyordu İslâm’ın diriltici soluğunu ruhlarında henüz hissedememiş kabilelere gönderilmek üzere tebliğci ve eğitici bir ekip istendiğinde bu güzide kadrodan 70 kadar sahabîyi göndermiş, ancak sahabîler, Bi’r-i Maune kuyusunun başında pusuya düşürülerek şehid edilmişlerdi.
Hayatı boyunca beddua ettiği nadir olarak nakledilen Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bu olaydan o derece müteessir olmuştur ki, kaynaklar, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’in, o 70 seçkin sahabîye suikast düzenleyen Ri’l, Zekvân ve Usayye kabilelerine bir ay süreyle beddua ettiğini nakletmektedir (Taberî, Târîhu’r-Rusul ve’l-Mülûk, 2/81, İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 4/71)
Ashabını dinî meseleleri nasıl çözüme kavuşturacakları konusundan, aile efradına karşı nasıl muamele edeceklerine; ibadetlerinden, beşerî münasebetlere kadar her alanda müstesna bir itina ile yetiştiren Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), şüphesiz Hz Musa ve Hz İsa’nın (ikisine de selam olsun) yaşadığı olaylardan ve kendilerinden sonra neler olup bittiğinden haberdardı ve sahabesini böyle bir arka planı dikkate alarak yetiştirmişti.
Burada tek tek zikredemeyeceğimiz pek çok hadisinde sahabeyi ilim öğrenmeye, edebe, ahlâka, toplumsal ve ailevî sorumluluklara riayete… teşvik etmiş, onların da öğrendiklerini kendilerinden sonra gelenlere aynı şekilde aktarmalarını emir buyurmuştu.
Acaba sahabe Kur’an ve sünneti ezberleyip, ardından yazıya geçirip kendilerinden sonra gelenlere aktarmasa ve onları da aynı hassasiyeti gösterme konusunda eğitmeseydi Kur’an ve sünnet bize kadar intikal eder miydi?
Bu soruya Kur’an’ın muhafazasının bizzat Yüce Allah tarafından garanti altına alındığı söylenerek (Hicr, 9) cevap verilebilir mi? Bu soruya “Hayır” diyoruz Zira yukarıda da söylediğimiz gibi ilâhi takdir “sebepler” vasıtasıyla tecelli etmektedir Şu halde doğrusu, Allah Tealâ’nın, Kur’an’ı sahabe vasıtasıyla korumuş olduğunu söylemektir.
Bu durumları göz önünde bulunduran Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’in, sahabenin Kur’an’ı ezberlemesine, hükümlerini öğrenmesine, buna ilaveten sünneti de iyice kavrayıp bellemelerine özel bir itina göstermiş olmasına şaşırmamalıdır. Gerçek şu ki, sahabe de (Allah hepsinden razı olsun) bu kritik görevi hakkıyla ifa etmiş, bir taraftan fütuhat ile meşgul olurken, diğer taraftan Kur’an ve sünnet’i Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’den aldıkları gibi Tabiûn kuşağına aktarmakta en küçük bir ihmal ve kusur göstermemiştir.
Ulemanın, ilim öğreniminde kitaptan okumayla yetinilmeyip, hoca-talebe ilişkisine riayette ısrar etmesinin hikmeti burada yatmaktadır Kur’an ve Sünnet ilimlerini Sahabe, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’den almıştı Onlar Tabiûn’a, onlar Tebe-i Tabiin’e… aktardı ve bize kadar böylece devam edip geldi Anlaşılmış olmaktadır ki, icazetli bir hocanın dizinin dibine oturan kimse ondan sadece ilim almamakta, ilimdeki senedini Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’e kadar dayandırmakla Nebevî feyizden de nasipdar olmaktadır.
Günümüzde sahabe hakkında ölçüsüzlük sergilediği görülen kimseler acaba sahabe kuşağına bir de bu açıdan bakmayı denemişler midir?
















